1970' li yıllar Türkiye'nin zor yıllarıydı. 68 kuşağı ya
üniversitelerde hala öğrenci ya da yeni mezun ve fakat bir ayakları yine
üniversitede. Üniversiteler o dönemler kaos yaşamaktalar. Terör şehre inmiş.
Sokak çatışmaları başlamıştı. 12 Mart 1971 muhtırası Demirel Hükümetine
verilmiş. Sıkıyönetimler, sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş. Ancak yine de
olayların ardı arkası kesilmemişti.
Ben Hatice, Cuma Karşı'nın eşi. Hani tanıdığınız
matbaacı-mürettip, yazman, mücellit, basın-iş işçi temsilci, sendikacı Cuma var
ya, işte o zatın eşiyim. 70 li yıllar baştan sona dertli ve sorunlu geçti. İşte
böylesi bir geçiş döneminde İsmet Paşa'da oturan annem Zöhre Çiçek'i ziyarete
gitmiştim. Dolmuşa binmek ve Tuzluçayır'daki gecekondu evimize gelmek için
Ulus'tan geçmem gerekiyordu. Hem de Gima'ya uğrayıp eve bir şeyler almalıydım.
O gün Ulus bir kalabalık, bir kalabalık! Değme gitsin... İğne
atsan yere düşmez... İnsanların yüzleri gergin. Sinirli ve agresifler. Ellerinde
pankartlar, dövizler var. Rengarenk bayraklar taşıyorlar. dövizlerdeki
yazılardan çoğu tanıdık bildik geliyor ama, bazıları da benim hiç anlam
veremediğim yazılarla dolu. Hep bir ağızdan bağırıyorlar. Sloganlar atıyorlar.
Güç bela aralarından süzülerek Gima'ya vardım. Alışverişimi
yaptıktan sonra ellerimde filelerle dolmuş durağına vardım. Daha ilk A.PAŞA
yazısını görünce kendimi minibüsün içine attım. Derin bir OH!!! çektim... Şükür
kazasız belasız geldik, dedim.
Ankara Meydan Muharebesinden çıkmış gibiydim. Yorgun ve bitkin.
Ne büyük efor sarf etmiştim, kalabalık arasından kurtulmak için! Kalabalık
insanın üstüne üstüne geliyordu. Ezip geçecekmiş gibi birbirine kenetlenmiş, kol
kola girmiş iriyarı devasa gibi adamlar, daha çok kalabalığın ön saflarında
yerlerini almışlar. Birden aklıma Ödek köyünde selvi taşıyanlar geldi. Selviyi
taşırken selvinin kalın tarafı önden gider. Kalın tarafı ağır olduğu için
iriyarı babayiğit insanlar selvinin ön tarafında sağlı sollu yerlerini alırlardı.
Hasanağa gilin Gözel emmi, İbegöğün Hıdır'ı, Kadirçavuşgilin Sabri, Nazikgilin
Abidin, Allıgilin Yusuf, Çatalgilin Mustafa eşlenmiş olarak önden karlar içinde
yol açarak ve ağır tarafı taşıyarak yüksek perdeden konuşarak ilerlerdi.
Aralarındaki benzerlik beni böyle bir an için köye kadar götürdü getirdi.
Ulustaki kalabalık ile olan aralarındaki bezerlik tuhaf değil
mi? Atatürk de Anafartalar'da savaşırken iriyarı askerlerini düşman görsün de
korksun diye sırayla tepelerden yürüterek döndere aktara art arda geçirirmiş.
Asker askere benzer. Gören düşman nerden bilecek. Türk askerini hem heybetli,
hem de kalabalık görünce psikolojik olarak moralleri bozulur, savaş isteklerini
yitirirler. Şimdi Ulustaki kalabalık da tıpkı öyle. Baştakilere, hükümete
gözdağı verircesine kararlı, heybetli ve insanın kulaklarını uğuldatan
haykırışlarla ilerliyorlardı.
"...İş emek hürriyet, bağımsız cumhuriyet!!!.."
"...İşçiyiz haklıyız, söke söke alırız!!..."
"...Emekçiler elele, birlikte ileriye!!..."
"...Kahrolsun Aligarşi!!...."
Sloganların ardı arkası kesilmiyordu. Şimdi burda hepsini saysam
sayfalar dolar. Bunları gayet iyi anlıyorum, Cuma'nın sayesinde tabii. O
sendikacı olmasa nerden bileceğim. Canım benim, işyerinde işçileri eğitiyor, eve
gelince yaptıklarının özetini bize aktarıyordu. Biz de alın teri, emek, ekmek,
iş, grev, sendika, lokavt, bağımsızlık, hürriyet temalarını ondan öğreniyorduk.
Atılan sloganların hepsini net olarak duymak, algılamak mümkün
değildi. Gösteri yürüyüşünde disiplin kaybolmuş. Her kafadan bir ses
çıkıyordu. Ancak ben bunlara aşina olduğumdan bir kelimesini duyunca sloganın
devamını getirecek kadar biliyordum. Fakat bir slogan vardı ki hala kafamda çın
çın ötüyor. Bu benim duyduklarımdan değildi. Bir anlam veremiyordum.
Kendimi dolmuşa atmama rağmen sesler arkamdan gelip yetişiyor,
olanca hıncıyla kulak zarımı yırtarcasına kulaklarıma giriyordu. Duyduğum her
slogan bir kulağımdan giriyor, ötekinden çıkıyordu. Ancak biri vardı ki, kafamın
içinde kalıyor, beni deli ediyordu.
Anlasam, bir anlam yüklesem, o da uçup gidecekti. Buna bir anlam
veremiyordum, o da bana yüklendikçe yükleniyor, beni rahatsız ediyordu;
"....Kahrolsun Aligarşi!!!..."
Nihayet Tuzluçayır Yolağzı durağına geldim. O da ne?!..
Gözlerime ve kulaklarıma inanamadım!.. Tuzluçayır, ömrü hayatında böyle bir kalabalık
görmemişti. Aralarından güç bela geçerek Halkevinin önünden Şafak Bakkala doğru
ilerlemek istedim. Geçmek ne mümkün? Gün tutulmuştu sanki!..İnsanlar sağa sola
tıpkı bir deniz dalgası gibi kabararak dalgalanıyor. Aralarında enik cücük,
çoluk çocuk da vardı. Buradaki miting Ulus'takinden farklıydı. Biraz da aile
mitingi gibiydi. Hep bir ağızdan bağırmaya çalışıyorlardı. Gene o slogan!:
"...Kahrolsun Aligarşi!..." Ve daha bir sürü sesler!...
Bu slogan benim kafama takıldı kaldı. Ulus'taki mitingde de aynı
sloganı duymuştum. Bu bir tesadüf müydü? Hadi buradakiler aynı mahalleden olduğu
için tanıyor olabilirlerdi. Ya Ulustakiler? Onlar nereden ve nasıl tanırlardı?
Sözleşmiş gibi aynı şekilde bağrışıyorlardı. Bunlar kafamın içinde dönüp duruyor. Atmak istiyorum, ama
bir türlü atamıyorum. Beynim zorlanıyor, yanıt bulamıyor ve çın çın çınlıyordu.
Ali Karşı benim bir hesaptan dayım gillerin oğlu, bir hesaptan kayınım olur.
Cuma'nın da abisidir. Ben O'na Ali Dayım derim. Ben şimdi düşünüyorum, bir ilinti kuramıyorum. Ali dayım bu insanlara ne yaptı da
bunları bu kadar öfkelendirdi? Kendisi halim sulüm bir insan. Evinden işine,
işinden evine gelir gider. Yanı başımızda gecekonduda oturuyor. Her gün
görüyorum. Bir şey yapsa duyular. En azından ben duyarım. Ailenin içindeyim
çünkü.
Allah Allah, Ali dayım ne yapmış olabilir? Bu insanlar Ali
dayımı nerden tanıyorlar? Acaba TRT'den mi? Olur ya TRT'de boş bulunarak bir
şeyler söylediyse bilmeyerek, bırak Türkiye'yi imi dünya duyar. Acaba onlar için
ne söyledi de insanların sigortasını attırdı? Dayımı niye protesto ediyorlar?
Bu düşüncelerle eve geldim. Akşama daha çok var. 2 saat önceden
geldim ki, Cuma'ya yemek hazırlayayım. O iki saat geçmek bilmiyor. O malum
ses de kulaklarımda hala çınlıyor:
"...Kahrolsun Aligarşi!!!..."
Yemeği çabucak pişirdim, yolu gözlüyorum. Mahip Çavuşun evinin
önünden geçerken ve Kara Dayının Bakkalını dönünceye kadar ki mesafede Cuma'nın
baş tarafını gördüm. Yine herkesten çok yakışıklı diye içimden geçirdim! Ahmet
Gedik'in evinin köşesinden, önce başı sonra kurban olduğum fidan boyunu gördüm.
İçim içime sığmıyordu! Heyecanlandım! Ona soracaklarım vardı. Ali dayım ne
yapmış? bilmek öğrenmek istiyordum.
Evin önüne gelince adetidir; evin etrafına şöyle bir bakar.
Kırılan, dökülen, akan bir yer var mı?Çatıdaki elektrik direği dik duruyor mu?
Anten yerinde mi? Evin arkasındaki boşluğa birileri gecekondu yapmak için
malzeme bırakmış mı? Benim hiç aklıma gelmeyen konularda o kendince
araştırmasını yapar, odunluğu kontrol eder, eve öyle girerdi. O gün de yine
müfettişliği tuttu! Ben ne dertteyim? Adam ne dertte?
"- Çabuk içeri gel!" diye seslendim. O da herhalde bir şey var
diye teftişini yarıda kesip geldi. Ben hemen yanağından öptüm.
"- Hoş geldin." dedim.
"- Hoş gördük." dedi. "- Sende bir şey var, durma söyle." dedi.
İçim rahatladı. Hemen konuya girdim. Başımdan geçeni bir çırpıda anlattım.
"- Ali Dayım kime ne yaptı?" dedim.
"- Kime ne yapmış ki? " diye soruma soruyla karşılık verdi.
"- Ulustan geçerken kalabalık kahrolsun Aligarşi!!..." diye
bağırıyordu. "Dayım onlara ne yapmış olabilir?" dedim. "Hadi bu neyse
tesadüf diyelim." "Peki Tuzluçayır Yolağzındaki kalabalık da aynı şekilde
bağırıyordu." " Bunlar kendi aralarında haberleşmiş gibiydiler." dedim.
Katıla katıla gülmeye başladı. Onun bu gülüşüne hem seviniyor,
hem de kızıyor ve alınıyordum. Gülünce çok güzel gülerdi. Bir gülüşü dünyaya
değerdi. Kızmak artık içimden gelmiyordu. Biraz daha devam etse, ben de ona
eşlik edecek birlikte gülecektim. Fakat Cuma beni incitmemek için gülmesini
kesti ve ciddiyetini takındı.
Şimdi bildiğimiz bilge Cuma bütün ciddiyetiyle karşımda. Bana
yine ders vermeye hazırlanıyor. Yutkundu, boğazını temizledi ve devam etti:
"- Onlar "Kahrolsun Aligarşi!!..." dememişlerdir. Sana böyle
gelmiştir. Sen kelimeleri benzeterek böyle duymak istemişsindir." dedi
"- Ya ne demişlerdir?"
"...Kahrolsun Oligarşi!.." demişlerdir. Sen "Oligarşi"yi "Aligarşi" diye algılamışsın!?
Ama onlar "...Kahrolsun Aligarşi!!..." diyorlardı. Ben net
duydum. Oligarşinin nesi, neresi kahrolacak, hiç olmuş mu ki? Olursa Aligarşi
kahrolur, dedim.
Tekrar gülmeye başladı. Kendini toparlayınca da açıklamasını
sürdürdü. Ben Oligarşinin Aligarşi olmadığını algılayınca da tepeden tırnağa
kızardığımı hissettim. Suçuksadım. Dayıma kötülük etmiştim. Kendimi affettirmek
için daha evin içindeyken bağırmaya başladım:
"Kahrolsun Oligarşi!!!.."
"Yaşasın Aligarşi!!!.."