topÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ:   İbrahim ACUN-ÖYKÜLER

E-mail:  yonetim@odek-koyu.com Copyright  © Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir. Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına aittir.     


 

ALİGARŞİ!!!

 

1970' li yıllar Türkiye'nin zor yıllarıydı. 68 kuşağı ya üniversitelerde hala öğrenci ya da yeni mezun ve fakat bir ayakları yine üniversitede. Üniversiteler o dönemler kaos yaşamaktalar. Terör şehre inmiş. Sokak çatışmaları başlamıştı. 12 Mart 1971 muhtırası Demirel Hükümetine verilmiş. Sıkıyönetimler, sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş. Ancak yine de olayların ardı arkası kesilmemişti.

Ben Hatice, Cuma Karşı'nın eşi. Hani tanıdığınız matbaacı-mürettip, yazman, mücellit, basın-iş işçi temsilci, sendikacı Cuma var ya, işte o zatın eşiyim. 70 li yıllar baştan sona dertli ve sorunlu geçti. İşte böylesi bir geçiş döneminde İsmet Paşa'da oturan annem Zöhre Çiçek'i ziyarete gitmiştim. Dolmuşa binmek ve Tuzluçayır'daki gecekondu evimize gelmek için Ulus'tan geçmem gerekiyordu. Hem de Gima'ya uğrayıp eve bir şeyler almalıydım.

O gün Ulus bir kalabalık, bir kalabalık! Değme gitsin... İğne atsan yere düşmez... İnsanların yüzleri gergin. Sinirli ve agresifler. Ellerinde pankartlar, dövizler var. Rengarenk bayraklar taşıyorlar. dövizlerdeki yazılardan çoğu tanıdık bildik geliyor ama, bazıları da benim hiç anlam veremediğim yazılarla dolu. Hep bir ağızdan bağırıyorlar. Sloganlar atıyorlar.

Güç bela aralarından süzülerek Gima'ya vardım. Alışverişimi yaptıktan sonra ellerimde filelerle dolmuş durağına vardım. Daha ilk A.PAŞA yazısını görünce kendimi minibüsün içine attım. Derin bir OH!!! çektim... Şükür kazasız belasız geldik, dedim.

Ankara Meydan Muharebesinden çıkmış gibiydim. Yorgun ve bitkin. Ne büyük efor sarf etmiştim, kalabalık arasından kurtulmak için! Kalabalık insanın üstüne üstüne geliyordu. Ezip geçecekmiş gibi birbirine kenetlenmiş, kol kola girmiş iriyarı devasa gibi adamlar, daha çok kalabalığın ön saflarında yerlerini almışlar. Birden aklıma Ödek köyünde selvi taşıyanlar geldi. Selviyi taşırken selvinin kalın tarafı önden gider. Kalın tarafı ağır olduğu için iriyarı babayiğit insanlar selvinin ön tarafında sağlı sollu yerlerini alırlardı. Hasanağa gilin Gözel emmi, İbegöğün Hıdır'ı, Kadirçavuşgilin Sabri, Nazikgilin Abidin, Allıgilin Yusuf, Çatalgilin Mustafa eşlenmiş olarak önden karlar içinde yol açarak ve ağır tarafı taşıyarak yüksek perdeden konuşarak ilerlerdi. Aralarındaki benzerlik beni böyle bir an için köye kadar götürdü getirdi.

Ulustaki kalabalık ile olan aralarındaki bezerlik tuhaf değil mi? Atatürk de Anafartalar'da savaşırken iriyarı askerlerini düşman görsün de korksun diye sırayla tepelerden yürüterek döndere aktara art arda geçirirmiş. Asker askere benzer. Gören düşman nerden bilecek. Türk askerini hem heybetli, hem de kalabalık görünce psikolojik olarak moralleri bozulur, savaş isteklerini yitirirler. Şimdi Ulustaki kalabalık da tıpkı öyle. Baştakilere, hükümete gözdağı verircesine kararlı, heybetli ve insanın kulaklarını uğuldatan haykırışlarla ilerliyorlardı.

"...İş emek hürriyet, bağımsız cumhuriyet!!!.."

"...İşçiyiz haklıyız, söke söke alırız!!..."

"...Emekçiler elele, birlikte ileriye!!..."

"...Kahrolsun Aligarşi!!...."

Sloganların ardı arkası kesilmiyordu. Şimdi burda hepsini saysam sayfalar dolar. Bunları gayet iyi anlıyorum, Cuma'nın sayesinde tabii. O sendikacı olmasa nerden bileceğim. Canım benim, işyerinde işçileri eğitiyor, eve gelince yaptıklarının özetini bize aktarıyordu. Biz de alın teri, emek, ekmek, iş, grev, sendika, lokavt, bağımsızlık, hürriyet temalarını ondan öğreniyorduk.

Atılan sloganların hepsini net olarak duymak, algılamak mümkün değildi.  Gösteri yürüyüşünde disiplin kaybolmuş. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Ancak ben bunlara aşina olduğumdan bir kelimesini duyunca sloganın devamını getirecek kadar biliyordum. Fakat bir slogan vardı ki hala kafamda çın çın ötüyor. Bu benim duyduklarımdan değildi. Bir anlam veremiyordum.

Kendimi dolmuşa atmama rağmen sesler arkamdan gelip yetişiyor, olanca hıncıyla kulak zarımı yırtarcasına kulaklarıma giriyordu. Duyduğum her slogan bir kulağımdan giriyor, ötekinden çıkıyordu. Ancak biri vardı ki, kafamın içinde kalıyor, beni deli ediyordu.

Anlasam, bir anlam yüklesem, o da uçup gidecekti. Buna bir anlam veremiyordum, o da bana yüklendikçe yükleniyor, beni rahatsız ediyordu;

"....Kahrolsun Aligarşi!!!..."

Nihayet Tuzluçayır Yolağzı durağına geldim. O da ne?!.. Gözlerime ve kulaklarıma inanamadım!.. Tuzluçayır, ömrü hayatında böyle bir kalabalık görmemişti. Aralarından güç bela geçerek Halkevinin önünden Şafak Bakkala doğru ilerlemek istedim. Geçmek ne mümkün? Gün tutulmuştu sanki!..İnsanlar sağa sola tıpkı bir deniz dalgası gibi kabararak dalgalanıyor. Aralarında enik cücük, çoluk çocuk da vardı. Buradaki miting Ulus'takinden farklıydı. Biraz da aile mitingi gibiydi. Hep bir ağızdan bağırmaya çalışıyorlardı. Gene o slogan!:

"...Kahrolsun Aligarşi!..." Ve daha bir sürü sesler!...

Bu slogan benim kafama takıldı kaldı. Ulus'taki mitingde de aynı sloganı duymuştum. Bu bir tesadüf müydü? Hadi buradakiler aynı mahalleden olduğu için tanıyor olabilirlerdi. Ya Ulustakiler? Onlar nereden ve nasıl tanırlardı? Sözleşmiş gibi aynı şekilde bağrışıyorlardı. Bunlar kafamın içinde dönüp duruyor. Atmak istiyorum, ama bir türlü atamıyorum. Beynim zorlanıyor, yanıt bulamıyor ve çın çın çınlıyordu.

Ali Karşı benim bir hesaptan dayım gillerin oğlu, bir hesaptan kayınım olur. Cuma'nın da abisidir. Ben O'na Ali Dayım derim. Ben şimdi düşünüyorum, bir ilinti kuramıyorum. Ali dayım bu insanlara ne yaptı da bunları bu kadar öfkelendirdi? Kendisi halim sulüm bir insan. Evinden işine, işinden evine gelir gider. Yanı başımızda gecekonduda oturuyor. Her gün görüyorum. Bir şey yapsa duyular. En azından ben duyarım. Ailenin içindeyim çünkü.

Allah Allah, Ali dayım ne yapmış olabilir? Bu insanlar Ali dayımı nerden tanıyorlar? Acaba TRT'den mi? Olur ya TRT'de boş bulunarak bir şeyler söylediyse bilmeyerek, bırak Türkiye'yi imi dünya duyar. Acaba onlar için ne söyledi de insanların sigortasını attırdı? Dayımı niye protesto ediyorlar?

Bu düşüncelerle eve geldim. Akşama daha çok var. 2 saat önceden geldim ki, Cuma'ya yemek hazırlayayım.  O iki saat geçmek bilmiyor. O malum ses de kulaklarımda hala çınlıyor:

"...Kahrolsun Aligarşi!!!..."

Yemeği çabucak pişirdim, yolu gözlüyorum. Mahip Çavuşun evinin önünden geçerken ve Kara Dayının Bakkalını dönünceye kadar ki mesafede Cuma'nın baş tarafını gördüm. Yine herkesten çok yakışıklı diye içimden geçirdim! Ahmet Gedik'in evinin köşesinden, önce başı sonra kurban olduğum fidan boyunu gördüm. İçim içime sığmıyordu! Heyecanlandım! Ona soracaklarım vardı. Ali dayım ne yapmış? bilmek öğrenmek istiyordum.

Evin önüne gelince adetidir; evin etrafına şöyle bir bakar. Kırılan, dökülen, akan bir yer var mı?Çatıdaki elektrik direği dik duruyor mu? Anten yerinde mi? Evin arkasındaki boşluğa birileri gecekondu yapmak için malzeme bırakmış mı? Benim hiç aklıma gelmeyen konularda o kendince araştırmasını yapar, odunluğu kontrol eder, eve öyle girerdi. O gün de yine müfettişliği tuttu! Ben ne dertteyim? Adam ne dertte?

"- Çabuk içeri gel!" diye seslendim. O da herhalde bir şey var diye teftişini yarıda kesip geldi. Ben hemen yanağından öptüm.

"- Hoş geldin." dedim.

"- Hoş gördük." dedi. "- Sende bir şey var, durma söyle." dedi. İçim rahatladı. Hemen konuya girdim. Başımdan geçeni bir çırpıda anlattım.

"- Ali Dayım kime ne yaptı?" dedim.

"- Kime ne yapmış ki? " diye soruma soruyla karşılık verdi.

"- Ulustan geçerken kalabalık kahrolsun Aligarşi!!..." diye bağırıyordu. "Dayım onlara ne yapmış olabilir?" dedim. "Hadi bu neyse tesadüf diyelim." "Peki Tuzluçayır Yolağzındaki kalabalık da aynı şekilde bağırıyordu."  " Bunlar kendi aralarında haberleşmiş gibiydiler."  dedim.

Katıla katıla gülmeye başladı. Onun bu gülüşüne hem seviniyor, hem de kızıyor ve alınıyordum. Gülünce çok güzel gülerdi. Bir gülüşü dünyaya değerdi. Kızmak artık içimden gelmiyordu. Biraz daha devam etse, ben de ona eşlik edecek birlikte gülecektim. Fakat Cuma beni incitmemek için gülmesini kesti ve ciddiyetini takındı.

Şimdi bildiğimiz bilge Cuma bütün ciddiyetiyle karşımda. Bana yine ders vermeye hazırlanıyor. Yutkundu, boğazını temizledi ve devam etti:

"- Onlar "Kahrolsun Aligarşi!!..." dememişlerdir. Sana böyle gelmiştir. Sen kelimeleri benzeterek böyle duymak istemişsindir." dedi

"- Ya ne demişlerdir?"

"...Kahrolsun Oligarşi!.." demişlerdir. Sen "Oligarşi"yi "Aligarşi" diye algılamışsın!?

Ama onlar "...Kahrolsun Aligarşi!!..." diyorlardı. Ben net duydum. Oligarşinin nesi, neresi kahrolacak, hiç olmuş mu ki? Olursa Aligarşi kahrolur, dedim.

Tekrar gülmeye başladı. Kendini toparlayınca da açıklamasını sürdürdü. Ben Oligarşinin Aligarşi olmadığını algılayınca da tepeden tırnağa kızardığımı hissettim. Suçuksadım. Dayıma kötülük etmiştim. Kendimi affettirmek için daha evin içindeyken bağırmaya başladım:

"Kahrolsun Oligarşi!!!.."

"Yaşasın Aligarşi!!!.."

 

Yazan: İbrahim Acun                         


E-mail: ibrahimacun@yahoo.com

              ibrahimacun@ttmail.com


 

 
 E-mail: yonetim@odek-koyu.com
 Bu sayfanın son güncelleme tarihi: 05-03-2012

 bottom