topÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ:  

E-mail:  yonetim@odek-koyu.com Copyright  © Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir. Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına aittir.     


 

AŞIKLIK GELENEĞİNDE

ŞAİR VE OZANLAR

   

ÖNSÖZ

  

         Aşıklık bir ömür törpüsü. Kimin elindeyse onu törpüler durur. Aşık, belki bir müzik bilgini değil, ama kesinlikle bir müzik vurgunudur. Aşık, onun içindir ki, yanık yanık söyler. Aşıkların halinden herkes anlamaz. Bilen bilir aşıkın derdini.  Bu sebeptendir ki, Alevi Bektaşi şair ve ozanlarının aşıklık geleneği ile söyledikleri özgün şiirlerini dinlemek büyük bir keyif verir ehline.

Çeyrek tonla kesik kesik ve bir birine bağlı deyişlerin eşliğinde terennüm sürerken, çok özel bir titreşim satır aralarına gizlenmiş bir sır gibi ansızın çıkıverir. Saz ve söz sanatının doruk noktasına ulaştığı ve yaydığı bu güzelliği yakalamak, satır aralarını okumak gibi geliyor bana. Dinlerken yüreğim kabarıyor, ürpertiyle karışık lezzette heyecan duyarım. Onlardaki bu özellik, yüksek inanç ve duygu zenginliğinin şiirlere ustaca yansımasıdır. Halk ozanları toplumun aynasıdırlar. Ozanlar dönemlerindeki Türk toplumunun bütün özelliklerini taşıyan kök hücreler gibidir. Dönemin yönetimlerinin neler yaptıkları ve ozanların nelerle beslendiğini bu kök hücrelerin DNA’larının sarmal basamakları olan mısralar açığa vuruyor. Dikkatlice bakıyor ve görüyoruz, yöneticiler nelerle beslenmiş; sevgi, hoşgörü, bolluk, zenginlik, veya tam tersi kan, göz yaşı, acılar, yoksulluk, cehalet, korku, baskı, şiddet, v.b.   

Onları dinlerken, şiirlerini okurken adeta kaynağına doğru zamanda yolculuk yaparım. Tarihten günümüze kadar ozanlık geleneğinin nasıl bir seyirle uzandığını hep merak etmişimdir. Aslında merakım, ozanların mısralara yükledikleri, satır aralarına gizledikleri dönemlerine ait yüksek, ince, narin, sitemkar duygularıdır.  

Tarihin derinliklerinden akıp gelen arı Türkçeleri yok mu, işte yüreğimi titreten, beni mest eden halk ozanlarının bu arı dilleridir.  Onların pek çoğu ser vermişler, dilden taviz vermemişler. Nur olsun, Naci olsunlar!!! 

Ozan Şadan Gökovalı bakınız nasıl sesleniyor: 

Ben halkım, hey!

Feleğin sillesini çok yemişim,

Kalem vermemişler elime,

Diyeceklerimi türkülerle demişim... Şadan Gökovalı 

 

Ünlü düşünür, yazar Ziya Gökalp de insan ve Tanrı ilişkisini şu dizelerle veciz şekilde anlatır:

 

Benim dinim ne ümittir, ne korku,

Allahıma sevdiğimden taparım.

Ne cennet, ne cehennemden korku,

Almaksızın vazifemi yaparım. Ziya Gökalp

 

Ozanlara insanlık tarihinin her devresinde bir görev düşmüştür. Onlar da görevin gereğini layıkıyla yapmışlardır. Gelecekte de mutlaka bir görev alacaklardır. Bundan adım gibi eminim.

 

Düzensiz dönemlerde yani, henüz toprağa yerleşilmeyen devirlerde gezgin ozanlar gezgin sinema, tiyatro, kütüphane gibi işlevler üstlenmişler. İnsanlar yerleşime geçtikten sonra da Peygamberden sonraki dönemlerde de, Velilerden, Dedelerden sonra şairler, aşık geleneğindeki ozanlar Tanrı buyruğu ayetleri, dini inançları yeni nefes ve yorumlarla halka indirgeyerek anlatmışlar ve yaşama geçirmişlerdir. Dinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamışlar, batını inanç düzeyindeki yorumlarıyla Hak’la insan hakları özdeşleşmesine vardırmışlardır. İslamiyetin katı kurallarını yumuşatarak şiir ve güzel sanatların gelişmesine büyük katkıları olmuştur.

 

Peygamberden sonraki dönemlerde, Velilerden, Dedelerden sonra şairler, aşık geleneğindeki ozanlar Tanrı buyruğu ayetleri, dini inançları yeni bir nefesle ve yorumlarla halka indirgemişler ve yaşama geçirmişlerdir. Dinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamışlar, batıni inanç düzeyindeki yorumlarıyla Hak’la insan hakları özdeşleşmesine vardırmışlardır. İslamiyetin katı kurallarını yumuşatarak şiir ve güzel sanatların gelişmesine katkıları olmuştur.

 

Oruç, namaz, gusul, hac hicaptır aşıklara,

Aşık bundan münezzeh, hasıl heves içinde.

 

Din ü millet sorar isen, aşıklara din ne hacet,

Aşık kişi hayran olur, hayran bilmez din diyanet.

 

Büyük düşünür Pirimiz Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin buyurdukları “İri ol, diri ol, bir ol” sözünün hayata geçmesi, birlik ve beraberliğimizin harcı olmasını ümit ve niyaz ediyorum. Eksikliklerimiz ve kusurlarımız için hoşgörünüze sığınıyorum.

 

  

 

ALEVİ BEKTAŞİ ŞİİRİNİN KAYNAĞI

 

GİRİŞ

 

Alevi Bektaşi şiirinin tarihi, Alevi tarihi kadar eskidir. Aleviliğin doğuşu, İslamiyetin Oğuz Türklerince kabul edilmesiyle başlar. Bu da VIII. Yüzyıla rastlar.  

Bazı yazarlar, örneğin İsmet Zeki Eyüpoğlu, Alevi Bektaşi isimli eserinde (s.29) bu başlangıcı 13. Yüzyıldan başlatır. Doğrusu, Horasan Türklerinin, özellikle Oğuz boyundan olan Horasanlı Eba Müslüm’ün büyük bir güç oluşturmasıyla Alevilik de Alevi şiiri de parlamaya başlamıştır. Bu başlangıç, tarihi bir rövanşın sonuna rastlaması da bana oldukça ilginç gelmektedir. Kerbela katliamının 100. Yılında öcünün alındığı, Halifeliğin asıl sahiplerine teslim edildiği, zalim Emevilerin iktidarına son verildiği 750 yılı  kutlu bir yıl olsa gerekir.  

Bu tarih, İslamın miladıdır. Kurutulurcasına katledilen Peygamber soyu Ehlibeyte yapılan zulümlere, haksızlığa bir son veriliştir. Mazlumun yanında yer alan bir ulusun onurlu duruşudur bu yıl. Bütün bunlar Oğuz Türkmenlerine yani Alevilere nasip olmuştur. Ancak hemen belirtelim ki çıkar peşinde olanların organize olarak her zaman karlı çıkmalarına karşın iyilerin yeterince dayanışma içine girmemeleri sebebiyle kaybetmişlerdir.  

Zulme ve haksızlığa karşı olan Aleviler de bu onurlu davranışlarının bedelini tarih boyunca taksit taksit baskı görmek suretiyle ödemişlerdir. Yoğun baskılar karşısında kalan ve her yönden kuşatma altına alınarak daha da fakirleşen halk, zaman zaman kendisini mistisizme vererek teselli bulmuş ve ayakta kalmasını bilmiştir. Alevi erenlerin, dedelerin ve babalarının akılcı yönlendirmeleriyle badireleri en kolayından atlatmasını bilmiştir. Böylesi dönemlerde Alevi şairlerin sayısında büyük artışlar olduğunu görüyoruz.  

Alevilerin gördükleri baskılar, katliamlar, haksızlıklar, acılar, fakirlik, yolsuzluklar, rüşvet, v.b. Alevi şiirlerinde ana temayı oluşturmuştur. Eskiden ses kayıt cihazı olmadığı için önemli toplumsal olaylar mısralara şiirlere yüklenerek, destanlaştırılıp geniş halk kitlelerine ulaştırılıyor, ezberlenerek dilden dile aktarıla geliyordu. İşte bu gerçek karşısında Alevi ozanlarının şiirleri Alevi toplumunun sosyal, siyasal ve ekonomik durumlarını ortaya koyan bir nevi Aleviliğin yol haritası olmuştur.  

Bu yol haritasında gördüğümüz manzara acı ama gerçektir. Ne zaman Aleviler üzerindeki baskılar fazlalaşmış, Alevi ozanlarının sayısında artış olmuş. Ne zaman Alevi ozanlarının sayısı artmış, o zaman bir birinden güçlü ozanlar ortaya çıkmıştır.  

İşte Ahmet Yesevi, İşte Hacı Bektaş Veli, İşte Yunus Emre, İşte Abdal Musa Sultan, İşte Kaygusuz Abdal, İşte Pir Sultan Abdal, İşte Geç Abdal ve daha yüzlercesi.  

Bu bir birinden değerli Alevi Bektaşi ozanların tamamına ulaştığımız söylenemez. Ulaştıklarımız hakkında yaşamlarıyla ilgili kısa bilgiler verilerek daha çok eserlerinden seçilen özgün örnekler buraya alınmıştır.  

İlk tek tanrılı semavi din olan Şamanizm inancı ve onu icra eden kam ozanlar, İslamiyeti Türkçe beyitlerle, deyişlerle, lirik şiirlerle halka öğretmişlerdir. Bu yeni dini geleneksel dinsel inanışlarıyla harman etmişlerdir. Tasavvufi fikirler bu harmanda ve yeni versiyonlarıyla ortaya çıkmıştır.  

Sünni Arab ideoljisinin savunduğu Allah korkusu yerine Allah sevgisi aşılanmıştır. Alevi inanışında kul için yanlış bir şey yapılmadığı sürece Allah korkusu yoktur. Her şeyin temelinde Allah sevgisi hakimdir. İnanlar kendisini Allaha daha yakın hissederler. Çünkü ondan gelmişlerdir. Ona, yani aslına dönmeyi, eğer ki ölmekle olacaksa, ölmeyi gönülden isterler. Alevileri Sünnilerden ayıran en önemli fark, bu bakış açısıdır.   

Anadolu, binlerce yıl bir çok ulusa yurt olmuştur. Her gelen ulus, burayı sevmiş, buraya gönül vermiş, burasını tarihsel bilincini yansıtacak izlerle bezemiştir. Anadolu çok ulusları yoğurmuş, eritmiş ve yeniden şekillendirmiştir. Ancak, Anadolu’dan geçen uluslar da Anadolu’yu yoğurup şekillendirmeye, ona kendi damgalarını vurmaya çalışmışlardır. 

 Her ulusun geçişinden sonra ne Anadolu eski Anadolu olarak kalmış, ne de kavimler eski konumlarını muhafaza edebilmişlerdir. “Anadolu’nun ulu potasında eridik, ama erittik de” diyor kısaca Sabahattin Eyüpoğlu.  

Anadolu’ya akın akın gelen Oğuz (Türkmen) boyları 12-14. Yüzyılda Anadolu’yu Türkleştirdi ama kendileri de Anadolulaştı.       Şimdi Anadolu'nun 20. Ve 21. Yüzyıl versiyonunda Yeni Anadolu Ulusu veya yepyeni bir Türk Ulusunun oluştuğuna tarih ile birlikte hepimiz tanık oluyoruz.   

Günümüzde yönetimler ve egemen toplumlar çok değiştiler. İktidarlar, muhalif kanada tahammül göstermek bile istememektedirler. Kitle iletişim araçlarını kullanarak, onların elindeki tüm silahları  alarak yoğun ve baskıcı denetimleriyle muhalefeti geriye itmekte ve tamamen yok etmektedirler. İnsanoğlunun artık muhalefet etme olanağı bile elinden alınmaktadır.  

Egemen sınıflar bunu paravanlar kullanarak ustaca yaptıklarından  öznesiz baskı dönemi fazla bir tepkiye uğramadan günümüzde de yaşanmaktadır. Baskılar hala kalkmamıştır, yalnızca biçim değiştirmiştir. Baskı varsa, ozanlık geleneği de var olacaktır. Yüzyılımızda halk ozanı geleneğini yaşatanlar, yeni gelişmeler karşısında misyonları daha da önem kazanmıştır.  

Anadolu bir çok kültürü bağrında barındırmıştır. Ne kadar çok kültür varsa o kadar etkileşme olur. Etkileşmeler yeni yorumları, yeni sentezleri yaratır. Alevi toplumu, eskiden olduğu gibi, günümüzde de özgün yorumlarla varlığını sürdürmekte ve gelecekte de her alanda ve en çok da kültür ve sanat alanında var olacağının işaretlerini vermektedir.

 

 

VEYSEL KARANİ (ÜVEYS)

600-657 Yemen-Sıffın (Küfe)

 

Asıl adı Üveys’tir. Arap asıllıdır. Hz. Muhammed zamanında yaşamış. Yemen’de doğmuş, İslamiyeti kendiliğinden kabul etmiştir. Yemende İslamiyet yaymıştır. Mekke, Medine, Bağdat, Şam ve Küfe’yi gezmiştir. Peygamberi görmek için gelmek istemiş ancak yaşlı annesine bakacak kimse olmadığı için gelememiş. Nihayet annesi gitmesine izin vermiş ve tembihlemiş. “-Eğer peygamberi evde bulamaz isen beklemeyip tez döneceksin.” Demiş. Üveys gittiğinde peygamberi evinde bulamamış. Karısı Ayşe’yi görmüş. Geldiğini söyleyip dönmüş. Peygamber eve geldiğinde bu durumu karısı anlatmış. Peygamber çok üzülmüş. Hırkasının Üveys’e verilmesini vasiyet etmiş. Peygamber Hakka yürüyünce, ona hırkasını göndermişler. 644 yılında Medine’ye gelmiş. Hz. Ali ile Muaviye arasındaki savaşta Ali tarafında cenk ederken Sıffın Savaşında şehit düşmüştür. Alevi Bektaşi geleneğinde şiir yazan şairler ve ozanlar Türk olmasa bile, Veysel Karani Hazretleri için ayrı bir  sevgi ve saygı duyarlar. Şiirlerinde onu kendiler İnden biri imiş gibi kabul eder ismini saygıyla zikrederler.

 

SELMAN-I FARİSİ

?  -  656  ISFAHAN-MEDAİN

       Şiilerce Ehlibeytten kabul edilir. Hz. Muhammed, “Selman bizim ailemiz efradından, Ehlibeytten sayılır.” Demişlerdir. Peygambere köle iken Müslümanlığı kabul ettiği bildirilince hürriyetine kavuşturulmuştur. Hendek Savaşında kahramanlıkları vardır. Medine etrafına hendek kazılmasını tavsiye etmiş ve şehri yağmadan kurtarmıştır.

 Alevi Bektaşi şiir geleneğinde Selman Farisi adı saygın bir konumdadır.  

 

 

 

EBA MÜSLÜM HORASANİ

670-750                HORASAN-FELLÜCE 

Aleviliğin temeli, İslamın Arap yarım adası dışında Asya istikametine doğru yayılışı sırasında Türklerle ilk karşılaşması ve Türkmenlerce İslamiyetin ilk kez kabul edildiği yıllara (M.S. 700) dayanır. Emevilerin hakim olduğu yıllarda halifeliği elinden alınmış peygamber soyundan olan ehlibeyt ailesi başka Arap Kabilelerince, kökü kurutulurcasına katliama uğratılmıştır. Canlarını kurtarmak ve muhalefet olarak mücadelesini daha etkili şekilde sürdürmek için komşu ülkelere dağılmışlardır. Türklerin yoğun olarak bulunduğu Horasan ve Müveraünnehir dolaylarına gelen İmam Zeynel Abidin Oğuz Türklerine sığınmıştır.

 

  İmam Cafer de İran’da kendine taraftar bulmuştur. Buralarda kendilerini daha iyi ifade etmişlerdir. Siyasal gücü elinde bulunduran ve Emevilerle işbirliği içinde olan  yönetici burjuvazi ve tacir sınıfına karşı antipati oluştuğundan muhalif ehlibeyt soyuna ve taraftarlarına daha sıcak bakılması kendiliğinden olagelen doğal bir gelişim olarak ortaya çıkmıştır. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, ehlibeytin müşkülü Horasan Türklerinin müşkülü olmuştur. Haksızlığa ve kıyama uğrayan ehlibeyti yeniden iktidar yapmak ve şehitlerin intikamını almak için gizli çalışmalar artarak sürmüştür.

 

Horasanlı Eba Müslüm komutasında harekete geçen Türkmenler, Emevilerin iktidarına son vermişler ve Hz. Peygamberin amcası Abbas soyundan olan Abbasi halife olarak başa getirmişlerdir. Bu çalışmalar sırasında  peygamber ve soyu ehlibeyt anlayışındaki İslamı öğrenmişlerdir. Peygamber İslam anlayışı, İslamiyetin kaynağı ve özünü oluşturuyor. Bunu birinci ağızdan öğrenme fırsatı bulan Türkmenler kendi inançlarından örtüşenleri de birlikte düşünmüşlerdir. Bunları yayma ve öğretme metodu olarak epik şiirler kullanılmıştır. Epik tarzda ilk Alevi nefesleri Eba Müslüm (M.S. 719-755) tarafından halkın anlayacağı sade bir dil kullanılarak ortaya konulmuştur. Denilebilir ki, Aleviliğin temeli Horasana, Horasan Türklerine  dayanır. Horasanda yetişmiş ozanlar ve kamlar Aleviliğin yayılmasında etkili olmuşlardır.[1] 

Alevi-Bektaşi geleneğindeki ozanlar Eba Müslüm’e ayrı bir önem verirler. O sadece Türkmenleri, Hz. Muhammed’in sülalesi ehlibeyt’i değil, İslamiyeti de düştüğü müşkül durumdan kurtarmıştır. Bir şair O’nun için şöyle der:

 “Eba Müslüm gelmeseydi cihana,

Eşek diyerek çağırırlardı Mervana.”

  Kaynak: Mesruri Geda; Eba Müslüm’ün Tabutu,  Çev: Emrullah Erarslan, Can Yaty. 3.Basım 1997 İstanbul

  

 

HÜSEYİN GAZİ

600-700 MALATYA

 Hüseyin Gazi’ Emeviler döneminde Malatya’yı merkez yaparak İslamiyeti Anadoluda yaymaya çalışmıştır. Aleviler tarafından sevilen ve sayılan ulu kişi olarak kabul edilir. Anadoluda bir çok yerde onların adına türbeler vardır.  

Ankara, Divriği, Alaca (Çorum), Zile’de bulunan Hüseyin Gazi türbesi binlerce sevenlerince ziyaret edilir.

  

SEYİT BATTAL GAZİ

680-740                MALATYA-ESKİŞEHİR

 

Hüseyin Gazi’nin oğludur. Emeviler döneminde Malatya’yı merkez yaparak İslamiyeti Anadoluda yaymaya çalışmıştır. Gerek babası ve gerekse kendisi Aleviler tarafından sevilen ve sayılan ulu kişiler olarak kabul edilirler. Anadoluda bir çok yerde onların adına türbe vardır.  Bunlardan biri de Eskişehir’dedir.

 Ankara ve Divriği’de Hüseyin Gazi türbesi vardır.

  

 

 

İBRAHİM ETHEM (İBRAHİM Bin ETHEM Bin MANSUR Bin CABİR)

700-778 Belh-Şam

         Horasan Meliklerinden, Belh şehrinde doğmuş bir şehzade iken Tanrı yolunda dünya nimetlerini bırakarak nefsini yenmesini bildi. Azla yetinmenin simgesi oldu. Ona göre bir insan, kendi emeği ile yaşamalı, aşırı tüketimden, gösterişten kaçınmalı, yoksullara yardım etmeli. İbadet yalnızca Tanrı sevgisiyle ve bir karşılık beklemeksizin yapılmalı. Din sevgi, barış ve kardeşlik üzerine dayanmalı. Ölünceye kadar tarlalarda çalıştı. 778 veya 779 yılında Şam’da yokluk içinde çile çekerek, inandığı şekilde ölmüştür.  

İbrahim Ethem hacca gitmek için hazırlık yapmış, bir miktar parayı kenara ayırmış. Helallik almak için komşularını ziyaret ediyormuş.. Komşularından dul bir kadını ziyaret için uğradığında, kapıyı açan olmamış. Merak etmiş oğlunu gönderip bakıtmış. Küçük oğlu evin arka tarafını dolaşarak kapıdan içeri girmiş. Bir de bakmış ki yoksul kadın et pişirmiş çocuklarına yediriyor. Ethem’in oğlu da etin kokusuna dayanamamış et istemiş. Ev sahibi kadın vermemiş. Buna içerleyen çocuk koşarak babasına gidip durumu anlatmış. İbrahim Ethem, çocuğuna bir parça et vermeyen komşunun bende hakkı vardır, deyip helallik almak için tekrar bu eve gelmiş. Kapıya çıkan dul kadına; 

-         Oğlum et pişirdiğini görmüş. Kokusundan canı çekmiş. Bir parça et isteyen bir çocuğa niçin vermedin? Bir hakkın varsa ben ödeyeyim, helallik alayım istiyorum, demiş.

-         Söyleyemem, bana bir hakkın yoktur,  demiş.

-         Israr ediyorum, komşundan bir parça eti esirgeten sebep ne ola? Diye sormuş İbrahim Ethem.

-          Çocuklarım açlıktan ağlıyorlardı. Evde yiyecek bir şey de yoktu. Üç gün önce dağın arkasında ölmüş bir eşek cesedi görmüştüm. Varıp butlarından kesip getirdim. Pişirip açlıktan ağlayan çocuklarıma yediriyordum. Mundar eti olduğu için, size günahı gelir diye vermedim. Esirgemem bundandır, demiş.

 Ağlayarak evine gelen İbrahim Ethem, hacca gitmekten vaz geçmiş ve biriktirdiği paraları, yiyecekleri fakir komşularına dağıtmış. Arkadaşları hacca gitmişler. Dönüşlerinde herkes bir birinin haccını kutlamış. En çok da İbrahim Ethem’i kutlamışlar. Hacda onu en çok farizeyi yerine getirirken gördüklerini söylemişler.

 Arif olan canlar nefsini bilir,

Varlığın terk eyler hakkı bulur,

Nuru Muhammet didar görünür,

Aman ya Muhammed, medet ya Ali.

…………..

 Horasan’da var idi bir padişah,

Hükmü şarktan garba geçerdi ey şah.

Yine geldi gönlüme bir söz dahi,

Söyleyim dinler isen ey ahi.

 …………. 

Baba arzulayıp gelen,

Bu halime muti olan,

Ata okuna uğrayan,

Yetim oğul, garip oğul.

 

 Anan hasretini çeksin,

Gele deyu yola baksın,

Baban firkatını etsin,

Yetim oğul, garip oğul.  

 

 Beni arzulayıp geldin,

Ata okuna duş oldun,

Bu dertlü bağrımı deldin,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Baban derviş donun giydi,

Mal u mülkü sana verdi,

Bu gün hep illere kaldı,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Ata oku seni yaktı,

Kamu iller bize baktı,

Firakın yüreğim yaktı,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Tacir sıfatına girdin,

Gelip bu diyara irdin,

Yiğitliği ele verdin,

Yetim oğul, garip oğul.

 

N’olaydı beni sormasan,

Arayıp burda bulmasan,

Dertlü bağrımı delmesen,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Anan aklını yitirsün,

Hasretün dile getürsün,

Tahtımızda el otursun,

Yetim oğul, garip oğul.

 

Beni dervişlere sordun,

Oduna gittiğim bildün,

Bağrım delik delik deldün,

Yetim oğul, garip oğul.   [2]

 

 

Kaynak: Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.163

   

 

 

BEHLÜL DANA

700-805 Bağdat-Basra

 

Harun Reşit’in kardeşidir. Abisi tarafından öldürüleceği korkusuyla hayatta kalmak için kendisini deliliğe vurmuştur. İmam Cafer Sadık için öldürülmesi fetvasını imzalamamak için divane gibi davranışlar sergilediği de söylenmektedir.

 

Behlül hiç gülmez imiş. Harun Reşit, her kim kardeşimin güldüğünü görür, müjdeyi getirirse, bir kese altın vereceğini vaat etmiş. Behlül, bir gün Bağdat sokaklarında gezerken bir kasap dükkanı önünde durmuş ve bir süre izledikten sonra gülmeye başlamış. Bunu gören esnaf hemen Harun Reşit’e koşup haber vermişler. Harun, Behlül’ü huzuruna çağırmış. Niçin güldüğünü sormuş. O da “Kasap dükkanında gördüm ki ak koyun ak bacağından, kara koyun kara bacağından asılmış. Ben de senin işlediğin günahlar için benden de hesap sorarlar diye, üzülür dururdum. Meğer boşuna imiş.” Der.  

Harun Reşit, “deli olmasaydın şuracıkta başını vurdururdum” der ve Behlül’ü serbest bırakır.

 

Ademi balçıktan yoğurdun, yaptın,

Yapıp da neylersin, bundan sana ne.

Halk ettin insanı, saldın cihane,

Salıp da neylersin, bundan sana ne.

 

Bakkal mısın, teraziyi neylersin,

İşin gücün yoktur, gönül eğlersin,

Kulun günahını tartıp, neylersin,

Geçiver suçundan, bundan sana ne.

 

Katran kazanını döküver gitsin,

Mümin olan kullar didara yetsin,

Emreyle yılana tamuyu yutsun,

Söndür şu ateşi, bundan sana ne.

 

Sefil düştüm bu alemde, naçarım,

Kıldan köprü yaratmışsın, geçerim,

Şol köprüden geçemezsem uçarım,

Geçir kullarını, bundan sana ne.

 

 

Behlül Dana’m eydür cennet yarattın,

Nice kullarını cehenneme attın,

Nicesin ateş-i aşk ile yaktın,

Yakıp da neylersin, bundan sana ne.

 

 

 

HALLACI MANSUR

857-922 Beyza-Bağdat

Asıl adı Hüseyin’dir. 857 (244 H) yılında İranda doğdu. 922 (309H.) yılında Bağdat’ta öldü. Mansur babasının adıdır. Her nedense asılan oğlu Hüseyin olmasına karşın kaynaklarda Mansur adı geçmektedir.

 

Basralı Ebu Yakup Akta’nın kızı Ümmül Hüseyin ile evlenmiş. 3 erkek 1 de kız çocuğu olmuştur. İnsanların gönüllerinden geçen uçuk fikirleri açıklıkla söylediği için “sırları pamuk gibi atan” anlamına Hallac ül Esrar lakabı verilmiştir. Horasan, Hind, Türkistan ve Çini dolaştı 3 kez de hacca gitti. 3. Hac yolculuğuna 400 öğrencisiyle gitmiştir. Hacdan sonra Hanbeli sünniler onu şikayet ettiler. Sus’ta yakalanarak Bağdat’a gönderildi. 9 yıl mahkeme süresince hapis yattı.

 

Onu kafir olarak niteleyen ve Allahlık tasladığını ileri sürenler yanında, onu Veli kabul edenler de bir hayli vardı. Bir de tarafsız kalanlar vardı. Suçlayanlar siyasal olarak da güçlü idiler ve Kabeyi yıkan Karmetlerin isyanına benzer bir isyan çıkaracağı suçlamasıyla idama mahkum ettirilerek vücudu parça parça kesilerek, kalanı asılmak suretiyle idam edildi. Yakılarak külü Dicle nehrine atıldı 26.Mart.922. [3]

 

 

Ben Hakkım, Çünküm

Ezelindeyken haklıyım,

Ondan hiç ayrılmadım,

Ebedi olarak haklıyım.

 

..............

 

Ey dileyen kişinin dileği,

Senin yüzünden şaşırdığım gibi,

Kendime de şaşmadayım sanki.

Beni kendine öylesine yaklaştırdın ki,

Bir an ben sandım seni.

Vecde düşüp kendimi öyle yitirdim ki,

Kendinde yok ettin beni.

...................

 

Tenzih ederim

Maddi alemi izhar edeni,

Tanrılığını böylece göstereni,

Sonra da halkı meydana çıkarıp,

Kendini yiyen içen göstereni.

 

Kaynak: Dr. Mustafa Tatçı; Mansur Name, M.E.B. Yay. İstanbul 1997

...........................

  

 

 

 

AHMET YESEVİ - HACE AHMET YESEVİ-PİRİ TÜRKİSTAN

1082-1166 Sayram-Yesi

 

      Ahmet Yesevi Türkistan’da Sayram’da dünyaya gelmiştir. Daha sonra buraya, Ahmet Yesevi’nin kişiliğinden dolayı, Mübarek Türkistan denilmiştir. Doğduğu yıl tam olarak bilinmiyor, ancak 84 yaşında 1166 yılında öldüğü bilindiğine göre 1082 yılında doğmuş olması lazım.  

Babası Şeyh İbrahim’dir. Ahmet Yesevi 7 yaşında babasını kaybetmiştir. İlk tahsilini Yesi’de yapmıştır. Yesi’de Arslan Baba’dan [Bab Arslan (Bab; arabça Kapı demek)], Buhara’da Yusuf Hemedani’den (Ölm.1140) ve devrin diğer ünlü din bilginlerinden dersler almıştır. Genç yaşta şiirler yazmaya başlamıştır. Mahlas olarak Yesevi, Hace isimlerini kullanır. Hace, bilgin, hoca, öğretmen, efendi, ağa, büyük insan, demektir.  

Özbekler, Kazaklar, Tacikler, Azeriler, Türkmenler, Volga Türkleri, Türkiye Türkleri gibi dili Türkçe olan ülkelerden gelen milyonlarca insan tarafından kabri bir ziyaret makamı olarak kabul edilmektedir. Yesevi, Pir-i Türkistan diye anılmakta ve nüfuzu geniş bir Türk coğrafyasını kaplamaktadır.        

Yesevi öyle bir dönemde yaşamıştır ki, tarihte böyle bir karmaşa ve kaos toplumları derinden etkilemiştir. Bir kere İslamiyet Türk dünyasına yeni girmeye başlamıştır.  

Oğuzların zengin ve egemen sınıfı, daha tatlı karlar elde etmek için, İslamiyetin Emevilerce sürdürülen Sünni mezhep kolunu seçmişlerdir. Halktan kopmuş olan sünni yönetici sınıf, halktan daha çok vergi almaya ve daha çok baskı yapmaya başlamıştır. Kabul edilen İslamiyetin etkisi ve yeni ticaret dostu tuttukları Araplara karşı ganimet elde etmek amacıyla saldırılar yapmak yasaklanmıştır.  

Başka gelir kaynağı olmayan halk daha da fakirleşmiş açlıkla karşı karşıya kalmıştır. Arapların İslamiyeti kabul için yaptıkları yoğun baskılar ve Sünni mezhep karşısında, gelişen muhalif grupların savundukları Şiilik, yani Hz. Ali taraftarlığı, Oğuz Türkleri arasında daha samimi bulunmuş ve İslamiyet Ali taraftarlığı kimliğiyle kabul edilmiştir. Şiiliğin Türkmenlerdeki Ali taraftarlığı versiyonu  ise Aleviliktir.   

Horasan Türkleri ekseriyetle Aleviliği seçmişlerdir. Ahmet Yesevi de Alevidir. Ondaki Allah sevgisi son derece doğaldır. İnsan her şeyin merkezini oluşturmaktadır. Yesevi’deki hümanizm ve doğa sevgisi en yüksek doruklardadır. Yesevi İslamiyet ve Alevilikle ilgili öğrendiği her şeyi lirik bir tarzda beyitlerle ve nefeslerle kam ozanlarına ve doğrudan halka öğretmiştir. Özellikle Hikmetleri kızı Gevher Şahnaz tarafından kadınlara öğretilmekteydi. Geniş bir odada toplanan kare düzeninde her kenarda 10 kadın, 4 kenarda 40 kadın sırasıyla Hikmetleri nağmeli olarak okuyarak ezberlenmesini sağlamışlar. Bir kenardaki 10 kadın koro olarak söylediği şiir bitince diğer kenardaki 10 kadın koro halinde devam etmiştir. Her gün en az 2 saat devam eden bu öğreti metodu oldukça başarılı olmuştur. Bu sebeple İslamiyet Alevilik kimliğiyle kısa sürede Türkler arasında yayılmıştır. O devirde bile Alevi Türkler ibadetlerini kendi dillerinde yapmışlardır. Yesevi bunu şu dizeleriyle dile getirir:

 

Anlamıyorlar alimler konuştuğumuz Türkçe’yi,

Ariflerden duyunca insan açar gönül mülkünü.

Ayet hadis manası Türkçe olsa kolay bilir lehçeyi,

Manasını kavrayanlar yere koyarlar börkünü.

 

Bir rivayete göre Yesevi Hazretlerinin soyu İmam Ali’ye dayanmaktadır. Buna inanmak oldukça zordur. Buna göre soy kütüğü şöyledir:

İmam Ali Mürteza       - 40 Hicri, 598-661 Miladi

Hasan Basri         03 - 88 Hicri (Peygamberin Hadımı Muhammed   Yesari’nin ve Ümmü Selme cariyesi Emine oğludur.       

Habib Acemi              -142 Hicri,

Davut Tai                  - 185 Hicri

Maruf Kerhi              - 204 Hicri

Sersekati                  - 245 Hicri

Cüneydi Bağdadi     - 297 Hicri

Cafer bin Yunus      - 335 Hicri

Ebubekir Şebeli       -

Muhammed Züccac -384 Hicri

HOCA AHMET YESEVİ TAŞKENTİ 300- 397 Hicri

 

Ahmet Yesevi’nin bir çok Halifesi var. Derler ki 99 000 Halinin piridir Hoca Ahmet Yesevi. O sebeple Nevedü Noh Hezar Pirani derler. Yani doksan dokuz bin halifenin piri, Pir-i Türkistan demektir.

Bu Halifelerinden en meşhur olanları Ebül Hasan Harkani, Ebül Kasım Gergani, Hoca Rüstem Taberistani’dir. Bunlardan da üç tarikat ortaya çıkmıştır:

Ebül Hasan Harkani’den Tarikatı Nakşibendiye,

Ebül Kasım Gergani’den Tarikatı Sadiye,

Hoca Rüstem Taberistani’den Tarikatı Bektaşiye.

 

Ahmet Yesevi’den Hacı Bektaş Veli’ye inen Halifeleri:)

 

1. Ahmet Yesevi'nin ilk Halifesi Mansur Ata'dır. (Arslan Baba'nın oğlu).

Abdülmelik Ata'dır. (Mansur Ata'nın oğlu)

Tac Hoca (Abdülmelik Ata'nın oğludur)
Zengi Ata (Tac Hoca'nınoğludur)

Hoca Rüstam Taberistani -445 Hicri

Hoca Cafer Sicistani –

Yakup İsfahani –

İshak Hamadani –

2. Harezmli Sait Ata

3. Süleyman Hakim Ata (Eşi Harzemşah hükümdarı Buğra Han'ın kızı Anber Ana'dır.)

Yahyai Kahistani -620 Hicri

Lokman Parendei Kaşani –663

Hacı Bektaşi Veli Muhammed Horasani –738 

Bu hesaba göre Ahmet Yesevi hazretleri 345 Hicri senesinde hilafet almış. 52 yıl şeyhlik yapmış ve 97 yaşında hakka yürümüştür. Bu zamanda halifesi Hoca Rüstem Taberistani 42 yaşında Yesevi Tekkesine şeyh olmuştur. 

Günümüzden bin yıl kadar önce Yesevi Hazretleri Türkçe ibadetten bahsediyor. Kendisi de Türkçe ibadet ediyor ve Kuran ayetlerini beyitlerle lirik tarzda halka öğretiyor. Bugün Türkçe ibadet, tartışma konusu olmaktan hala kurtulamamıştır.  

      Ahmet Yesevi, şüpheye yer bırakmayacak derecede Alevidir. Bazı tarikatçı çevreler, örneğin Nakşibendiler - ki sülük şecereleri Hz. Ebubekir’e çıktığı söylenir- Ona “Sünni” damgasını vurmaya kalkışmaktadırlar. Bu tutumun, Yesevi hazretlerinin ruhunu rahatsız ettiği kemiklerini sızlattığı, her inanan insanın kabul edeceği bir gerçektir. Eğer, bir Türk büyüğü olarak maksat Onu anmaksa, şaire ve onun inancına da saygı göstererek yapmalıdırlar. Yalnızca fikirlerini alsınlar. Şahsına yafta asmaya kalkmasınlar. Gerçekten de Nakşibendi Tarikatının kurucusu Bahaeddin Nakşibendi Hazretleri (Asıl adı Muhammed bin Muhammed El Buhari’dir) (1318-1389) Ahmet Yesevi’den çok sonra yaşamış ve ondan feyz almış ulu bir Veli’dir. Yesevi’den oldukça etkilenmiştir. Ortak yanları bulunabilir. Bu Yesevi’yi Nakşibendi grubuna mal etmeye yetmez. Tersi tutumlar  büyük ozanı ve Ona gönül veren milyonlarca sevenlerini üzer. Bunun da kimseye bir faydası yoktur. Aksine, eğer gerçek inanç sahibi iseler, zararını düşünmeyi bile gereksiz buluyoruz.

 

Mansur bir gün ağladı, erenler rahm eyledi,

Kırklar şerbet içirdi, Mansur’a mihrin salıp,

 

Mansur dedi “Enel Hak” erenler işi ber hak,

Mollalar derler nahak, gönlüne yaman alıp,

 

Deme “Enel Hak” diye kafir oldun Mansur diye,

Kur’anda budur diye, öldürdüler taş atıp.

 

Bilmediler mollalar, Enel Hakkın manasını,

Kal ilmine hal ilmin Hak görmedi münasip.

 

Rivayetler yazıldı, halini onun bilmedi,

Mansur gibi veliyi koydular dara asıp.

 

Efsanedir şeriat, ferzanedir hakikat,

Dürdanedir tarikat, aşıklara münasip.

 

Tevbe kıl Hace Ahmet, Hak’tan ola inayet,

Yüz bin Veli geldi geçti sırrın sırrına ulaşıp.

 

      Ahmet Yesevi gariplerin mazlumların yanındadır. Döneminde yönetici egemen çevrelerin fakir halk üzerindeki yoğun baskıları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Gönlü katı insanları insaflı ve şefkatli olmaya çağırmıştır.

 

Sünnet imiş, kafir olsa da verme zarar,

Gönlü katı, gönül kıranları Allah sevmez.

 

      Yesevi, yetim ve mazlumları azarlamamaları için uyarılarda bulunur. Bunu şu beyitlerle ifade eder:

 

Garipleri gördüğünüz yerde üzmeyiniz,

Gariplere hiddetlenip söz söylemeyiniz,

Zayıf görüp gariplere taş atmayınız,

Bu dünyada gariplik gibi bela yok işte.

 

Sözü didar isteyen herkes için söyleyip,

Canı cana bağlayarak damarları ekleyip,

Garip fakir yetimlerin gönlünü avlayıp,

Gönlü bütün kimselerden geçtim işte.

 

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen,

Öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen,

Mahşer günü dergahına mahrem ol sen,

Ben sen diyen kimselerden geçtim işte.

 

Garip fakir yetimleri Resul sordu,

Hem o gece Miraca çıkıp didar gördü,

Geri inip garip yetim izleyip yürüdü,

Gariplerin izini izleyip geldim işte.

 

Ümmet olsan, gariplere tabi ol sen,

Ayet hadis her kim dese, sami ol sen,

Rızık nasip her ne verse, kani ol sen,

Kani olup şevk şarabını içtim işte.

 

Medine’ye Resul varıp oldu garip,

Gariplikte mihnet çekip oldu habip,

Cefa çekip yaradana oldu karip,

Garip olup engellerden geçtim işte.

 

Akıllı isen gariplerin gönlünü avla,

Mustafa gibi ülkeyi gezip yetim ara,

Dünyaya tapan soysuzlardan yüz çevir,

Yüz çevirip deniz olup taştım işte.

 

Garip fakir yetimleri kıl sen şadman,

Parçalayıp aziz canın eyle kurban,

Yiyecek bulsan, canın ile kıl sen ihsan,

Haktan işitip bu sözleri dedim işte.

 

Garip fakir yetimleri her kim sorar,

Razı olur o bedenden Perverdigar,

Ey habersiz, sen ver sebep kendisi korur,

Hak Mustafa öğüdünü işitip dedim işte.

 

Sünnet imiş, kafir de olsa, incitme sen,

Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden,

Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccin,

Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.

 

Vah ne yazık, ne yapacağım gariplikte,

Gariplikte gurbat içinde kaldım işte.

Horasan’ı Şam’ı, Irak’ı niyet kılıp,

Garipliğin çok kadrini bildim işte.

 

Gariplikte yüz yıl dursa, yine mihman,

Tahtı bahtı bostanları yine zindan,

Gariplikte kuş oldu o Mahmut Sultan,

Ey yarenler gurbat içinde yandım işte.

 

Kul Hace Ahmet, söylediği Hakkın yadı,

İşitmeyen dostlarına kalsın öğüdü,

Gurbet çekip öz şehrine dönüp geldi,

Türkistan’da mezar olup kaldım işte.

 

      Yesevi egemen çevrelerin halk üzerindeki baskıları arttırması sebebiyle halkı yatıştırmak ve olası katliamlardan korumak için halka şöyle seslenir;

 

Zalim eğer cefa kılsa ninni söyle,

Göğsünü açıp intizar eyle,

Hak imdadına yetişmez ise boyun eğ,

Haktan işitip bu sözleri işte söyledim.

 

      Yesevi şiirlerinde zalime karşı baş kaldırmak değil, aksine zalimi yenmeye davet vardır. “Tanrı mademki adil, onun için zalimi mutlaka cezalandırır” düşüncesinden hareketle yalnızca Tanrı karşısında boyun eğ, yalvar ve ondan medet dile, diyerek Kur’andaki müjdeyi veriyor.  “Zalim zulüm etse, Allah de” diyor.

      Ahmet Yesevi hazretleri kendi meclisinde kadın ve erkek ayırımı gözetmeksizin birlikte oturmalarını sağlar. Buna itiraz eden Müveraünnehir ve Horasan alimlerine bir hokka içine pamuk ve ateş koyarak gönderir. Böylece, kendi gibi bir Velinin meclisinde kadınla erkekler birlikte bulunsalar bile onların gönüllerinden her türlü kötülüğü giderebileceğini göstermiştir. Ateşle pamuğun oyunu olmaz.

 

      Alevi ozan Ahmet Yesevi, Hz. Ali taraftarlığına dayalı, ehlibeyt sevgisi ve Hz. Muhammed Mustafa yolu olan Aleviliği halkın anlayacağı şekilde mısralara yükleyerek geniş kitlelere ulaştırmasını bilmiştir. Onun nefesleri büyük bir aşkla söylenip dilden dile aktarılmıştır. İslamiyeti kendi dillerinde kısa sürede öğrenen Oğuz Türkmenler Şamanizm’den gelen örf ve adetlerini günlük hayata mix ederek aktarmışlardır. İnançla ve bilinçli olarak hayata geçirilen İslami hükümler Oğuzların inanç dünyasını daha da zenginleştirmiştir. Arapça okunan ayetler yerine aşağıdaki dizelerle anlatılan İslamiyet, Türkler arasında daha da geniş taraftar bulmuştur.

 

Tarikata şeriatsız girenlerin,

Şeytan gelir imanını alır imiş.

İşbu yolu pirsiz dava kılanlar,

Şaşkın olup ara yolda kalır imiş.

 

Tarikata siyasetli mürşit gerek,

O mürşide itikatlı mürit gerek,

Hizmet edip pir rızası bulmak gerek,

Böyle aşık Haktan nasip alır imiş.

 

Pir rızası Hak rızası olur dostlar,

Hak Taala rahmetinden alır dostlar,

Riyazette sır sözünden bilir dostlar,

Öyle dostlar Hakka yakın olur imiş.

 

Eya dostlar, hiç bilmedim ben yolumu,

Saadete bağlamadım ben belimi,

Nasihattan hiç çekmedim ben dilimi,

Cahilliğim beni rüsva kılar imiş.

 

Şeriatı tarikatı bir bileyim dersen,

Tarikatı hakikate ekleyim dersen,

Bu dünyadan inci cevher alayım dersen,

Candan geçen seçkin kulları alır imiş.

 

Aşık kullar gece gündüz asla dinmez,

Bir saat bile Hak yadından gafil olmaz,

Öyle kulu Sübhan Rabbim zayi koymaz,

Dua kılsa duası kabul olur imiş.

 

Vah ne yazık geçti ömrüm gaflet ile,

Sen bağışla günahlarımı rahmet ile,

Kul Hace Ahmet sana döndü hasret ile,

Kendi ateşine kendisi yanıp yakılır imiş.

 

      Hoca Ahmet Yesevi, dünya malına tapanları, manevi değerleri hiçe sayanları uyarır ve bunların boş şeyler olduğunu özlü olarak şöyle dile getirir;

 

Bu dünyada yaratılan tüm mahluklara,

Şimdi bildim, dirilik hemen olmaz imiş.

Bu ölümün şerbetidir, bu acı şerbet,

İnsanlar içmeden ondan, kanmaz imiş.

 

Yola ayak koysan dostlar, azık alıp,

Ecel gelse fayda kılmaz sakal yolup,

Bu dünyanın mallarını hasıl kılıp,

Rüşvet versen, Melekül mevt almaz imiş.

 

Kervan eğer göçer olsa, azık alır,

Azıksızın yola giren yolda kalır,

Kar ve zarar olduğunu o zaman bilir,

Yükün yükleyip yola giren kalmaz imiş.

 

Yükün yükleyip yola giren merdan olur,

Kılavuzsuz bu yola giren hayran olur,

Yol rehberi, yolu gören, kervan olur,

Yol görmeden kervan ayak koymaz imiş.

 

Ecel gelse fayda kılmaz, sakal yolsan,

Sağa sola canını parça parça versen,

Dünya için azizi ömrünü feda kılsan,

Melekül mevt gelse fırsat koymaz imiş.

 

Bu dünyada padişahım diye göğüs geren,

Hem önüne kürsü koyup hayme vuran,

Nice yıllar haylu haşem çeri salan,

Ecel gelse biri vefa kılmaz imiş.

 

Binlercesine çeri yığan hanlar hani,

Bu sözlerin her birisine mana kani,

Vefası yok, vefasızdır dünya tanı,

Gafil insan görüp ibret almaz imiş.

 

Bu dünyada yürük ata biniciler,

Harp gününde mübarizlik kılıcılar,

Elmas çelik kılıç kuşağı kuşananlar,

Ecel gelse, bey ve hanı koymaz imiş.

 

Bende nice yaş yaşasa ölmesi var,

Gören göze bir gün toprak dolası var,

Bu dünyaya sefer kılanın gelmesi var,

Ahirete sefer kılanlar gelmez imiş.

 

Dirilikte din nevbetini iyi vur sen,

Ahiretin esbabını burada kur sen,

Hace Ahmet iman üzre tövbeli ol sen,

İman ile varan kullar ölmez imiş.

 

Ahmet Yesevi Tanrısı ile baş başa kalır ve şöyle söyleşir;

 

Münacaat etti miskin Hace Ahmet,

İlahi kıl bütün insanlara rahmet.

 

Garip Ahmet sözü asla eskimez,

Eğer ki yer altına girse çürümez.

 

Okuyana kılarım ben şefkat,

Kıyamette kılacağım şefaat.

 

Hüda kılsa nasip bana cennet,

Okuyanlara dilerim ben şefaat,

 

Dileği her ne ise Tanrı vere,

Muhabbet şavkın gönlüne sere.

 

Benim hikmetlerim aleme dolan,

İşitmeden kim ölse, kılar arman.

 

Benim hikmetlerim dertliye derman,

Kişi nasip almazsa, yollarda kalan.

 

Benim hikmetlerim fermanı Sübhan,

Okuyup anlasan, manayı Kur’an.

 

Benim hikmetlerim alemde sultan,

Kılar bir lahzada çölü gülistan.

 

Kırılmışlık ile kılsa namazı,

Kabul olur onun Hakka niyazı.

 

Benim hikmetimi aşıka deyin,

Gönlü ayna gibi sadıka deyin.

 

Tamamı kör sağır, batını güzaf,

Tüm iklimi gezdim, bulmadım saf.

 

Benim hikmetimi sarrafa deyin,

Kerem sahibi o Vahhab’a deyin.

 

Adil padişah o, bir adı sadık,

Kılar bir lahzada vaslına layık.

 

Benim hikmetlerim cahil işitmez,

Gönlü kara olan öğüdüm almaz.

 

Her kim yazı yazsa nesirle yazsın,

Nesirle yazarak maksada varsın.

 

Nasihatler kılar yaşlıya gence,

Anlamadan iyi ve kötü nece.

 

İnansın diye bir çok akılsızlar,

Velilerden bunları nakil kılarlar.

 

Hal dili ile ben amayı dövdüm,

Hakikat dili ile cahili sövdüm.

 

Eğer alim olsa, sadaka canım,

İşitip anla inci, cevherdir sözüm.

 

İnci cevher sözüm aleme saçsa,

Okuyup anlasa Kuranı açsa.

 

O alime canımı kurban kılarım,

Bütün ev barkımı ihsan kılarım.

 

Hani alim, hani amil yarenler,

Hak’tan söyleyene, canın verenler.

 

Kendini bildi ise Hakkı bildi,

Huda’dan korktu ve insafa geldi.

 

Diri oldukça cihanda har olmaz,

Okuyan bendeler hiç bimar olmaz.

 

Kıyamette ona hadi olurum,

Eğer dertli olsa, deva olurum.

 

Eğer yüz yıl ömür bulsa o da yetmez,

Eğer yer altına girse, fikri çürümez.

 

Kişi hikmet etse canı ile,

Çıkar canı onun imanı ile.

 

Kulağa almazsa bu sözü nadan,

Ona insan deme, o cinsi hayvan.

 

Hudayım sözünden çıkan bu hikmet,

İşitene yağar baranı rahmet.

 

Melun şeytan tutmaz onun yolunu,

Muhammet Mustafa tutar elini.

 

Benim hikmetlerim dertsize deme,

Cevherim bahasız cahile verme.

 

Yesevi hikmetlerin kadrine yat sen,

Aşk küpünden meyi bir katre tat sen.

 

.......................

 

Gavvas bahrına girdim, vücudun şehri gezdim,

Dürrü sedefte gördüm, cevheri kan içinde.

 

Arş ve kürsü yürüdüm, levh ve kalemi gördüm,

Vücudun şehrini gezdim, dedim bu can içinde.

 

Eri gördüm erleştim, istediğimi sordum,

Barçası sende dedi, kaldım hayran içinde.

 

Miskin Hacı Ahmet cam, hem cevherdir hem kane,

Hepsi O’nun mekanı, O la mekan içinde. [4]

 

Ahmet Yesevi’deki Allah sevgisi, doğa, insan ve hayvan sevgisinin temelde bir olduğunu düşünür. Bunu şu dizelerle dile getirir;

Kurda, kuşa yakın, tabiata yakın,

İnsana yakın, Allaha da yakın.

 

Dünyadaki kurtlar ve kuşlar etti selam,

Ol sebepten Hakka yakın oldum ben.    

 

Toprak ol alem sana basıp geçsin. Diyen Hace Yesevi, bu beyti ile ne demek istemiştir? Niçin ateş ol, rüzgar ol v.b. dememiş de toprak ol demiştir? Bundaki derin mana şudur:

Cenabı Allah önce dört unsuru, toprak, su, ateş ve rüzgarı, yarattı. Kendisin bilinmesini istedi. Topraktan insan yaratıp dünyaya halife olarak göndereceğini söyledi. Adem’i topraktan ve sudan halk etti. Adem rüzgar yardımıyla hareket etti. Ateş ile vücudu ısınıp kalbi çalışmaya başladı. Cenabı Allah ona kendinden ayrıca ruh üfledi. Yaratandan aldığı bu şefkat, dostluk ve iyilik bilirlik ondaki ruh ve akıl ile pekişince insan gücünü buldu. Topraktan sabır, ümit, merhamet, iyi ahlak ve mürüvvet aldı. Sudan güven, dostluk, nezaket, birlik duygusunu edindi. Ateşten nefis, kibir, hırs, haset duygularını aldı. Rüzgardan yalan, iki yüzlülük, sabırsızlık, yaramazlık özelliklerini aldı. Toprak ve Su cennet mülkünü, ateş ve rüzgar cehennem mülkünü oluşturur. İşte bu sebepledir ki Yesevi “toprak ol, alem sana basıp geçsin” demekte ve toprağı öne çıkarmaktadır. 

 

Başım toprak, özüm toprak, cismim toprak,

Hak vaslına ulaşırım diyen ruhum toprak.

 

 

Şeksiz bilin bu dünya, bütün halktan geçer ya,

İnanma sen malına, bir gün elden gider ya.

 

Ata, ana, kardeşler nere gitti fikir kıl,

Dört ayaklı tahta at bir gün sana yeter ya.

 

Dünya için gam yeme, Hakdan başkasını deme,

Kişi malını yeme, Sırat üzre tutar ya.   

 

Ehlü iyal kardeşler, kimseler olma yoldaş,

Merdane ol garip baş, ömrün yel gibi geçer ya.

 

Kul Hace Ahmet taat kıl, ömrün bilmem nece yıl,

Aslını bilsen su ve kıl, yine kile gider ya.[5]

 

 

Kaynak:1. Ahmet Yesevi, Hikmetler; çev: Erhan Sezai Toplu, MEB Yay.1995.s.32

       2. İbrahim Hakkulov; Ahmet Yesevi, Hikmetler; Çağdaş Yazarlar Dizisi, MEB.Yay.

     3. KÖPRÜLÜ, Fuat;Prof.Dr.;Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar;A.Ü.Basımevi 1966 s. 76

  

 

 

 

 

HAKİM ATA

1100-1200 Yesi-Horasan

 

Ahmet Yesevi’nin halifesidir. Asıl adı Süleyman’dır. Bir yaz günü Hoca yemek pişirilmesini ister. Ahçı “ odun yetmez” der. Hoca, dervişlere gidip odun toplamalarını söyler. Odun toplanıp getirileceği zaman yağmur başlar. Eve gelinceye kadar odunlar ıslanır. Hakim Ata esvabını çıkarıp sardığı için O’nun odunları kupkuru olarak gelir. Önce kuru odunu ateşlerler. Sonra da yaş odunlar kurunun yanında yanar ve yemek pişer. Bunun üzerine Hoca Yesevi şöyle buyurur: “Ey oğul, hakimane iş yaptın.” Ona Hakim lakabı bu methiyeden kalmıştır. Hakim Ata’da da hikmet dili vardır.

Ahmet Yesevi Hakim Ata'ya "Yarin seher vakti sana bir deve gelecek. Ona bineceksin ve onun durduğu yer senin ineceğin yerdir" der. Ertesi günü kapının önüne gelen deveye biner ve ipini serbest bırakır. Deve Türkistan'a doğru yol alır ve Harzemşah diyarında Horasanın batı bölgesinde bir yılkı otlağında durur. Çok zorlamasına karşın deve yürümez ve bağırır. Hakim Ata o yer burası olmalı der ve deveden iner. Bu bölgeye de "Bağırkan" adı verilir. Hakim Ata gösterdiği kerametler karşısında Harzemşah hükümdarı Buğra Han hem O'na mürit olmuş ve hem de çok sevdiği küçük kızı Anber Anayı ona eş olarak vermiştir. Anber Ana'dan üç çocuğu olmuştur.  Bunlar;

       - Muhammed Hoca

       - Asgar Hoca

      - Hubbi Hoca.

Hakim Ata, Arap Arslan Bab soyundan geldiği için esmer ve oldukça kara idi. Bir gün eşi Anber Ana, "Ne olaydı da eşim zenci olmasaydı" diye içinden geçirir. Bu Hakim Ata'ya malum olur. Hakim Ata, dilerim ben ölünce benden daha karasına varırısın der. Ertesi gün Hakim Ata vefat eder. Bir süre sonra Zengi Ata, Anber Ana'ya izdivaç teklif eder. Anber Ana, Zengi Ata'yı görünce "Ben Hakim Ata'dan sonra kimseye varmam.Hele böyle bir zenciye hiç.." der ve yüzünü öte yana çevirir ve öylece yüzü o tarafa dönük kalır. Zengi Ata kocasıyla aralarında böyle bir olayın geçip geçmediğini sorunca, bu da bir kerametin işareti der ve evlenmeyi kabul eder.

 

Dik duran alçalır,

Varanları yutar.

 

Gidenler gelmez oldu,

Meğer menzil ordadır.

 

Hepsi iyi, biz kötü,

Hepsi buğday, biz saman.

 

Dikkat edilirse “ben” yok, “biz” vardır. [6]

 

 

Kaynak: KÖPRÜLÜ, Fuat, Prof.Dr. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar; Ankara Üniversitesi Basımevi 2.Basım, 1966. s.76

Kaynak: Ahmet Yesevi, Hikmetler; çev: Erhan Sezai Toplu, MEB Yay.1995.s.32

 

 

 

 

 

SARI SALTIK – SALTUK (Mehmet-Şerif)

1160-1265 Horasan-Silistre

 

 Ahmet Yesevi tarafından Hıristiyanları Müslüman etmek için Sarı Saltık lakabıyla bilinen Mehmet Buhari’yi 700 dervişiyle birlikte Hacı Bektaş Veli’ye imdada gönderir. Bektaş Veli de Trakya’ya  ve oradan da Makedonya’ya görevli göndermiştir.

Yunus Emre’nin şeyhi Taptık Emre’dir. Onun şeyhi Barak Baba ve Barak’ın da şeyhi Sarı Saltık’tır.  Karadeniz kıyısında Silistre’de tekkesi vardır.

 

 

 

 

 

 

ALİ

1200-1300

 

On üçüncü yüzyılda yaşamış olan Ali'nin nerede doğduğu ve hayatı hakkında fazlaca bir bilgi yoktur. Kıssa-i Yusuf’u 1232’de yazmış. Yusuf ile Züleyha’nın ilk lirik destanının temelini oluşturur.

 

Elvan yerler, akar sular, cümle görsün,

Sahralarda, ravzalarda seçek dursun, 

Gödiğinden gelip size habe versin,

Siz dinlengiz, ol sözlesün, derler imdi.

 

Yakup eydür:Dün ile bir düş gördüm,

Düşüm üzre on bir kuzu güder idüm,

Saklar iken birin yavı kıldum,

Hakikat elimden kurt kapar imdi.

 

Anlar eydür:Yusuf’u biz saklayayuz,

Kardaşımızı kaçan kurda kaptırmayız,

Alem kurdun kıravuz öldürevüz,

Vallah Yusuf için derler imdi.

 

Anı işitip Yakup Nebi “varsun” dedi,

Özi dahi yığlayu uradurdi,

Kendi elsiyle Yusuf’un başın yudi,

Darayuben uzun saçın örer imdi.

 

Gönderdi Yusuf’u öpe kuca,

Ismarladı her birine uçtan uca,

İrte geling, dedi “sizler üş bu gice,

Al, ol gice kaçan gelür” deyür imdi. [7]

 

 

 Kaynak: Vasfi Mahir Kocatürk; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi Ankara 1970, 2.Basım, s. 74

 

 

 

 

HACIM SULTAN (RECEP)

1200-1300 Horasan-Susuz Uşak

 

Asıl adı Recep’tir. 13-14.Yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya gönderilen Ahmet Yesevi ‘nin halifelerindendir. Hacı Bektaşi Veli ile birlikte gelmişlerdir. Onun Tanrıya yürümesinden sonra Uşak’a gelip yerleşmiştir. Mezarı Uşak’a bağlı Hacım Köyündedir.  

  

 

 

BARAK BABA

1200-1308 Trakya-Silistre

 

Ataları aslen Tokat kökenlidir. Konya Selçuklu hükümdarlarından II. Keykavs’ın oğludur. Keykavs siyasi olaylar sebebiyle Bizans’a kaçarken yanında 2 oğlunu da götürmüştür. Çocuklar orada Hıristiyan olarak yetiştiler. İkinci oğlunu Bizans Patriği evlat edindi. Sarı Saltık ile Patriğin arası iyi idi. Çocuğu istedi, o da hatırını kıramadı gönderdi. Sarı Saltık onu Müslüman etti. Yetiştirdi ve adını Barak koydu. Saltık ölünce Anadolu’ya geçti. Barak, tüyleri uzun bir av köpeğinin ismidir. Barak Türkmen aşiretinden bir kola da isim olmuştur. Tanınmaya başladı. Çevresinde çokça mürit toplandı. Tatar Hükümdarı Gazan Hanın saygısını kazandı. Gazan Han, Barak Babayı Giylan iline Kutlu Şah’a gönderdi. Giylanlılar Barak Babayı 1308 yılında yakalayıp “sen dervişlere şeyh olduğun halde nasıl oluyor da Müslümanlara karşı savaşlarda Hıristiyanların yanında yer alıyorsun” diyerek kaynar bir kazana atarak öldürmüştür.

Barak Baba, boynuzlu bir başlık, üzerinde ziller ve aşık kemikleri asılı bulunan bir post giyiyordu. Sema sırasında giyinen bir kam ozanı andırıyordu. Haşhaş kullanıyor ve kendinden geçme halinde doğaçlama şiirler okuyordu. Kalenderilerin ayinlerine benzerliği sebebiyle Kalenderi olması da muhtemeldir. Ancak Oğuzların Barak Türkmenleri kolundan, Asya’dan Anadolu’ya Selçuklular zamanında gelip yerleşmişlerdir.

  

 

 

 

MEVLANA CELALEDDİNİ RUMİ

1207-1273 Belh Horasan-Konya

 

Bahaeddin Veled’in oğludur. Asıl adı Celaleddin’dir. Halk ona, bilge kişi, efendimiz anlamına gelen Mevlana demiştir. Babası ilimler sultanı Bahaeddin Veled, Anadolu’ya ilk gelen erenlerdendir. Mevlana Anadoluda ünlendiği için kendisine bu bölgenin bilinen adı Rumi de denmektedir. 

 

Okun! Lanet hımara hükmü hırsa,

Olar ki, düşmanı Ali abadır.

 

Teberra kılmayana yok Tevella,

Teberrasız Tevellalar hatadır.

 

Teberra kıl eya Mollay-ı Rumi

            Teberra kılmayanlara beladır.  

 

Müslümanem, ben kalender ve harabat,

Yerim meyhanedir, işim melamat.

 

Ne zahidem, ne zühdüm var, ne ilmim,

Ne taat bilirim, ne yaparım hod ibadat.

 

Ne dinim var, ne mezhebim, ne kıblem,

Ne mescit bilirim, ne duyarım ezan-ı kamat.

 

Benim tek bir meziyetim bunlar içinde,

Veli aşka getirmiş olduğum iradat.

 

Çıkıp meyhaneden gülbenk ururken,

Harabatım, harabatım, harabat.

 

Eya Molla Celaleddin bu ne sırdır,

Adın zahid, özün rind ve harabat.

 

.........................

 

Yine gel! Yine gel! Ne olursan ol, yine gel!

Hırıstiyan, Mecusi, Putperest olsan yine gel!

Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş bile olsan yine gel!

 

.......................

 

Güneş gibi ol şefkatte, merhamette,

Gece gibi ol ayıpları örtmekte.

Akarsu gibi ol keremde, cömertlikte,

Ölü gibi ol öfkede, asabiyette.

Toprak gibi ol tevazuda, mahviyette,

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

 

......................

 

Dinle neyden, duy neler söyler sana,

Derdi vardır ayrılıklardan yana.

 

“Kestiler sazlık içinden” der beni,

Dinler ağlar hem kadın hem er beni.

 

Hasret anlatmak için bulmam gerek,

Ayrılılık parçalanmış bir yürek,

 

Asılı kaybetmişse bir insan arar,

Asıla dönmek için hep uygun an arar.

 

Kah dosta yoldaş olup, kah düşmana,

İnleyip sesler duyurdum her yana.

 

Dost olur zannımca her insan bana,

Bihaber gel gör ki, sırrımdan yana.

 

Sırlarım olmaz iniltimden uzak,

Her göz etmez fark, işitmez her kulak.

 

Saklı olmaz birbirinden can ile ten,

Canı her göz görmez, amma ki sen.

 

Bir ateştir,ses değildir ney sesi,

Kimde yok ateş, yok olsun böylesi.

 

Sevgiden ağlar, eğer ağlarsa ney,

Sevgiden çağlar, eğer çağlarsa ney.

 

Ne o şeydir, perde yırtıp perdesi,

Dost edinmiş, dosta hasret herkesi.

 

Hem devadır ney denen şey hem zehir,

Bir bulunmaz arkadaştır, hemfikir.

 

Anlatır ney; Aşk-ı mecnunun nedir,

Kanlı bir yoldan haber vermektedir.

 

Müşteri yalnız kulak, dil, söz dedi,

Aşk-ı mecnun bildi, akil bilmedi.

 

Derdimizden gün zamansız dolmada,

Her yanlış bir günle arkadaş olmada.

 

Gün geçip isterse yaz, ersin güze,

Ey temiz insan, sağ ol kafi bize.

 

Kandı her varlık, balık kanmaz suya,

Rızl eğer eksikse, gün dolsun mu ya.

 

Anlamaz olgun adamdan ham adam,

Söz hem az, hem öz gerektir vesselam.[8]

 

........

Kaynak: Mevlana Celaleddini Rumi; Rubailer, Kültür Bakanlığı Yay. Çev: M.Nuri Gençosman, MEB Devlet Kitapları, Şark İslam Klasikleri 39

 

 

 

HÜNKAR HACI BEKTAŞİ VELİ  (MUHAMMED BEKTAŞ)

1210-1270 Nişapur – Hacıbektaş

 

Hazreti Hünkar Hacı Bektaşi Veli 1210 yılında Nişapur’da dünyaya gelmişlerdir. Asıl adı Muhammed Bektaş'tır. Babası İbrahim Sani Muhammed Varidülhorasani’dir. Onun da babası Seyyid Ali Harun ül Horasaniyyünnişaburi’dir. Annesi Nişabur müftüsü Şeyh Ahmed Amil Nişaburi’nin kızı Hateme’dir. Hateme’nin annesi Zeynep Hatundur. Hateme 1189 senesinde doğmuş, Cengiz askerlerinin Nişabur’a geldiği sene Ahmet Amil 53, Zeynep 40 yaşında Hateme ise süt emerken kaçıp kurtulmuşlar. İbrahim Muhammed Varidül Horasani 77 yaşında iken  eşinin vefatı üzerine, henüz 25 yaşında olan Hateme ile evlenmiş. Bu evlilikten Muhammed Bektaş Veli Nişabur’da dünyaya gelmişlerdir. Hünkar Bektaşi Veli 20 yaşında iken 1230 senesinde Ahmet Yesevi Dergahına gelmiş ve postnişin olan Lokman Perende-i Horasani’ye intisap ederek tarikata girmişlerdir. Ondaki nuru gören Lokman Perende Kutsal Evliya, ermiş, veli anlamına gelen “Hünkar” adını vermişlerdir. 

 

Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin Tarikat Soy Kütüğü Şöyledir:

 

HOCA AHMET YESEVİ TAŞKENTİ 300- 397 Hicri

(Halifeleri: Hacı Bektaş Veli’ye inen)

Hoca Rüstam Taberistani -445 Hicri

Hoca Cafer Sicistani –

Yakup İsfahani –

İshak Hamadani –

Yahyai Kahistani -620 Hicri

Lokman Parendei Kaşani –663

Hacı Bektaşi Veli Muhammed Horasani –738

 

Hacı Bektaş Meydanında 12 Hizmet postu (makamı) vardır:

 

1.            Baba (Pir) Postu: Horasan Postu

2.            Mürşit Postu: Ahmedi Muhtar makamı, Hz. Muhammed      postu.

3.            Rehber postu: Hz. Ali makamıdır, Hz. Ali postu.

4.            Aşçı postu: Seyit Ali Sultan postudur.

5.            Ekmekçi postu. Balım Sultan makamıdır,

6.            Nakip postu: Kaygusuz Abdal postu.

7.            Ataç postu: Kamber Ali makamıdır.

8.            Meydancı postu: Sarı İsmail Sultan makamıdır.

9.            Türbedar postu: Karadonlu Can Baba makamıdır.

10.        Kurbancı postu: Hz. İbrahim makamıdır.

11.        Ayakçı postu: Abdal Musa Sultan Postudur.

12.        Mihmandar postu: Hızır Aleyhisselam postudur

 

 

Alevi Sofuyan meydanında 12 makamı temsilen post  bulunur. Bunlar:

1.        Ocak,     

2.        Nuru daim (Çerağı Ali)

3.        Makamı İrşat

4.        Meydan Çerağı

5.        Dede Postu

6.        Havzı Kevser

7.        Kara post

8.        Şahlar

9.        Rehber

10.   Eşik

11.   Taçlı-Saçlı Bacılar

12.   Gözcü makamı

13.    

Hacı Bektaşi Veli şu özgün dörtlüğü ile insanı ve insanlığı en güzel ve veciz bir biçimde dile getirmiştir:

 

Keramet baştadır, tacda değildir,

Hararet nardadır, sacda değildir,

Her ne arar isen, kendinde ara,

Kudüs’te, Mekke’de, Hacda değildir.

 

Sakın bir kimsenin gönlünü yıkma,

Gerçek erenlerin sözünden çıkma,

Eğer insan isen, ölmezsin korkma,

Aşığı kurt yemez, uçta değildir.

 

...............................

 

Edep bir tac imiş nuru Hüdadan,

Giy ol tacı emin ol her beladan,

Al aşkını Hüseyni Kerbeladan,

Şefaat bul Muhammed Mustafa’dan.

........

 

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,

Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde,

Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,

Noksanlıkla, cahillik senin görüşlerinde.

 

-------------------------------------------

 

Haksızlığa uğramazsın, sahip isen eline,

Devasız derde düşmezsin, sağlam isen beline,

Bu erenler buyruğudur, canı gönülden dinle,

Belalara bulaşmazsın, hakim isen eline.

..........

Hakka talip olan kişi, başka murat isteme,

Dostun seninle beraber, başka vuslat isteme,

Bu dünya bir sofradır, arzular gelir geçer,

Eğer bizi buldun ise, başka murat isteme.

..........

Haşa ki, bizim semahımız oyuncak değildir,

İlahi bir aşktır, salıncak değildir,

Kim ki semahı bir oyun sayar,

Mümin diye namazı kılınacak değildir.

.........

İlim irfan Mürşittir, karanlıkları kovar,

İnsanları cehalet, gaflet bunaltıp boğar,

Gönüllerde parlayan o saadet güneşi,

Şark ile garptan değil, gerçek inançtan doğar.

.............

Edep erkana bağlıdır ayağımız, başımız,

Güllerden koku almıştır toprağımız, taşımız,

Soframızda bulunan lokmalar hep helaldir,

Yiyenlere nur olur ekmeğimiz, aşımız.

 

Helal kaynamayan aş aştan sayılmaz,

Hak için akmayan yaş, yaştan sayılmaz,

Gövde üzerinde başın var ise,

Secdeye inmeyen baş, baştan sayılmaz.

 

Sevgi, muhabbet kaynar bizim ocağımızda,

Bülbüller şevke gelir, gül açan bağımızda,

Hırslar, kinler yok olur, aşkla meydanımızda,

Arslanlarla ceylanlar dosttur, kucağımızda.

 

Rengimiz güldür bizim, gül gibi açacağız,

Gönüllere aşk ile, sevgiler saçacağız,

Hak, hakikat yolunda, bir yüzümüz var bizim,

Olduğumuz gibiyiz ve öyle kalacağız.

 

Dostumuzla beraber, yaralanır kanarız,

Her nefeste aşk ile, yaratanı anarız,

Erenler meydanına, vahdet ile gir de gör,

Kırk budaklı şamdanda, kırkımız bir yanarız.

 

Muhabbetle açan gülü, aşkla dermek isterim,

Yaşıyorken dostlarımı, görüp sevmek isterim,

Dünya ahiret kaygusun, içerimden çıkarıp,

Gönlümü dost lisanına, ağız yapmak isterim.

 

Ab-ı hayat ile Kevser, yüce yayla bizdedir,

Mecnunu çöle salan, saçı Leyla bizdedir,

Okuma bilirsen talip, kendi kitabına bak,

Musa’nın Tur-u Sinası, sırrı Mevla bizdedir.

 

Malım mülküm servetim, hepsi evde kaldı,

Oğlum kızım akrabam, geçtiğim yolda kaldı,

Dostlarımdan birisi, benden hiç ayrılmadı,

Allah için yaptığım iyilikler, hepsi bende kaldı.

...............................

 

Ey Allah, Yüce Allah,

Her derde deva Allah,

Yoksula sahip Allah,

Kudretli ulu Allah,

Peygamber gönlü Allah,

Ali’nin kalbi Allah,

 

Sen bu ümmeti koru,

Sen Türkleri yücelt ki,

Onları birleştir ki,

İslam daha büyüsün.

Dünya ışıkla dolsun.

Secdeye varsın dünya,

İsmin gölge görmesin.

Peygamber Resul Allah,

Ali ki Veliyullah,

La İlahe İllallah.

 

........

Gündüz şevk ile dünya için çalış,

Gece de aşk ile ahiret için çalış.

 

.......

 

Dünyanın varlığına ey hırsla sarılanlar,

Yemeyip yedirmeyip, yük altında kalanlar,

Başkasına kalırlar, hasretle toplananlar,

Hasretle ayrılırlar, ahirete yollananlar.

 

........

 

Kudret eliyle kurulmuş, yıkılmaz yapımız bizim,

Aşk kalemiyle kazılmış, silinmez yazımız bizim,

Yaradana sığınıp, ümid ile gelenlere,

Ezelden ebede kadar açıktır, kapımız bizim.

 

.........

 

Eğer Hakka talipsen, her an Ona doğru ak,

Kainat kitabına, irfan gözü ile bak.

Yolumuzun esası çalışmaya bağlıdır,

Ayağa kalkacaksan, bari hizmet için kalk.

 

.........

 

 

HACI BEKTAŞİ VELİ’NİN SOY KÜTÜĞÜ

Ahmet Yesevi (Hz. Ali’nin oğlu Muhammed El Hanefi’ye uzanır.)

 

Seyyid İmam Musa Kazım (7.ci İmam)  744-802 Miladi

Seyid İbrahim ül Mükerrem ül Mücap

Seyid Musa Sani

Seyid İbrahim Sani

Seyid Cafer Tayyar

Seyid Ali Harun ül Horasaniyyünnişaburi

Seyid Muhammed Varidülhorasani + Hateme

Hacı Bektaşi Veli el Horasani    1210-1270 Miladi

Kadıncık Ana+Nurettin Hoca Efendi izdivacından soy sürer.

Hızır Lale Sultan

Mürsel Balı Sultan

Balım Sultan (Yusuf Balı)

Resul Balı Sultan

Genç Kalender Efendi

İskender Efendi

Mahmut Efendi

Yusuf Balı Efendi

Bektaş Efendi

Resul Efendi

Mürsel Balı Efendi

Bektaş Efendi

Hasan Efendi

Kasım Efendi

Yusuf Efendi

Hacı Zul Fikar Efendi

Hüseyin Efendi

Şehit Abdülkadir Efendi

Elvan Efendi

Ali Efendi

Feyzullah Efendi

Hamdullah Efendi

Veliüddin Efendi

Ali Celaleddin Efendi

Feyzullah Efendi.[9]

 

Kaynak: Irene Melikof;Uyur idik Uyardılar, Cem Kültür Yay.2. Baskı, 1994

 

 

 

 

 

KARACA AHMET (GÖZCÜ)

1200-1300 Horasan-İznik

 

Horasan erenlerindendir. Yesevi’nin halifesidir. Anadolu’ya gelmiş ve Manisa Akhisar’a yerleşmiş. Sultan Orhan devrinde saygın bir şeyh olarak tanınır. Vefat ettiği yere türbesi yapılmış.[10]

 

Gökyay, Orhan Şaik; Katip Çelebi, T.İŞ B.Yay. Ank.1982

 

 

 

 

 

 

BEDRETTİN

1200-1300

 

KARA PİRVAT (KARADONLU CAN BABA)

1200-1300

 

 

TAPTIK EMRE (EMREM SULTAN-EMİR SULTAN)

1238- ?      Horasan-Eskişehir

 

Mezarı Ankara Nallıhan ilçesi Emrem Sultan köyündedir. Taptık Horasan’dan gelmiştir. Nallıhan Tekke Köyünde yatan yatır da Taptık’ın kız kardeşi Bacım Sultan’dır. Tekke köylü Hamza Sultan oğlu Hulbiye Sultan’ın karısı imiş. 

Devrin Afyon Valisi, Emrem Köyünün zengin mal ve sürüsüne göz koymuş. Almak için baskı yapmış ancak sonuç alamamış. Ali Dede isimli adamını üstlerine saldırtmış. Birkaç kişiyi öldürtmüş, yine alamamış. Yaptıklarını Padişaha aksedeceğini düşündüğünden ayin-i delalete yaptıkları gerekçesiyle Emrem Sultan köyünden 10 kişiyi idam ettirmiş ve başlarını İstanbul’a padişaha göndermiş. Bundan da sonuç alamamış ve Kızılbaş diye Emrem Köyünde kalanları da toplayarak köydeki Emrem Sultan tekkesine doldurup yakmıştır. Tüm mal ve davarlarına da el koymuştur. Köylünün tek suçu; Alevi olmaktır. Bu sebeple kaçıp kurtulanlar da dahil bugün köy halkı Alevi ya da Kızılbaş olmadıklarını söylemektedirler. Bu, Osmanlıda işlenen cinayetlerden sadece biridir.

 Taptık Emre’nin şeyhi Barak Babadır. Barak’ın şeyhi de Sarı Saltuk’tur. Emrem Sultan Yunus Emre’yi yanına alıyor, onu evladı gibi yetiştiriyor ve eğitiyordu. Emrem Sultan’ın bir kızı vardı ve Yunus ile birlikte dağa odun kesmeye gidiyorlardı. Bunu duyan Hacı Bayram Veli hazretleri “ Nasıl olur da ateş ile saman bir arada nasıl durur? Gelinlik kızla delikanlı erkek her gün dağa oduna nasıl gidebilir” diye söylenmiş.

Bu söz Emrem Sultan’a malum olmuş. Hemen bir tutam pamuk içine korlu bir kömür parçası koyup, bir dervişle Ankara’da bulunan Hacı Bayram Veli’ye göndermiş. Korun pamuğu yakmadığını gösteren Emrem Sultan kızı ile Yunus Emre’nin öyle olduğunu ifade etmek istemiştir Hacı Bayram Veli, Emrem Sultan ve Yunus Emre’nin ne denli ermiş biri olduğunu bu name daha iyi anlamış bulunmaktadır.

 

 

Gerçek Aşka Sala Denildi

Gerçek aşıklara sala denildi
Dertli olan gelsin dermanı buldum
Ah ile vah ile cevlan ederken
Canımın içinde cananı buldum

Akar gözlerimden yaş yerine kan
Zerrece görünmez gözüme cihan
Deryalar nuş edip kanmaz iken can
Aşıklar kandıran ummanı buldum

Aşıklar meydana doğru varırlar
Erenler cem`olmuş verip alırlar
Cümle evliyalar divan dururlar
Cevahir bahş-olan dükkanı buldum

Açılmış dükkanlar kurulmuş pazar
Canlar mezad olmuş dellalde gezer
Oturmuş ümmedin beratın yazar
Hakka mahbub olan sultanı buldum

Emir Sultan der ne hoş pazar imiş
Aşıklar meydan edip gezer imiş
Cümlenin maksudu ol didar imiş
Hakk`a karşı duran divanı buldum

Emir Sultan

.....................

 

 

 

 

 

YUNUS EMRE

1238-1320 Karaman-Eskişehir

 

Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemekle birlikte 82 yıl yaşadığı bilinen Yunus Emre 1238 yılında doğmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Babası İsmail Efendi Horasan’dan gelmiş bir derviştir. Kendisi Kirişçi Baba olarak da tanınır. Karaman (Larende) de zaviyesi bulunmaktadır. Yunus’un şeyhi Taptık Emre’dir. Taptık’ın şeyhi Barak, Barak’ın da şeyhi Saltuk’tur. Alaaddin Ali Bey seferde iken isyan çıkar. Yunus da bu isyana karışır. İsyancılar Alaaddin’in vekili Süleyman Şah’ı öldürürler. Yunus Süleyman Şah’ın da şeyhidir. Alaaddin dönünce isyanı bastırır. Yakalananlar arasında Yunus da vardır, siyaset meydanında idam edilirler. Mezarı, tekke ve zaviyesi Karaman’dadır.

Taptık Emre, Yunus’u yanına alır bir evladı gibi yetiştirir ve eğitir. Taptık Emre dergahına yıllarca hizmet eder. Şeyhi ona icazet verir ve Yunus başlar deyişlerini okumaya. Kim ne derse desin, Yunus ümmi değil, tam tersine okumuş, çok iyi bir eğitim almış, yazmasını da bilen ilerici, gerçekçi, aydın bir ozandır.

 

Yunus Emrem oldu fakir,

Ecel ensesini dokur,

Gönül kitabından okur,

Eline kalem almadı.

 

Yerde gökte bu aşk ile,

Aşktan gelir bu söz dile,

Biçare Yunus babam,

Ne kara okudu ne ak.

 

Ümmi benim, Yunus benim,

Dörttür anam, dokuz babam,

Aşk oduna düşüp yanam,

Sük Pazar nemdir benim.

 

Yunus Emre okuma yazma konusunda da şu şiiriyle meramını ne kadar özgün anlatmıştır;

 

Dört kitabın manası,

Bellidir bir elifte,

Sen elifi bilmezsen,

Bu nice okumaktır.

 

Yirmi dokuz hece,

Okusan uçtan uca,

Sen elif dersin hoca,

Manası ne demektir.

 

Okumaktan mana ne,

Kişi hakkı bilmektir,

Çün okudun bilmezsin,

Ha bir kuru emektir.

 

İlim bilim bilmektir,

Bilim kendini bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır.

 

Yunus Emre der hoca,

Gerekse var bin hacca,

Hepsinden de iyice,

Bir gönüle girmektir.

 

Yunus’un katledilmesi için Şeyhülislam Ebussuud Efendi fetvayı şu nefesleri için vermiştir;

 

Canlar feda yoluna,

Bu can kaygusu değil.

Sen can gereksin bana,

Cihan kaygusu değil.

 

Sen bir ulu sultansın,

Canlar içinde cansın,

Çün ayan gördüm seni,

Pinhan kayusu değil.

 

................

 

Aşkın aldı benden beni,

Bana seni gerek seni.

Ben yanarım dünü güni,

Bana seni gerek seni.

 

Ne varlığa sevinirim,

Ne yokluğa yerinirim,

Aşkın ile avunurum,

Bana seni gerek seni.

 

Aşkın aşıklar öldürür,

Aşk denizine daldırır,

Tecelli ile doldurur,

Bana seni gerek seni.

 

Aşkın şarabından içem,

Mecnun olup dağa düşem,

Sensin dünü günü endişem,

Bana seni gerek seni.

 

Cennet cennet dedikleri,

Bir ev ile birkaç huri,

İsteyene ver sen anı,

Bana seni gerek seni.

 

Eğer beni öldüreler,

Külüm göğe savuralar,

Toprağım anda çağıra,

Bana seni gerek seni.

 

Yunus dürür benim adım,

Dün ü günü artar derdim,

İki cihanda maksudum,

Bana seni gerek seni. [11]

 

 

 

..................

 

 

Yol eriyle yoldadır,

Yolsuza yoldaş değil. 

....................

 

Yunus Emre, din ve inanç özgürlüğü konusundaki görüşlerini şu şiiriyle çok güzel anlatmaktadır:

 

Bir kez gönül yıktın ise,

Bu kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi,

Elin yüzün yumaz değil.

 

Bir gönülü yaptın ise,

Er eteğin tuttun ise,

Bir kez hayır ettin ise,

Binde bir ise az değil.

 

Yol odur ki doğru vara,

Göz odur ki hakkı göre,

Er odur ki alçakta dura,

Yücelerden bakan göz değil.

 

Yunus bu sözleri çatar,

Sanki balı yağa katar,

Halka mutahların satar,

Yükü gevherdir, tunç değil.

 

Yunus Emre münacaatlarıyla da çok dikkati çeken bir ozandır. Bu Tanrısıyla hasbıhalini, candan sohbetini her kitapta bulmak mümkün değil. Çok derin anlamlı insicamlarından bir kaçı şöyle;

 

Ya İlahi ger sual etsen bana,

Cevabım işbudur anda sana.

 

Be bana zulmeyledim ettim günah,

Neyledim nittim sana ey Padişah.

 

Gelmeden dedin hakkıma kem deyü,

Doğmadan dedin Asa deyü.

 

Sen ezelden beri beni asi yazasın,

Doldurasın aleme avezesin.

 

Ben mi düzdüm beni, Sen düzdün beni,

Pür ayıp niçin getirdin ey Gani.

 

Gözüm açıp gördüğüm zindan içi,

Nefs-i heva pür dolu Şeytan içi.

 

Habs içinde ölmiyeyim deyü aç,

Mısmıl u murdar yedim bir iki kaç.

 

Nesne eksildi mi mülkünden senin,

Geçti mi hükmün ya hükmünden senin.

 

Rızkını yiyip seni aç mı kodum,

Ya yiyip öynünü muhtaç mı kodum.

 

Kıl gibi köprü gerersin geç deyü,

Gel seni sen tuzağımdan seç deyü.

 

Kıl gibi köprüden adem mi geçer,

Ya düşer ya dayanır yahut uçar.

 

Kulların köprü yaparlar hayır için,

Hayrı budur kim geçerler seyir için.

 

Ta gerek bünyadı muhkem ola ol,

Ol geçenler ayıda uş doğru yol.

 

Terazi korsun hevaset tartmaya,

Kastedersin beni oda yakmağa.

 

Terazi ana gerek bakkal ola,

Ya bezirgan tacir ü attar ola.

 

Çün günah murdarların murdarıdır,

Hazretinde yaramazlar karıdır.

 

Sen gerek lütuf ile anı örtersin,

Pes ne hacet murdar açıp tartarsın.

 

Sen temaşa kılasın ben hoş yanam,

Haşa Lillah senden ey Rabb el Enam.

 

Sen basirsin hod bilirsin halimi,

Pes ne hacet tartarsın amalimi.

 

Geçmedi mi intikamın öldürüp,

Çürütüp gözüme toprak doldurup.

 

Hiç Yunus’tan değdi mi sana ziyan,

Sen bilirsin aşkara vü nihan.

 

Bir avuç toprağa bunca kıyl-ı kaal,

Neye gerek ey Kerim ü Zülcelal.

 

............................

 

Kimin ne zehresi vardır, sana kılınç yürütmeğe,

Cümle alem elindedir, kim ne bilir el katmağa.

 

Veren alan sen olacak, kim cümbüş eyleyebile,

Her kandaşa kudret sensin pir-ü yiğit oynatmağa.

 

Cümle hazneler senindir, kime dilersen verirsin,

Kimin ne zehresi vardır, destursuz adım atmağa.

 

İki cihanın varlığın kudret eli tutup durur,

Yol yokturdur kimseye, sensiz bir adım atmağa.

 

Cümle alemin üstüne, hayr-ı şerri saçan sensin,

Hışm-ı rahmet havaledir, kendi aslına katmağa.

 

Tevfik, inayet olmasa, kim sebep eyleyebile,

Her kandasa kudret senin her işe el uzanmağa.

 

İblis-i Adem kim olur burda fodulluk eyleye,

Yerli yerine sen kodun kul geldi kulluk kılmağa.

 

Ey yarenler s,iz bu sözü dinlen gönül kulağınla,

Can dudağı halis gerek, aşk şarabını tatmağa.

 

Bu dirliği duyan canın hiç fikri bunda değildir,

Yunus dilin yumuş durur, bu tevhidi ayıtmağa.

 

.....................

 

Gözsüze fısıldadım,

Sağır sözüm işitmiş,

Dilsiz çağırıp söyler,

Dilimdeki sözümü.

 

Bir öküz boğazladım,

Katladım sere kodum,

Öküz ıssı geldi der,

Boğazladın kazımı.

 

Yunus bir söz söylemiş,

Hiçbir söze benzemez,

Münafıklar elinden,

Örter mana özünü.[12]

 

...................

 

Ben oruç namaz için,

Süci içtim esridüm,

Tespih seccade için,

Dinledim çeşte kopuz.

 

Yunus’un bu sözünden,

Sen mana anlar isen,

Konya minaresini,

Göresin bir çuvaldız.

 

Bana namaz kılmaz deme

Ben kılarım namazımı,

Kılar isem, kılmaz isem,

Ol Hak bilir niyazımı.

 

Hak’dan artık kimse bilmez,

Kafir, Müslüman kimdir,

Ben kılarım namazımı,

Hak geçirdiyse nazımı.

 

.....................

 

FATMA ANA YASI

 

Bir hat olmuş kazıları,

Fatma Ananın kuzuları.

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Fatma Ana, anaları,

Hazreti Ali babaları,

Muhammed’dir dedeleri,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Kerbela’da delik taşlar,

Kur’an okur kesik başlar,

Fatma anaya olan işler,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Fatma Ana kapıdan bakar,

İki ellerin koynuna sokar,

Al kırmızı kanlar akar,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.

 

Derviş Yunus söyler vahı,

Söz laftan (………….,,,,)

Kıyamette alır ahı,

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im,

Ah nidelim Şah Hüseyin’im.[13]

………….

 

Keleci bilen kişinin

Yüzünü ağ ide bir söz.

Sözü pişirip diyenin

İşini sağ ide bir söz.

 

Söz ola kese savaşı,

Söz ola bitire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Bal ile yağ ide bir söz.[14]

 

Kaynak: 1. Öztelli, Cahit; Yunus Emre, :Bütün Şiirleri, Milliyet Yay.1971, İstanbul 1..Baskı

 

2. Gözler, H.Fethi; Yunustan Bugüne Türk Şiiri, İnkilap ve Aka Kitapevi, II.Basım, 1970,

3. Banarlı, Nihat Sami; Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, 1945

4.Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yayınları, 1.Baskı 2002,s.22

 

 

 

 

DERVİŞ CEMAL

1250-1350 TUNCELİ-HOZAT-SİVAS

 

Hozat Derviş Cemal köyüne gelen Cemal, bu köyü kurmuştur. Yunus Emre’nin yetiştirdiği mürididir.

 

Allah adın zikretmeyen,

Kullar da azapta gerek.

Adın dilden terk etmeyen,

Gönül de azapta gerek.

 

Hazreti Muhammed eminim,

Yoluna veren yeminim,

Ana kul olan mümin,

Yüzü de mihrapta gerek.

 

Gelmez geri, kalır göçen,

Ecel şerbetini içen,

Hak yolunda sefer açan,

Yiğitler de anda gerek.

 

Başta teberler yelense,

Beden nar ile belense,

Gönül vuslat ile yansa,

Lebleri de abda gerek.

 

Tanrı komaz yüzün kara,

Beli Allah diyenlerin,

Dili Allah diyenlerin,

Desti bula lamda gerek.

 

Derviş Cemal der varamda,

Kül olam Hakkın yolunda,

Yunus Engürü kırında,

Cemal de Hozat’ta gerek.

 

 

Dosttan Gelen Sitem

Sermaye-i aşkı sorarsan Zahid
Aşığın çektiği yar cefasıdır
Bade içtiğimi sorarsan Zahid
Harabat ehlinin dem gıdasıdır

Ne çare çekmeli aşkı serencam
Dosttan gelen sitem ikramdır ikram
Coşkun seda ile çalıp çağırmam
Meyl-i dünya değil aşk dalgasıdır

Hakikat bahrine dalgın Cemali
Hakikat şehrine dalgın Cemali
Uslandı zannetme Derviş Cemali
Üç nokta beş harfin bu davasıdır

Derviş Cemal
Sivas

Feyzullah Çınar tarafından derlenmiştir.

 

........................

 

 

 

 

AŞIK PAŞA (BABA İLYAS’IN TORUNU)

1272-1332 Kırşehir-Kırşehir

 

Asıl adı Ali Beşe’dir. Ailesi Horasan’dan gelmiş ve Kırşehir’e yerleşmiş.Türkiye türkçesiyle ilk eserler yazan şairlerdendir. Nerde doğduğu tam olarak bilinmemekle birlekikte Kırşehir'deki kabri üzerinde doğum ve ölüm tarihleri işlenmiştir. Babası Muhlis Paşadır. Onun babası da Mevlanın dervişi Çelebi Hüsamettin’in büyük babası Baba İlyas’tır.

Hece ve aruz vezniyle şiirler yazmıştır. Garipname mesnevisi meşhurdur. Marifname ve Aşık Paşa Tarihi adlı divanı vardır.

Yaşadığı yüzyıllarda Türkçe’ye önem verilmesi gerektiğini en etkili biçimde savunmuştur.

 

Türk diline kimseler bakmaz idi,

Türklere Hergiz gönül akmaz idi,

Türk dahi bilmez idi bu dilleri,

İnce yolu, ol ulu menzilleri….

 

 

Allah adını edelim evvel ibtida,

Kandan oldu iptida vü intiha.

 

Evvelin ol evvelidir bigüman,

Ahirin hem ahiridir cavidan.

 

Cümle alem yoğ iken ol varidi,

Şöyle şeksiz gani cebbar idi.

 

……………..

 

Bir zaman var idi bir namıdar,

Saltanat sürmüş idi çok rüzigar.

 

Dünyede çok dürlü iş görmüş idi,

Eyi yavuz çok işe girmiş idi.

 

Dünye içre nimeti key bol idi,

Ol zamanda ne varsa ol idi.

 

Otuz oğul vermiş idi hak ana,

Bir key iştir, gör ki ne derim sana.

 

Her bir işin dünyede kim önü var,

Hiç güman dutma, kim anın sonu var.

 

Nice uzak yol ise ucu dönüm,

Nice uzun ömür ise ucu ölüm.

 

Ol kişi çün belli bildi kim ölür,

Dirdi oğlanlarını öğüt verir.

 

Eydür: Ey oğlanlarım, geçti zaman,

Vakt erdi, ölüserem bigüman.

 

Bari ben size bir öğüt vereyin,

Dünyede dirlik yolun göstereyin.

 

Dediler: Ferman senin n’ider isen,

Dutavuz biz her ne kim sen der isen.

 

Etti: İrte kamu hazır olunuz,

Her biriniz bir ok alıp geliniz.

 

Bir sözüm var söyliyesi söyleyem,

Dirlik aslın size malum eyleyem.

 

İrte oldu, kamu hazır oldular,

Her birisi bir ok alıp geldiler.

 

Etti: Oklu okunuz sın, göreyin,

Ana layık size öğüt vereyin.

 

Sıdılar oklu okun söylediler,

Ne buyurursan buyurgıl dediler.

 

Etti: Varın getirin birer dahi,

Bana verin bu kez ol otuz oku.

 

Kim size ol öğüdü edem ayan,

Bilesiz her bir işi belli beyan.

 

Vardılar bierer dahi getirdiler,

Oklu okun öğ’ne koyup durdular.

 

Gör bu kez n’eti ol iş bilen kişi,

Sen dahi öğüt edingıl ol işi.

 

Otuz oku cem edip duttu bile,

Bağladı baştan başa bir ip ile.

 

Şöyle muhkem bağladı ki oldu bir,

Gitti andan ol otuzluk, kaldı bir.

 

Etti: Bir görün, bu kez sıya mısız?

Sımasanız dediğim duya mısız?

 

Ol otuz yğit anı uçtan uca,

Her biri aldı anı gördü güce.

 

Her biri güçlü gücün sınadılar,

Nice kim cehd ettiler sımadılar.

 

Kaldı aciz çün kamu baktı yere,

Ettiler kim atamız öğüt vere.

 

Ataları Eydür: Ey oğullarım,

Ey yüreğim kanları, ey canlarım.

 

Bu öğüt taptır, ahir dutanlara,

İkilik koyup birliğe yetenlere.

 

Kim ol ok yalnız iken hiç doymadı,

Çün birikti hiç kimesne koymadı.

 

Pes bilin: Yalnız kişi güçsüz olur,

Birikenin devleti uçsuz olur.   [15]

 

 

…………………

 

Çıktım erik dalına,

Anda derdim üzümü.

Bostan ıssı bakıdı,

Der: Ne yersin kozomu.

 

Kerpiç koydum kazana,

Poyraz ile kaynattım,

Nedir deyu sorana,

Bandım verdim özünü.

 

İplik verdim çulhaya,

Sarıp yumak eylemiş,

Becid becid ısmarlar,

Gelsin alsın bezini.

 

Bir serçenin kanadın,

Kırk katıra yüklettim,

Çift dahi çekemedi,

Şöyle kaldı yarısı.

 

Bir sinek bir kartalı,

Salladı vurdu yere,

Yalan değil gerçektir,

Ben de gördüm tozunu.

 

Bir küt ile güleştim,

Elsiz ayağım aldı,

Güleşip basamadım,

Göyündürdü özümü.

 

Balık kavağa çıkmış,

Zift turşusun yemeğe,

Leylek guduk doğurmuş,

Bak a şunun sözünü.

 

Gözsüze fısıldadım,

Sağır sözüm işitmiş,

Dilsiz çağırıp söyler,

Dilimdeki sözümü.

 

Bir öküz boğazladım,

Kakıldım sere koydum,

Öküz ıssı geldi eydür:

Boğazladın kazımı.

 

Yunus bir söz söylemiş,

Hiçbir söze benzemez,

Münafıklar elinden,

Örter mana yüzünü.

 

…………

 

DEYİŞ

 

Her kim bana ağyar ise,

Hak Tanrı yar olsun ana.

Her Kancaru varır ise,

Bağ ü bahar olsun ana.

 

Bana ağu sunan kişi,

Şehd ü şeker olsun işi,

Kolay gele müşkül işi,

Eli erer olsun ana.

 

Acı dirliğim isteyen,

Tatlı dirilsin dünyada,

Kim ölümüm ister ise,

Bin yıl ömür olsun ana.

 

Her kim diler ben har olam,

Düşman elinde zar olam,

Dostları şad ü düşmanı,

Dost maşuk yar olsun ana.

 

Ardımca taşlar atanı,

Hak tahta ağdırsın onu,

Önüme kuyu kazanı,

Güller nisar olsun ana.

 

Her kim diler ise benim,

Ol dostumdan ayrıldığım,

Gözlerinden hicap gitsin,

Dizar iyan olsun ana.

 

Bu Muhlis oğlu Paşa’nın,

Güldüğün istemeyenin,

Ağladığın isteyenin,

Gözüm pınar olsun ana.[16]

 

 

 

Kaynak: 1. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.175

              2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

 

 

 

ABDAL MUSA SULTAN

1296-1373 Hoy - Antalya Elmalı

 

Horasan’da dünyaya gelmiştir. Babası Gazi Hasan Ata, annesi Ana Sultandır. Hüsniye adında bir de kız kardeşi vardır. Babasının babası olan Haydar Ata, Hacı Bektaş Veli’nin amcasıdır. Ahmet Yesevi ocağında yetişmiştir. Horasan’dan Azerbaycan Hoy kentine ve daha sonra da Anadolu’ya gelmiştir. Denizli Acıpayam ilçesinde türbesi bulunan Yatağan Baba’ya mürit olmuştur. Bursa’nın fethinde savaşan Anadolu Erenlerindendir. Hacı Bektaşi Veli’nin önde gelen halifelerindendir. Hacı Bektaş dergahının ilk postnişinidir. Elmalı’da tekke kurmuş ve sayısız mürit yetiştirmiştir. Dünyaca ünlü ozan Kaygusuz Abdal’lı yetiştirmiştir. Abdal Musa’ya aslını sormuşlar. O da şu beyitle karşılık vermiş:

 

Kim ne bilir bizi, nice soydanız,

Ne zerrece oddan, ne hod sudanız.

 

Bize meftun olan marifet söyler,

Biz Horasan mülkindeki boydanız.

 

Musa’ya söylenen “Lenterani” deniriz,

Aslımızı sorar isen asil Soy’danız.

 

Yedi derya bizim keşkülümüzde,

Hacım umman oldu, biz o göldeniz.

 

Yedi tamu bize nevbahar oldu,

Sekiz uçmak i¢indeki köydeniz.

 

Hızır İlyas dahi bizim yoldaşımızdır,

Ne zerrece günden, ne hod aydanız.

 

Bizim zahmımıza merhem bulunmaz,

Biz kudret okundaki gizli yaydanız.

 

Musa turda durup münacat eyler,

Neslimiz sorarsan, asıl Hoy’danız.

 

Abdal Musa oldum geldim cihane,

Arif olan anlar bizi, nice soydanız.

 

Hacı Bektaşi Veli Hakka yürüyünce Kadıncık Ana, Abdal Musa’yı Hacıbektaş’a davet etmiştir. Hacı Bektaş’a uzun süre hizmet etmiştir. Bektaşi meydanında 12 posttan 11.cisi olan ayakçı postu onundur. Piri Hacı Bektaşi Veli’ye bağlılığını, Balım Sultan ve Kızıl Deli Sultan ile  ilişkisini şu dizelerle dile getirir:

 

Horasan’dan Rum’a zuhur eyleyen,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

Binip cansız duvarları yürüten,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

 

Doksan altı bin Horasan pirleri,

Elli yedi bin de Rum Erenleri,

Cümlesinin serfinazı serveri,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

 

Balım Sultan arkadaşı yoldaşı,

Kızıl Deli Sultan dürür hem eşi,

Abdal Musa Sultan dersen ne kişi,

Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi.

 

Kaygusuz Abdal gibi devrinin en büyük şair ve ozanını yetiştirmiştir. Rum olan Alanya Beyinin oğlu Gaybi ava çıkmış. Bir geyiğin peşinde Elmalı yakınlarına gelmiş. Onu izleyen Abdal Musa Sultan genç Gaybi’de istikbal görmüş. Denemek için hemen geyik donuna girmiş. Gaybi attığı okla geyiği vurmuş. Yaralı geyik kaçmış, Gaybi peşinden kovalamış, sonunda Abdal Musa dergahından içeri girmiş. Peşinden gelen Gaybi kapıdaki dervişlere içeri giren yaralı geyiği sormuş ve teslim etmelerini istemiş. Onlar da görmediklerini söylemişler. Gaybi’yi Abdal Musa Sultanın huzuruna almışlar.

Sultan “geyiği vurduğun oku tanır mısın?” diye sormuş. Tanırım cevabını alınca, sağ göğsünü açmış “okun bu mudur?” demiş. Bunun üzerine Gaybi Sultana yalvararak müridi olmak istemiş ve tekkede kalmış.

Gaybi’nin yanındakiler babasına durumu iletmişler. Teke Beyi oğlunu ve Abdal Musa’yı getirmesi için ne kadar haberci ve asker gönderdi ise kimse geri dönmemiş, hepsi Abdal Musa Sultana mürit olmuşlar. Sonunda kendisi kalkmış 300 adamıyla Elmalı’ya gelmiş. Kırkların ateş dansını izleyince ikna olmuş ve sultanın elini öperek oğlunu Sultana emanet emiş. Bunu üzerine de Abdal Musa Sultan Gaybi‘ye “Artık kaygın kalmadı, bundan sonra senin adın “Gaygusuz” olsun “der.

Gaygusuz Abdal 40 yıl Sultana hizmet eder ve Sultan “İki aslan bir postta oturmaz” deyip Gaygusuz’u Mısır’a gözcü olarak göndermek ister.  Gaygusuz’a, “yanına alacağın kırk dervişi kendin mi seçmek istersin, yoksa biz mi seçelim” der. Gaygusuz kendim seçerim deyip beğendiği kırk dervişle 1371 de yola çıkar. Yolda denemek için dervişlerden birine “şu çınar ağacına çık da salla, Sultan’a elma gönderelim” der. Derviş, şaşkınlıkla, “ama bu çınar ağacı, bunda elma olur mu?” der. Diğer dervişler de aynı şekilde davranınca, hata ettiğini anlayan Gaygusuz, Abdal Musa Sultan!a dönerek ellerine sarılır, hata ettiğini, kendisini bağışlamasını ve kırk dervişi Onun seçmesini ister. Sultan affeder ve seçtiği kırk dervişle tekrar yola çıkan Gaygusuz aynı yere geldiğinde dervişlere “Şu çınar ağacına biriniz çıksın sallasın, Sultana elma gönderelim” der. Kırk dervişin hepsi birden ağaca tırmanır sallamaya başlarlar. Topladıkları elmaları su yoluyla Abdal Musa Sultana gönderirler. Sultan emaneti aldığını bir hediye göndererek belli eder. Mısır’da 3 yıl kalmış ve 1374 de Abdal Musa’ya kavuşmuştur.

 

Abdal Musa Sultan okur yazar, çağının aydın bir şairidir. Bunu şu dizelerinden anlıyoruz:

 

Ben hocamdan aldım böyle dersimi,

Okur idim elif’den ba’ya deyu.

Kimse bilmez şu dünyanın sırrını,

Ta ezelden çağırıram hu deyu.

 

Kimin azatlayıp kimin fakıdur,

Kimin dövüp sövüp kimin okutur,

Dediler bu meydan kimin hakkıdur,

Kim dedi ki şu murdarı yu deyu.

 

Evvel ekşi nardan üzüm çoğiken,

Davut sofradayken bıçak yoğiken,

İsmail’e inen kurban sağ iken,

Kime dedi şu lokmayı soy deyu.

 

Fatma ana can Ali’nin gülünü,

Miraçtan inerken öpmüş elini,

Hak Yezit’e koklatmadı gülünü,

Muhammet’in yadigarı bu deyu.

 

Abdal Musa’m anda bir dolu içtim,

İçtim ol doluyu kendimden geçtim,

Aşkın ateşine yandım tutuştum,

Ta ezelden çağırıram hu deyu.[17]

……………………..

 

Talip olan gaziler yola gidelim,

Ululardan ulu yol Allah Allah.

Muhammed Ali’ye niyaz edelim,

Gerçekler demine hü Allah Allah.

 

Hasan Hüseyin’dir İmamlar Şahı,

Zeynel Abidin’dir İmamlar mahı,

Muhammed Bakır cümlenin şahı,

Balkıya balkıya nur Allah Allah.

 

Sahibim İmam Cafer’i Sadık,

Ana nazar kıldı Muhammed Habib,

Musa Kazım Rıza yareme tabib,

Derdimin dermanın ver Allah Allah.

 

Şah Taki Naki bu yolu açan,

Hasan al Askeri müşküller seçen,

Muhammed Mehdi’den bir dolu içen,

Müminin kalbidir nur Allah Allah.

 

Abdal Garip Musa’m derdime derman,

Sen mürvet kanisin ey Şahı merdan,

Cesedim içinde çağıra canan,

Muhabbetli nazlı yar Allah Allah.

 

…………………

 

 

Muhammed Ali’nin geldiği meydan,

Yok meydanı değil, var meydanıdır.

Muhammed kırklara niyaz eyledi,

Ar meydanı değil kar meydanıdır.

 

Şahın ölüsün meydana koydular,

Anlar cenazesin susuz yudular,

Orda gördüğün görmedim dediler,

Dört eteğin sakla sır meydanıdır.

 

Gördüğün yerlerde ara bulasın,

Varacağın yerde makbül olasın,

Saklayabilirsen sırrın settar olasın,

Çek çevir kendini sır meydanıdır.

 

Ne söyledim şu erkanda kalana,

Yuf çekerler bu meydanda yalana,

Üç yüz altmış altı merdiban bina,

Kör meydanı değil gör meydanıdır.

 

Abdal Musa Sultan gerçek er ise,

Ali’yi sevenler muhip yar ise,

Hakkın mahbubuna ereyim derse,

Urganı boynunda dar meydanıdır.

 

…………….

 

Gözlerin kör olsun ey kanlı yezit,

Bu meydanda ne var Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Güvercin donunda Uruma uçan,

Cümle evliyanın önüne geçen,

İmamlar evinin kapısın açan,

Var mıdır evveli Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Abdal Safi erkanımı yürüden,

Aynı cemde sürlerini sürüden,

Neşter Selman kırk vücudu bir eden,

Var mı sakıyı kösrük Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Muhammed miracın yoluna girdi,

Bu sır gayet sır içinde sır idi,

Şir donunda Cidde mehiri ver dedi,

Bu sırrı kim oynar Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

İmamlar bundadır n’olursun horda,

İkrar alan imam verin cihmarda,

Bed nefisler durmaz meydanı arda,

Baba rehber gerçek Ali’den gayri.

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Her kimin çırağın aksa Hak yakar,

Rıza’ya baş verir teslimin takar,

Aslımız On iki İmama çıkar,

Babamız kim var Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Selman bir gül deste uzattı,

Kendi tabutunu kendisi yaptı,

Cemal Mustafa’nın nikabı yetti,

Gördüler gören yok Ali’den gayri,

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Er olan bu demde bulur bir eri,

Dergahı Ali’de eskide seri,

Mezhepleri sırlar olur Caferi,

Mezhebi pak kim var Ali’den gayri?

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.

 

Erenler erkanı gerçek yoludur,

Abdal Musa fakir Ali kuludur,

İmamlar sırrı ile gönlü doludur,

İmamlar değildir Ali’den gayri,

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den gayri.[18]

 

 

Kaynak: 1. SEYİRCİ, Musa; Abdal Musa Sultan, Der Yay.97, İstanbul 1992.

       2. Yatağanolu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Basım, s.86

 

 

 

 

 

 

GEYİKLİ BABA

1300-1400 Bursa-Bursa

 

Germiyanoğullarındandır. Ünlü bir derviş ve akıncıdır. Bursa’nın fethinde Orhan Gazi’ye yapmış olduğu hizmet ve kahramanlıklarından dolayı kendisi adına Bursa Kestelde bir külliye yapılmıştır. Buradaki türbede gömülüdür. Yanında Balım Sultan yatmaktadır.

 

 

 

 

SELMAN SAVACI-CEMALETTİN

1309-1376 Save-Tebriz

 

 

 

 

KAYGUSUZ ABDAL (GAYBİ- GAYGUSUZ)

1310-1396 Elmalı-Antalya

 

Antalya iline bağlı Alanya Sancağı Teke Beyinin oğlu olan Gaybi, daha 18 yaşında iken 1328 de bir geyik avında Abdal Musa’ya rastlar ve geyik donuna giren Abdal Musa Sultanı okla vurur. Yaralı geyik kaçar, Gaybi kovalar, sonunda Abdal Musa Dergahına girer. Arkasından Dergahın kapısına gelen Gaybi dervişlere yaralı geyiği teslim etmesini ister. Geyik görmediklerini söyleyen dervişlere inanmayınca Abdal Musa Sultanın huzuruna çıkartırlar.

Sultan geyiği vurduğun oku tanır mısın?” diye sorar. Tanıyacağını söylemesi üzerine sağ göğsünü açarak vücuduna saplanan oku gösterir. Bu hikmet karşısında hatasını anlayarak kendisin bağışlamasını diler ve Abdal Musa Sultan’a mürit olmak ister. Babası razı olmazsa da birkaç kerameti bizzat yaşar ve oğlunu Abdal Musa’ya emanet eder. Bunun üzerine şeyhi;

“Artık bir gaygın kalmadı, bundan sonra senin adın Kaygusuz olsun” der Ona Kaygusuz lakabını verir.

Kırk yıl Abdal Musa ocağına hizmet eder. Sultan “İki aslan bir postta oturmaz” deyip Gaygusuz’u Mısır’a gözcü olarak göndermek ister.  Gaygusuz’a, “yanına alacağın kırk dervişi kendin mi seçmek istersin, yoksa biz mi seçelim” der. Gaygusuz kendim seçerim deyip beğendiği kırk dervişle 1371 de yola çıkar. Yolda denemek için dervişlerden birine “şu çınar ağacına çık da salla, Sultan’a elma gönderelim” der. Derviş, şaşkınlıkla, “ama bu çınar ağacı, bunda elma olur mu?” der. Diğer dervişler de aynı şekilde davranınca, hata ettiğini anlayan Gaygusuz, Abdal Musa Sultan!a dönerek ellerine sarılır, hata ettiğini, kendisini bağışlamasını ve kırk dervişi Onun seçmesini ister. Sultan affeder ve seçtiği kırk dervişle yola çıkan Gaygusuz aynı yere geldiğinde dervişlere “Şu çınar ağacına biriniz çıksın sallasın, Sultana elma gönderelim” der. Kırk dervişin hepsi birden ağaca tırmanır sallamaya başlarlar. Topladıkları elmaları su yoluyla Abdal Musa Sultana gönderirler. Sultan emaneti aldığını bir hediye göndererek belli eder. 

1371 de 40 derviş ile birlikte Mısır’a giden Gaygusuz, orada 3 yıl kalmış ve 1374 de Abdal Musa’ya kavuşmuştur.

Tekkede aldığı eğitimle devrinin en büyük ozanları arasına girer. Kırk yıl hizmetinden sonra “iki aslan bir posta oturmaz” diyen Abdal Musa onu 40 derviş ile birlikte Mısır’a görevli gönderir. İcazet olarak yazıp verdiği belgeyi saklayacak yer bulamaz, yitireceğim korkusuyla kalbine gömmek için ayran içine doğrayarak yer.

 

ABDAL MUSA’YA

 

Beylerimiz çıktı Avlan üstüne,

Onlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

Urum abdalları hırka ile postun,

Bağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Urum abdalları gelir dost deyü,

Geyikleri nemed ile post deyü,

Hastaları gelir derman isteyü,

Sağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Hind’den bezirganlar gelir yayınır,

Pişer lokmaları, açlar doyunur,

Aşıkları gelir, bunda soyunur,

Erler gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Her matem ayında kanlar saçarlar,

Uyandırıp Hak çerağın yakarlar,

Demine Hu deyip gülbenk çekerler,

Nurlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Meydanında dara durmuş gerçekler,

Çalınır koç kurbanları bıçaklar,

Demine Hu deyip gülbenk çekerler,

Nurlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

İkrarıdır koç yiğitlerin yuları,

Fakıhları çeksem gelmez ileri,

Akpınar Yeşil gölün suları,

Çağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Alim Zülfükarı almış eline,

Sallar durmaz yezitlerin kasdına,

Tümen tümen genç Ali’nin üstüne,

Sırlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

Bir niyazımız vardır Gani Keremden,

Münkir bilmez evliyanın sırrından,

Kul Kaygusuz ayrı düşmüş pirinden,

Ağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya.

 

.........................

 

İçmişem bir demden olmuşam ayık,

Düşmüşem peşine olmuşam geyik,

Sana derim sana a deli geyik,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

Avcı olsam düşer mi idim izine,

Döner döner ne bakarsın yüzüme,

Men aşık oldum ala gözüne,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

Altısı iri idi, birisi de körpe,

Almış körpesin çekilmiş sarpa,

Yüküm barut değil billahi arpa,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

Kaygusuz ABDAL’ım çıktım mekandan,

Men de korkar idim bu tatlı candan,

Varıp da pirine ağlama menden,

Gaçma geyik gaçma avcı değilem.

 

..........................................

 

Kaygusuz Abdal, sevenlerin tanrısını canın içinde görebileceğini  düşünür. Şöyle der:

 

Aşıklar can içinde,

Aşikar gördü hakkı,

İşitmenin manası,

Olmaya görmek gibi.

 

Canın içinde tanrıyı görmek, başkasından duymaktan daha anlamlı olduğunu ifade ediyor. Tasavvufta “kişi tanrıyı kendi gönlünde görür, gönül tanrının evi ve göründüğü yerdir.” İnancı hakimdir. Yine insanı Yunus kadar kısa ve öz tarif eder. Şöyle ki:

 

Bu adem dedikleri,

El ayakla baş değil,

Adem manaya derler,

Suret ile kaş değil.

 

Gerçek, insanın görünüş değil, anlamsal bir varlık olduğu inancı ifade edilmek isteniyor. 

 

Behey kardeş yolumuza,

Giremezsin demedim mi?

Bizim gizli sırrımıza ,

Eremezsin demedim mi?

 

Bu sırrı değmeler bilmez,

Bilenler de haber vermez,

Bu sırrı gayri göz görmez,

Göremezsin demedim mi?

 

Üçler yediler erkanın,

Bilenler sürer devranın,

Kırklar ceminde devranın,

Kesemezsin demedim mi?

 

.....................

 

Evliyadan gelen kelam,

Okunan kuran değil mi?

Gerçek Velinin sözleri,

Sure-i rahman değil mi?

 

Çün seni Hak yarattığı,

Kendine mir’at ettiği,

Tecelli zat ettiği,

Suret-i insan değil mi?

 

,,,,,,,,,,,,,,,,,,

 

Adem oldum geldim adem içine,

Uğradım bir hana, handan içeri.

Zembur gibi kandan kana konarken,

Bir kana uğradım kandan içeri.

 

At oynatma zahit, bu meydan değil,

Bu meydan der isen, bu erkan değil,

Süleyman der isen, Süleyman değil,

Süleyman var, Süleyman'dan içeri.

 

Aşk bedesteninden mercan almışem,

İrfan meclisinden erkan almışem,

Bu canı verip de, bir can almışem,

Saklarım bu canı candan içeri.

 

Şeriatı Muhammede  verdiler,

Tarikat üstüne bir yol kurdular,

Marifet babında sual sordular,

Hakikat var, hakikattan içeri.

 

KAYGUSUZ’um eydür bir nutkum hakla,

Bir mürşide el ver kalbini pakla,

Mürşidin verdiğin tut, kavi sakla,

İlikten kemikten kandan içeri.

 

......................

 

Ey özün insan bilen,

Var edeb öğren edep.

Ey edep erkan bilen,

Ar edep öğren edep.

 

Gel Hakka olma asi,

Ta gide gönlün pası,

Dört kitabın manisi,

Var edep öğren dep.

 

Edep gerektür ere,

Ta yolu doğru vara,

Edepsiz girme yola,

Var edep öğren edep.

 

Kaygusuz Abdal uyan,

Aşkı bil aşka boyan,

Şöyle demişdür diyen,

Var edep öğren edep.[19]

 

……………….

 

KAZ DESTANI

 

Bir kaz aldım ben karıdan,

Boynu da uzun borudan,

Kırk abdal kanın kurutan,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Sekizimiz odun çeker,

Kaz kaldırmış başın bakar,

Dokuzumuz ateş yakar,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kaza verdik birkaç akçe,

Eti kemiğinden pekçe,

Ne kazan kaldı ne kepçe,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kaz değilmiş be, bu azmış,

Kırk yıl kaf dağını gezmiş,

Kanadın kuyruğun düzmüş,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazı koyduk bir ocağa,

Uçtu gitti bir bucağa,

Bu ne haldir hacı ağa,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazımın kanadı selki,

Dişi koyun emmiş tilki,

Nuh Nebi‘den kalmış belki,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazımın kanadı sarı,

Kemiği etinden iri,

Sağlık ile satma karı,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kazımın kanadı ala,

Var yürü git güle güle,

Başımıza kalma bela,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Suyuna biz saldık bulgur,

Bulgur Allah deyu kalgır,

Be yarenler bu ne haldır,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

 

Kaygusuz Abdal nidelim,

Ahd ile vefa güdelim,

Kaldırıp postu gidelim,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.[20]

 

 

 

 

 

Kaynak: 1. Otyam, A.Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

           2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.124  

 

 

 

 

 

SAİD EMRE

1320-1400 Eskişehir-Eskişehir

 

Hacım Sultan’a bağlı bir mürid olduğu kendi şiiridinden anlaşılıyor.

“Said ider yüz bin minnet,

  Hacım bana benim dedi.”

 

Her dem bile danışub, adı kandadır dirsin,

Uyanık sanma seni, yavlak katı uyursun.

 

Dün gün sana çağırır, bir beri bakgıl diyü,

Bir kez dönüp bakmadın, uyumazın sanırsın.

 

Ana bakan kimsenin, gözünde hicap olmaz,

Niçin gözün hicaplı, bunca yıldır bakarsın.

 

 

Gel açalım nazarı, koyalım neng ü arı,

Anun için görmedin, güman ile bakarsın.

 

Işk ile aç gözünü, doğru eyle özünü,

Zinhar eğri dirilme, çün doğruluk bilirsin.

 

Kim yola doğru vardı, cümle düşman el oldu,

Niçin dost eylemezsin, niçin düşmanın bilirsin.

 

Katı uykuda kişi, düş görmek onun işi,

Göre durduğun söyle, niçin düşün söylersin.

 

Kimsenin yükün seçgil, sen dost iline aşgil,

Said’lik duta varıp, dostu bulam sanırsın.

 

.......................

 

Bakuben ne göresin,

Gözün açılmayınca,

Kimseyi ne bilesin ,

Sen seni bilmeyince.

 

Yola var yoldan kalma,

Her türlü varlık alma,

Sen seni yolda bilme,

Yol tamam olmayınca.[21]

 

 

 

 

Kaynak: Eyüpoğlu, İsmet Zeki; Alevi Bektaşi Edebiyatı, Der Yay. İstanbul 1991

 

 

 

 

 

 

 

 

NESİMİ (SEYİD NESİMİ) İMADEDDİN NESİMİ

1340 - 1418 Şirvan-Halep

 

Alevilerin yedi ünlü ozanından biridir. Asıl adı Ömer’dir. Ancak, Alevi çevrelerinde yaşadığı için makbül olmayan bu adı hiç kullanmamış ve adeta unutturmuştur. Bir adı da Ali’dir. Ancak en çok Nesimi adıyla bilinir. Seyyid adı, gerçekten mi yoksa öyle görünmek ihtiyaccından mı kullanımış, bilinmiyor. Hz. Ali ve Hz. Fatima’nın oğlu Hasan’dan inenlere “Seyyid”, Hüseyin’den inenlere “Şerif” dendiğini biliyoruz. Babasının adı bilinmemektedir. Şah Handan isimli bir kardeşi olduğunu şu mısrasından anlıyoruz:

 

“Bende sığar iki cihan; ben bu cihana sığmazam,

Gevheri la mekan benem; kevn ü mekana sığmazam” deyince

 

“Gel bu sırrı kimseye faş eyleme!

  Han-i hası ammaye aş eyleme!”

Diyerek kardeşi Han’ı cevaplar. Bağdat karyesinden olan Nesimi köyünde doğduğu sanılır. Yine, Tebrizli, Şirazlı, Nusaybinli diyen araştırmacılar olmuştur. Kardeşi Han veya Handan Şirvan’da doğup orada vefat ettiğine göre Şirvan’da doğduğu ileri sürülebilir. Doğduğu yıl da tam olarak bilinmemekle birlikte 1340 yılında doğduğu sanılmaktadır.

Türkçeyi çok iyi kullandığı ve Türkçe şiirler yazdığı biliniyor. Kullandığı kelimelerden “gelmem” yerine “gelebilmem” , “sığmam” yerine “sığmazam”, “demem” terine “demezem” gibi fiilin geniş zamanlı olumsuz hallerini kullandığına bakılırsa dilinin Oğuz Türkçesi olduğu anlaşılmaktadır. Şu mısrasında Türkmen olduğunu açıklar;

“Arabın nutkı bağlandı dilünden,

Diyen kimdir seni ki Türkmansen?”

Türkçe şiirleri Farsça olanlara oranla daha espirili ve daha kuvvetli ifadeler içermesi de aslının Türk olduğunu tanıklar.

Alevi Bektaşi çevrelerince sevilen ve sayılan 7 ulu ozandan biridir. Varlık birliği inancına (Vahdeti vücut) sahiptir. Herşeyi yaratan tanrı, yarattıklarını kendinden yaratmaktadır. İnsanı da o yaratmıştır. O halde insan tanrının bir parçasıdır. Tanrı insanlardan en kamil olanın donuna girerek insanların arasına karışır. Hz. Ali en olgun bir insandır. Tanrı Hz. Ali donunda aramızda dolaşıyor diye düşünür. Hz. Ali’nin tanrı sayılması fikri buradan kaynaklanır. Nesimi Fazlullah Hurufi’ye de yakınlık duymuş ve onu öven şiirler yazmıştır. Nesimi çağına göre oldukça absürd bu düşüncesini şiirlerinde açıkça söyleyince bağnaz çevrelerin dikkatini çekmiştir.

 

“Mansur gibi benden eğer çıhdı; Ene’l Hak,

Ey hace itab eyleme uş darumı buldum.”

 

“Faş eyledüm cihana Ene’l Hak rümüzını,

Doğru haberdür, anın içün dara düşmüşem.”

 

“Gel Enel Hak sırrını meyhanede meyden işit,

Ey düşen inkara niçün münkiri meyhanesen?”

 

“Ger Enel Hak söylemekten dara asılsam ne gam?

Bunca Mansur’ın asılmış başı ber-dar uşta gör.”

 

“Zikrüm Ene’l Hak’dür benüm, doğru sözüm hakdür benüm,

Dareyn içinde gayrühü hem leyse fiddar olmuşam.”

 

Diyerek onlara ters gelen “Enel Hak” düşüncesi sebebiyle Nesimi Halep’te yakalanır. İmansızlıkla suçlanır. Dava açan Hanefi mezhebi alimlerinden Şanakşi (Çanakçı) oğludur. Fetva verenler arasında Maliki mezhebi kadılar kadısı Fethüddin, Hanbeli mezhebi Kadılar Kadısı Hazük oğlu da bulunmaktadır. Hakim davacıya “Onun imansız olduğunu ispat et, yoksa seni öldürtürüm.” Deyince davacı davasından vaz geçer. Nesim, suçlamayı reddeder. “Eşhedü en la ilahe illallah, ve eşhedü en ne Muhammeden Resulullah.” Diyerek kelimeyi şehadet getirir. Ancak, onu tehlikeli görürler. Çünkü, ünü yayılmış, ona inanların sayısı artmış, tarikatı genişlemiştir. Kuvvetli Türkçe ve Farsça şiirleri vasıtasıyla propagandasının önüne geçilemez olmuştur. Ortadan kaldırılması kendilerini hak mezhebi gösterenlerin işine geliyordu.  Boynu vurularak, derisi yüzülerek, vücudun uzuvları parçalanarak 1418 de idam edilir. Onun gibi daha yüzlercesinin aynı bahanelerle darağacında can vermiş olduklarına yukarıdaki mısrasında Nesimi değinmiştir. Kabri Halep’tedir ve ziyaret edilir.

XVI. ve XVII. Yüz yılda yaşamış olan Kul Nesimi ile karıştırmamak gerekir. Seyyid Nesimi Aruz, Kul Nesimi ise hece veznini kullanır. Seyyid Nesimi sağlam kafiye kullanır, Kul Nesimi bozuk kafiye kullanır. Seyyid Nesimi öz Türkçe sözcüklere yer verir, Kul Nesimi öz Türkçe'ye yer vermez. Kul Nesimi Farsça eseri yoktur.

Mahlas olarak kullandığı İmadeddin, dinin direği demektir. Nesimi mahlasını kullanmasını da şu şiirine bakılırsa hocası Fazlulllah tarafından verildiği düşünülebilir.

“Adımı Hak’dan Nesimi yazerem”

Şiirlerinin tamamını okuduğumuzda Nesim’nin katıksız Müslüman ve Türkmen Alevisi olduğunu görürüz. Hurufilerle bazen kesişen yanı olmasına karşın kuvvetli bir Allah inanışı var. Bu inanış Allah aşkıyla, Allah sevgisiyle öylesine bezenmiştir ki adeta özdeşleşmiş, bir olmuştur. O ölmeden ölmüş, bilerek ve isteyerek, çok sevdiği Allahına kavuşmuştur. Artık O bir Veli’dir, Allah dostudur. Allahın sevgili kulu Hz. Muhammed’i ve Hz. Ali’yi kendine mihman tutmuştur.

 

“Canı virsem behasına azdur,

Allah Allah, görün ne hilkatdür.

 

Ruhını Mustafa’nın anıcağız,

Vir salatı ki şart ü adetdür.

 

Kerem Allahü vechü ki Ali,

Ne ki didi, cihanda hizmetdür.

 

Dahi evladına selam eyle!

Ana gör kim sana saadetdür.

 

Bir güneş sen Nesimi kim anın,

Niceler zerresine hasretdür.”

 “aleyhi’s selam”

Nesimi sondan ikinci mısrasında “Dahi evladına selam eyle” derken, Muhammed–Ali evladına “Selam olsun.” Diyerek anma yapıyor. Bu tür anmalar, Alevilerde Ehlibeyt soyundan olanlara duyulan sevgi ve saygı şiarıdır. Nesimi bu ifadeyle Alevi olduğunu açığa vuruyor.

 

Ey Cennetin handan güli,

Acı firakin har imiş.

Müşteka dirlik sensüzin,

Vallah ki key düşvar imiş.

 

Sesüz gerekmez Kün fe kan,

Ey sureti Rahman bana,

Işk ehlinin maksudı çün,

Kevni mekanda yar imiş.

 

Musa tecelli nurını,

Görmek temenna eyledi,

Maksudı malum oldı kim,

Hak’tan anın didar imiş.

 

Hak ile yar ol, yari bil,

Yad olma Hak’dan, arif ol,

Şol müddei kim Hak ilen,

Yar olmadı, ağyar imiş.

 

Ger tanımışsan nefsini,

Gerçek bilirsin Rabbini,

Hak’dır seninle, gam yime,

Niçün ki Hakkın yar imiş.

 

Mansur “Enel Hak” söyledi,

Hak’dır sözi, Hak söyledi,

Anın cezası gam değil,

Biganeden ger dar imiş.

 

Kalü Belanın ahdini,

Unutmazam, unutma kim,

İmanı tevhid ehlinin,

Şol ahdü şol ikrar imiş.

 

Münkir inanmaz ger Hak’e,

Ayb itme anı, farig ol,

Şol maniden kim münkirin,

Daim işi inkar imiş.

 

Hak suretinden gö yumar,

Zahid nedendür bilmezem,

Şol mekri çoh Şeytan gibi,

Hak’dan meğer bizar imiş.

 

Arif katında dünynın,

Mikdarı yohdur zerrece,

Mizana çek mikdarını,

Gör kim ne bimikdar imiş.

 

Nazmi Nesimi2nin yakın,

Allahü nur’ın şerhidür,

Ol nurı her kim bilmedi,

Bil kim nasibi nar imiş.

 

................

 

Yer ile gök yaradılmazdan evvel,

Seyyid Nesimi aşık idi ol cemale.

 

Hasretinden gam yer isem n’ola,

Aşıkın daim işidür gam yemek.

 

Nesimi’nin mekanı la mekandır,

Mekansız aşıkın Hak’tır mekanı.

..............

 

Bu derin manayı gör ki beyan eder Nesimi,

Felekin dili tutuldı bu ulu beyan içinde.

 

Her neye kim baktın ise, anda sen Allahı gör,

Kancaru kim azim kılsan, semme vechullahı gör.

 

Bu ikilik perdesinden geç, hicabı ref kıl,

Gel bu birlik vahdetinden bak, bu Resullahı gör.

 

Haccı ekber kılmak ister isen, gel ey zahid beri,

Aşıkın kalbi içinde, sen bu Beytullahı gör.

 

Platon’un kuramından esinlenerek yaratılışın, görünmeyen tanrısal özden görünür duruma gelen bir fışkırma olduğu kabul edilir. Yaratmak yoktan var etmek değil, görünmezken görünür olmaktır. Bu gizemci felsefe anlayışı İslamiyette de yankısını bulmuş olacak ki tanrı-evren-insan ilişkisi “tanrı insandır, insan tanrı” çerçevesine oturtulmuştur.

 

Aşk katında küfür ile İslam birdir,

Her kanda mesken eylese aşık emirdir.

 

Diyerek aşık için onaylamak ile yadsımak; inanmak ile inanmamak özdeştir demek istiyor. Aşığa yasak, koru yoktur.

 

Gerçek hadis imiş bu, ki hubun vefası yoh,

Kim sevdi hubı kim didi hubun cefası yoh.

 

İşkın belası yoh, deyüğben işka düşme kim,

Kim aşık oldı kim dedi İşkın belası yoh.

 

Gel gel berü ki savmü salatın kazası yoh,

Sensiz geçen zamanı hayatın kazası yoh.

 

Fani cihana bahma, geçer ümri sevme kim,

Ümrin zevali var u cihanın bekası yoh.

 

Yarıun gelür hemişe cefası Nesimi’ye,

Sen sanma kim Nesimi’ye yarın atası yoh.

 

.....................

Böyle Kem Zamanda

Böyle kem zamanda cihana geldim
Herkes imanından süzüldü gitti
Talip olan eden erkandan şaştı
Onlar inkarından çözüldü gitti

Kiminin yükü var haddinden kaba
Harmanda nanı yok elinde yaba
Yalancı şıh talip mürit kör baba
Yarısı kuyruğu döküldü gitti

Seyyid nesimi`yim meydana serim
Doğruyu söylersem yüzerler derim
Bu dünyada olan hayırla şerim
O da defterime yazıldı gitti

Nesimi

Duaz-ı İmam 3

Gel Dilber Ağlatma Beni Şah-ı Merdan Aşkına
Du Cihanın Ranıması Şii Yezdan Aşkına
Şahım Hasan Pir Hüseyin Kerbela Meydan İçin
Lütfedip Bağışla Cürmüm Ali Süphan Aşkına
Dost Dost

İmam Zeynel Abidin’in Abına Umdumusa
Arayıp Özünde Bakırı Buldunusa
Ceddin Evladı Muhammet Cafer’i Bildin İse
Rahme Gel Ol Şahı Merdan Ali İmran Aşkına
Dost Dost

Seyid Musa’yı Kazımdır Ehl-İ Beytin Serveri
Canı Aşkı Nuş Edenler Müpteladır Ekseri
Şahı Şehidi Horasan İmam Rıza’dan Beri
Müptelayı Merhamet Kıl Kalb-İ Viran Aşkına
Dost Dost

Ey Virani Çıkma Yoldan Doğru Raha Gel Beri
Muhabbet Şevkat Senindir Ey Hasan-Ül Askeri
Evliyalar Serfirazı Hacı Bektaş-I Veli
Sen Ganisin Ver Muradı Devri Mihtan Aşkına
Dost Dost

Nesimi

O Kadere Lanet Yazıya Lanet

Beni böyle bu hallere getiren
O kadere lanet yazıya lanet
Böyle acılarla ömrüm bitiren
O kadere lanet yazıya lanet güzele lanet

Ağla ey Nesimi sen sana acı
Bulunmaz dermanın yoktur ilacı
Bahtın kara senin kaderin acı
O kadere lanet yazıya lanet güzele lanet

Nesimi

Canım Erenlere Kurban

Canım erenlere kurban
Serim meydanda meydanda
İkrarım ezelden kadım
Canım meydanda meydanda

Yanarım yoktur dumanım
Gönlümde yoktur gumanım
Al malım bağışla canım
Varım meydanda meydanda

Kellem koltuğuma aldım
Kan ettim kapuna geldim
Ettiğime pişman oldum
Darım meydanda meydanda

Münkir rakipten kaçın
Müminim hülle don biçin
Ben bülbülüm bir gül için
Zarım meydanda meydanda

Gerçek olan olur gani
Gani olan olur veli
Nesimi`yem yüzün beni
Derim meydanda meydanda

Seyit Nesimi

Seher Oldu Ey Nigarım

Seher oldu ey nigarım
Belki gidem diyarımdan
Felek zulmedip ayırdı
Beni gül yüzlü yarımden

Ölen bilir kalan bilir
Seni turap olan bilir
Muhabbet kokusu gelir
Yel estikçe damarımdan

Senin elin bana ermez
Benim gözüm seni görmez
Murayiler kain olmaz
Ayırır yari yarinden

Seyit Nesimi`nin ahı
Gidenler gelmez bir dahi
Medet ey kulların şahı
Mahrum koyma didarından

Seyit Nesimi

Musa Eroğlu tarafından bestelendi.
 

.............................

 

 

Ey gülüm, ey sümbülüm, ey süsenim, ey anberim,

Ey menüm nahlim, yine habbü nebatim şekkerim,

Ey tabibim, ey habibim, ey canım, ey hem demim,

Ey refikim, ey şefikim, ey begim, ey dilberim.

 

....................

 

TUYUGLAR

 

Şol boyı ranaya virdüm gönlümi,

Şol gözi şehlaya virdüm gönlümi,

Şol güneş simaya virdüm gönlümi,

Şol yüzi nur aya virdüm gönlümi.

 

Çün senündür her kim var ey gönül,

Kimden umarsın ata, var ey gönül,

Çün yetersin sen sana yar ey gönül,

Yarini yerini bil, olma ağyar ey gönül.

 

Razıku lerzakumuz Maraş degül,

Rızkı Maraş’dan umarsan hoş degül,

Her kim arıtmaz içün bigaş degül,

İki üçi kim diyer kim şeş degül.

 

Yüzüni Hak’dan çevirme Hakkı bil,

Doğru kavl ol, doğru fi’l ol, doğru dil,

Çün buyurdu “Üscüdü” Rabbi Celil,

“Üscüdü” yitmez mi insana delil?

 

Yare her saat selam olsun selam,

İşret ü ayşi müdam olsun müdam,

Yarsız suhbet haram olsun haram,

Yara bu mani temam olsun temam.

 

Ger Hak oldun, hak sıfatın kandedir,

Hak sıfat ol, gör ki zatın kandedir,

Ger muhit oldun, cihadın kandedir,

Ey Kemah ahar Fırat’ın kandedir?

 

Adımı Hak’dan Nesimi yazerem,

Bil bu maniden ki simem, ya zerem,

Hem hidayet eylerem, hem azerem,

Hem putu uşadıcı, hem Azer’em.

.................

 

 

Gel bu demi hoş görelim,

Evvel geçen dem dem değil,

Kim bu dem kadrini bilmez,

Eyle bil ki o adem değil.

 

......................

 

Suretin pakize nakşi layezali mendedir,

Menden ayrılmaz bu suret üş hayali mendedir.

 

Gerçi gözden gittiğin acı firak oldu veli,

Her cihetten baharım vaslın visali mendedir.

 

Nesimi, burada ayrılığın tabanda olmadığını, özle görünüşün aslında bir olduğunu dile getiriyor. Sevenle sevilenin, bakanla bakılanın, görenle görülenin özdeş olduklarını söylüyor. Bu da varlık birliğinin yansımasıdır.

 

Hak taala ademoğlu özüdür,

Otuz iki hak kelamı sözüdür.

Cümle alem bil ki Allah özüdür,

Adem ol candır, güneş yüzüdür.

 

Nesimi, tanrı-insan özdeşliğini böyle çarpıcı biçimde ortaya koyunca, onu dinsiz, Allaha şirk koşan biri olarak suçladılar. En acımasız biçimde öldürülmesi düşünülmüş olacak ki derisi yüzülmek suretiyle acılar içinde, bağırta bağırta katledilmiştir.[22]

Ancak garip olan, bir tek gerçek var ki, Nesimi hala yaşıyor, anılıyor ve onu öldüren ve ona zındık diyen onlarca belki de yüzlerce dinciden bir tanesinin bile ismi bilinmiyor![23]

   

 

Sorma be birader mezhebimizi,

Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.

Çağırma meclis-i riyaya bizi,

Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır.

 

Biz müftü bilmeyiz, fetva bilmeyiz,

Kıyl-ü kal bilmeyiz, ifta bilmeyiz,

Hakikat bahsinde hata bilmeyiz,

Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır.

 

Bizlerden bekleme zühd-ü ibadet,

Tutmuşuz evvelden rah-i selamet,

Tevella olmaktır bize alamet,

Sanma ki sağımız solumuz vardır.

 

Ey zahit surete tapma, Hakkı bul,

Şah-ı velayete olmuşuz hep kul,

Hakikat şehrinden geçer bize yol,

Başka şey bilmeyiz Alimiz vardır.

 

Nesimi esrarı faş etme sakın,

Ne bilsen ham ervah likasın hakkın,

Hakkı bilmeyene hak olmaz yakın,

Bizim hak katında erimiz vardır.

....................

 

Padişah-ı alem olmak, bir kuru kavga imiş,

Bir veliye bende olmak, cümleden evla imiş.

......................

 

Yok iken yer ile gök, ben ezelden var idim,

Geferin yek denesinden ileri bakar idim.

 

Geferi su eyledim, tuttu cihanı serbe ser,

Yeri, göğü, arşı, kürsü yaradan seddar idim.

 

Girdim adem donuna, kim ne bilsin sırrımı,

Ben Naci kavminde ta ezelden var idim.

.........................

 

      Fazlullah dost oldu, bir başka dosta,

Benim için gerek mi var?

 

Nesimi Fazlullah’ın aciz bir kuludur,

Fazl haktır, Fazl haktır, Halikımız.

Ben Hak’la yol oldum ve Hak oldum.

 

Ben onun hem öncesiz Zatı, hem de sıfatlarıyım.

Ey Nesimi cemalin, cemalullahın tecellisidir.

....................

 

Arife la mekan otuz ikidir,

Sahibi cismi can otuz ikidir.

 

Aç gönül gözünü vü yüzüne bah,

Kim yakin bigüman otuz ikidir.

 

Sensen Ümmül Kitabın esrarı,

Ne sanırsan heman otuz ikidir.

 

İndi İsa, götürdü şirk ü nifak,

Şehi sahib beyan otuz ikidir.

 

Gör Nesimi ki suret ü mana,

Aşkar ü nihan otuz ikidir.

 

 

..................

 

Nefsin tanıdı ve bil Rabbi,

Tevhid yolunda ekti habbi.

 

Deryayı muhit cuşa geldi,

Kevn ile mekan huruşa geldi.

 

Her zerre güneşten oldu zahir,

Toprağı sücud kıldı tahir.

 

Can ile ten oldu bir hakikat,

Birleşdi şeriat vü tarikat.

 

Eşya ikilikten oldu hali,

Baki Ehad oldu La-yezali.

 

Külli yer ü gök Hak oldu mutlak,

Söyler def ü çeng ü ney “Enel Hak”

 

Sırrı ezel oldu aşkara,

Arif nice eylesin müdara.

......................

 

 

Gel gönül yanalım

Ateşi aşka,

Şule verelim

Ateşi aşka.

 

Evvel aldandım,

Pek kolay sandım,

Durmayıp yandım

Ateşi aşka.

 

Aşk ehli ölmez,

Yerde çürümez,

Yanmayan bilmez

Ateşi aşka.

 

Vardım götürdüm,

Boştu getirdim,

Geçtim oturdum,

Ateşi aşka.

 

Varın verenler,

Dosta verenler,

Yandım erenler,

Ateşi aşka.

 

Aşk hali olmaz,

Yerde çürümez,

Yanmayan bilmez,

Ateşi aşka.

 

Ey padişahım,

Affet günahım,

Yanmadır karım,

Ateşi aşka.

 

Seyyid Nesimi,

Terkeyle resmi,

Yandır bu cismi,

Ateşi aşka.[24]

…………….

 

Taş ve kesek oldı, nesrini, verdi,

Ferhad Şirin oldı,

Ateşi aşka.

 

Taş ve kesek oldı verdü nesrin,

Ferhad ile Hüsrev oldı Şirin.

 

Bir bahre dalupdurur Nesimi,

Yani ne ider ol zer ile simi.

...................

 

Sofinin ger var ise dilinde zikri la ilah,

Aşıkı sadıkların kalbinde illallah var.

..........

 

Bugün ben pirime vardım,

Pirin cemali güldür gül.

Oturmuş taht makamına,

Tahtı revanı güldür gül.

 

Gülden terazi tutarlar,

Gülü gül ile tartarlar,

Gül alırlar gül satarlar,

Çarşı pazarı güldür gül.

 

Toprağı gül, taşı gül,

Kurusu gül yaşı gül,

Has bahçenin içinde,

Servi revanı güldür gül.

 

Gülden değirmeni döner,

Anın ile gül öğünür,

Akar çarkı döner çarkı,

Bendi pınarı güldür gül.

 

Ak gül ile kırmızı gül,

Çift yetişmiş bir bahçede,

Bakışırlar hare karşı,

Hari gül, ezhari güldür gül.

 

Gel ha gel Seyyid NESİMİ,

Hak nefesi güldür gül,

Şu öten garip bülbülün,

Derdi figanı güldür gül.

.................

 

İman ile küfür bir şey oldı,

Acı ile datlu bir mey oldı.

 

Şirket aradan götürdi zahmet,

Vahdetten açıldı bab-ı rahmet.

 

Ger acuh ise basiretün bah,

Gör sen de Hak’ı vü gitme irah.

 

Gör sende seni ne cism ü cansen,

Maksudu vücudi Kün fe kan sen.

 

Çalındı kıyametin nefiri,

Ey sağır işitmedün safiri.

 

Haşrin güni geldi, uyhudan dür,

İnanmaz isen gözüni aç da gör.

 

Uyhudan uyan ki mahşer oldı,

Gör nice zemane pür-şer oldı.

 

Neşr oldı uyan, kuruldu mizan,

Haşr oldı inan, bilindi Yezdan.

 

Çün sen geçesen bu istivadan,

Azad olasan gam ü beladan.

 

Musa benem, uş asa elimde,

Hak’dan ezeli kılıç belimde.

 

Halklın eline basar asayı,

Yani ki bilin bu istivayı.

 

Ademde tecelli kıldı Allah,

Kıl ademe secde, olma gümrah.

 

Şeytani laine uyma zinhar,

Anın sözine inanma ey yar.

 

Fazl ister isen hakikatte var,

Say eyle bu işe, kalma zinhar.

 

Enfasi Nesimi gör ne candır,

Deryayı muhit ü dürri kandır.

................

 

         MESNEVİ

 

Ey Hak ehli, yakin imiş bu haber,

Ki bilen nefsini dürir ehli nazer.

 

Nefsini kim ki bildi, bildi Hak’i,

Nefsini bilmeyenler oldı şaki.

 

Ey Hak’i isteyen gel insan ol,

Kara daş olma, lalü mercan ol.

 

Ger dilersen saadeti ebedi,

Tamuyı bil ki, niçün oldı yedi.

 

Sekiz oldu kapısı uçmağın,

Niye dört oldı suyu ırmağın.

 

Tubi ağacının nedir yemişi,

Hak anı er yaratdı, yohsa dişi.

 

Huri gılman neden ibarettir,

Hüve men hü neye işarettir.

 

Ne dimektir, bana beyan eyle,

Bu nihan sırrını ayan eyle.

 

Bunların aslını nedendir bil,

Ger sen şeytana olma eğri dil.

 

Bunları bilmeyen ne bilmiş ola,

Adı anın evi yıhılmış ola.

 

Fani oldı özinden oldı Hak,

Bildi kim cümle Hak imiş mutlak.

 

Ne bilür değme can ver canı,

Hızre sor, Hızre Ab-i Hayvanı.

 

Ey Nesimi sözündür Ab-ı hayat,

İçmeyen anı kaldı fiz Zulümat.

................

 

GAZEL

 

Bende sığmış iki cihan, ben bir cihana sığmazam,

Gevheri la mekan benem, kev ü mekana sığmazam.

 

Kevn ü mekandır ayetüm, zata gider bidayetm,

Sen bu nişan ile beni bil ki nişana sığmazam.

 

Kimse güman iü zann ile olmadı Hak ile biliş,

Hak’kı bilen bilir ki ben, zann ü gümana sığmazam.

 

Surete bah u maniyi suret içinde tanı kim,

Cism ile can benem, veli cisme vü cana sığmazam.

 

Hem sadefem, hem incüyem, haşr ü sırat esenciyim,

Bunca kumaş u raht ile ben bu dükkana sığmazam.

 

Genci cihan benem ben uş, ayni iyan benem ben uş,

Gevheri kan benem ben uş, bahre vü kana sığmazam.

 

Gerçi muhiti azamem, adem adımdır ademem,

Dar ile kün fe kan benem, ben bu mekana sığmazam.

 

Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zeman benem,

Gör bu latifeyi ki ben, dehr ü zamane sığmazam.

 

Encüm ile felek benem, vahyi bilen melek benem,

Çek dilini vü epsem ol, ben bu lisana sığmazam.

 

Zerre benem, güneş benem, Çar ile penç ü şeş benem,

Sureti gör beyan ile, bil ki bu şana sığmazam.

 

Nar benem, şecer benem, Arşa çıhan hacer benem,

Gör bu odın zebanesin, ben bu zebana sığmazam.

 

Şems benem, kamer benem, şehd benem, şeker benem,

Ruhi revan bağışlarım, ruhi revana sığmazam.

 

Gerçi bugün Nesimi’yem Haşimi’yem, Kureyşi’yem,

Bundan uludur ayetim, ayet ü şana sığmazam.

...................

 

Kim ki bilmez özini, bilmeye hergiz sözini,

Kendözin anlamayan bilmedi bü kar nedir?

 

İlmi Kuran ü Hadis ü haber ü Vaz ile ders,

Kamu bir mani imiş, bunca tekrar nedir?

 

.............

 

TOYUGLAR

 

Gözlerim bahdıkça ey Şah alnuna,

Gökden indi sanuram mah alnuna,

Gördüm anda “Ahsene İllah” ayetin,

Ohıdum men barek Allah alnuna.

 

Geldi Hak’dan müjdeci bir günde dörd,

Kim bize Beg virdi bir günlük yogurd,

Ol dahi yarısı su, kalan yarısı durd,

Bahşişi Türkün mi yeğdür, yoksa Kürd?

 

KASİDE

Ey gönül kendini veznetmeğe kantar ara bul,
Yürü kantarına halis olan ayar ara bul.

 

Ne kazandım şu fanide o beka milkin için,
Serseri gezme boşa, zikr ile settar ara bul.

 

Bu nefis bir günü seni dost ile düşman edecek,
Yürü dil milkine bir ehli kumandan ara bul.

 

Koyacaklar seni bir gün o musalla taşına,
Vakt iken kendine dört tac-ı kalender ara bul.

 

Kapatırlar seni bir gün o hali harabe yalnız,
O karanlık gecede kendine bir yar ara bul.

 

Ümmetine farz olan savm u salat hacc u zekat,
O şehadet şerefi Ahmed-i Muhtar ara bul.

 

Ey Nesimi sen dahi ara bul kendine ilaç,
Kevserin sakisi olan Haydar-ı Kerrar ara bul.

 

 

Kaynak: 1. KÜRKÇÜOĞLU, Kemal Edip; Seyyid Nesimi Divanından        Seçmeler, M.E.B. İstanbul 1973 1. Baskı

                2. Eyüpoğlu, İsmet Zeki; Alevi Bektaşi Edebiyatı, Der Yay. İstanbul 1991       

                3. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı, s.112   

            4. Tavaslı Yusuf; İlahi ve Kasidelerle Mevlid-i Şerif, Tavaslı Yayınları,C-07, s. 69

 

 

 

 

 

 

*KADI BURHANETTİN (AHMET)

1345-1398 Sivas-Sivas

(Kadı Ahmed Burhaneddin (1329 – 1384))

          Asıl adı Ahmet’tir. Aslen Sivaslı olan ve Kayseri Kadısı olarak görev yapan Şemsettin Mehmet’in oğludur. Oğuzların Salur boyundandır. Babasını görevi gereği Kahire ve Halep’te bulunmuş. İslam bilimlerinin yanısıra tıp, astronomi eğitimi de görmüştür. Babasının vefatı üzerinne 1364’te Kayseri Kadılığına getirilmiştir(1365-1378). Sivas Beyliğinde vezirlik yapmıştır (1378-1381). Sivas Hükümdarı olarak “Emir Kadı” namıyla şöhret bulmuş, yakın çevresinde başladığı tahsilini Mısır’da tamamlamıştır. Kıymetli telif eserleri şunlardır:   Bir nüshası Ayasofya Kütüphanesi’nde bulunan Arapça “İksir-üs Saadat-ı Fi Esrar-ı İbadat” ile “Telvih” adlı esere “Tercih” ismiyle yazdığı yorumdur. Ayrıca; Arapça, Farsça, Türkçe şiirleri vardır. Türkçe divanı vardır.Divanının tek nüshası Londra Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Kendi adına Eratna Devletini kurmuş ve başına geçmiştir (1381-1398). İç karışıklığında Sivas’ı işgal eden Akkoyunlularca esir alınıp Hicri 800 yılında Akkoyunlu Aşireti ile yaptığı kavgada öldürülmüştür.  Sivas’ta kendi adıyla anılan mahalledeki türbede yatmaktadır.

 

TUYUGLAR

 

Yine can bu ummana talısardur,

Talıban köp güherler alısardur,

Otanuzdan çıhıban kara kılıç,

Düşmenden köp illeri alısardur.

 

Özini alşah gören serdar bolur,

“Enel Hak” davi kılan berdar bolur,

Er oldur Hak yolına baş oynaya,

Döşekte ölen yiğit murdar bolur.

 

Güzelin işi azarlama ve naz olur,

Çeşmi cadu, gamzesi gammaz olur.

Ey gönül sabret tahammül kıl ana,

Yare erişmek işi az az olur.

 

Gözi can esrütmeğe hammar imiş,

Kaşı gönül yıhmağa mimar imiş.

Diledüm halüm ki gözine diyem,

Turfa budur gözleri bimar imiş.

 

Hemişe aşık gönül büryan olur,

Her nefes garip gözü giryan olur.

Sofuların dileği mihrap namaz,

Er kişinin arzusu meydan olur.

 

Hak ne yazmışsa ezelde bolur,

Göz neni ki görecek ise görür,

İki alemde Hak’a sığınmışızdur,

Tohtamış ne ola ya Ahsah Temür.

 

Dünyayı çoh sınaduh bir buyimiş,

Kamu alem varlığı bir huyimiş,

Kaplan aslan ejderhalar cümlesi,

Ecelün kaynağında ahuyimiş.

 

Yolına canın viren can baz imiş,

Işk eri maşukına dem saz imiş,

Gizleyim dir idi aşık razını,

Göz yaşı yüz sarusı, gammaz imiş.

 

Can çün yüzüni gördi yılduzı neylerem ben,

Di çün saçunı gördi gündüzi neylerem ben,

Saldun oduna beni, iksiri tutya saç,

Mis olmaz ısa altun, bu suzı neylerem ben.[25]

 

…………

 

 

Kadem basalı yoluna, kadem kadem yanarım,

Tapunda şem gibi uşda dembedem yanarım.

 

Cihanı ten dilerim, ben ki oduna yanam,

Bu varlığiyle yanarsam, oduna kem yanarım.

 

Ben leblerini canıma emsem görürem,

Gözün yarasın gönüle merhem görürem.

 

Aşkın odunı ki yaka iki cihanı,

Ben kendi canınma yalınız kem görürem.

 

………………

 

 

Sen bu erenler cemine,

Divana gel, divana gel.

Kendi hesabın anlayıp,

Defter kılıp divana gel.

 

Ben canımı yaralayıp,

Aşkı ana bildirmişim,

Var ise atın çabucak,

Meydana gel, meydana gel.

 

……………..

 

Gel gel ki senden özge bu derdin şifası yok,

Derdin dahi yok ise, bu işin Safası yok.

 

Gel gel beru ki savm u salatın kazası yok,

Sensiz geçen zamanı hayatın kazası yok.

 

…………..

 

Nidelum bilmezüz biz,

Gönül ile, gönül ile.

Cihanı harap edüz,

Gönül ile, gönül ile.

 

Canı ortaya koyarlar,

Veli gönüle uyar can,

Canı oynar ol ki gelir,

Gönül ile, gönül ile. [26]

 

 

 

 

 

Kaynak: 1. ALPASLAN, Ali; Doç.Dr.; Kadı Burhaneddin Divanından Seçmeler, Kültür Bakanlığı 1000 Temel Eser 73,Ankara 1977

           2. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.128

 

.............

 

 

 

 

 

ŞEYH BEDRETTİN (SIMAVNA KADISI OĞLU)

1350-1420 RUMELİ-MANİSA

 

Asıl adı Bedrettin Mahmut bin Kadı Simavna’dır. Babası kadı Mahmut İsrail ve annesi sonradan Müslüman olan ve Melek Hatun adını alan Simavna tekfurunun kızıdır. Büyük bir alim ve düşünürdür. Vahdeti vücut (varlığın birliği) düşüncesine karşı vahdeti mevcut düşüncesini savunmuştur. Ona göre doğa ve tanrı bir ve aynı şeydir. Farklılıkların ve karşıtlıkların ortadan kalktığı mutlak varlık, birlik olarak tanrı ve çokluk olarak da doğa ya da evrendir. Mutlak varlık madde ve ruh biçiminde ortaya çıkar. Bunları birbirinden ayırmak imkansız diyen ve ruh ve maddeyi eş gören Bedrettin bu yönüyle mutasavvıflardan ayrılır. Mülkiyette ortaklığı savunur. Kadın hariç her şeyin ortaklaşa kullanılabileceğini söyler. Tek tanrılı bütün dinlerin aynı olduğunu, cennet ve cehennemin dünyevi, ayetlerin birer simge olduğunu dile getirmiştir.    

 

..........

 

 

 

 

 

 

HACI BAYRAM VELİ

1352-1430 Solfasol – Ankara

 

Ankara ve civarında yaygın olarak bilinen Halveti-Nakşibendi gibi iki koyu Sünni tarikatın ilkelerinden yeni bir kuruluş doğmuştur. Bu kuruluşun öncülüğünü ise Hacı Bayram Veli yapmıştır. Bu sebeple kurulan bu yeni tarikat Bayramilik adı verilmiştir. Tarikat Devlet içinde yapılanma yolunu seçmiş ve kısa sürede Osmanlı Sarayında önemli mevkilere kadar girebilmiştir. Hacı Bayram Veli’nin ölümünden sonra iki kola ayrılmıştır. Birincisi: Yüksek sesle tapınanlar, bunlara Şemsiye kolu denmiştir. Sebebi de Fatih’in Hocası Akşemseddin bu kolu benimsemiş ve çevresine yaymıştır. İkincisi: Tapınmayı sessiz yapanlar, Melamiye koludur. Bu kol Bursalı Ömer Dede kurmuş ve yaymıştır. Her iki tarikat da Osmanlı sarayını etkisi altına almış, hatta biri diğerine galip gelmek için yarışmıştır. Nihayet Melamiler Akşemseddin’i İstanbul’dan uzaklaştırmayı başarmışlardır.  Ne var ki, her iki tarikat da şeriat yanlısı idi. Daha 15. Yüzyılda Osmanlı yönetimi şeriatçı çevrelerin denetimi altına girmiştir.

Hacı Bayram Veli Taptık Emre’nin kızıyla Yunus Emre’nin dağa odun kesmeye birlikte  gittiklerini duyunca, çevresine bir defasında “Gelinlik bir kız ile genç bir delikanlı nasıl olur da birlikte odun kesmeye gidebilirler” diyerek söylenmiş. Bu durum Taptık Emre’ye malum olur ve bir tutam pamuk içerisine kor halinde bir kömür koyarak paket edip Hacı Bayram Veli’ye gönderir. Hacı Bayram paketi açtığında korun pamuğu yakmadığını görür ve pişmanlık duyar. Taptık Emre, bu mesajla, akkor pamuğu nasıl yakmıyorsa, Yunus da kızıma bir zarar vermez, demek istemiştir.

 

N’ oldu bu gönlüm, n’oldu bu gönlüm,

Derd ü gam ile doldu bu gönlüm,

Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm,

Yanmada derman buldu, buldu gönlüm.

 

Çalabım bir şar yaratmış, iki cihan arasında,

Bakacak didar görünür, Ol şarın kenaresinde.

 

 

 

 

 

EŞREFOĞLU (ABDULLAH EŞREFİ RUMİ)

1353-1469 İznik-İznik

 

Asıl adı Abdulalh’tır. Babası Eşref’e izafeten Eşrefoğlu ve doğduğu yere izafeten İzniki adını da kullanır. Soyu Hz. Ali’ye çıktığı söylenir. Babası Mısır’dan Anadolu’ya göçmüştür. Önce Suriye Hama, sonra Manisa ve nihayet İznik’e yerleşmişler. Eşref İznik’te evlenmiş ve Abdullah 1353 yılında burada doğmuştur. Anadolu’yu gezmiş, Emir Sultan, Hacı Bayram ve Hüseyin Hamevi’den tasavvuf dersleri almıştır.  Hacı Bayram Veli’ye damat olmuştur. İznik’te 1469 yılında 120 yaşları dolayında iken vefat etmiştir.

 

 

 

Sanırlar Eşrefoğluyum, ne Rumiyem ne İzniki,

Benim ol daimülbaki, göründüm sureta insan.

......

 

Ne olaydım derviş olsam,

Hoş yürüsem dervişane.

Terk eylesem kibr ü kini,

Yüz sürsem irişine.

 

Kande baksam dostu görsem,

Daim dosttan haber versem,

Dost dost deyu dosta ersem,

Gelip dostu soruşuna.

 

Döksem gözlerin yaşını,

Artırsam bağrın başını,

Bıraksam dünya işini,

Azm etsem ol binişine.

 

Kosam nefsin çirkin huyun,

Hiç vermesem nefse boyun,

Aşk içinde erkan ayin,

Budur dosta gidişine.

 

Şeyh elinden giysem kisvet,

Nefs elinden kılsam feryat,

Aşk elinden versem şerbet,

Yanu banu tutuşuna.

 

Eşrefoğlu Rumi söyler,

İle şara haber eyler,

Kim ki dostu görmek diler,

Varsın dosta bilişine.

.........

 

 

Bir ben seni seven değil,

Cümle alemdir sevici.

Yüz bin ola her köşede,

Yoluna canlar verici.

 

Ben kim olam seni sevem,

Ya yoluna canım verem,

Sevenleri göreceğiz,

Ben de bir boynun eğici.

 

Varın sorun mürşitlere,

Var mıdır bu derde çare,

Hiç olur mu dosta ere,

Düşman ile dost olucu.

 

Düşman dediğim nefsindir,

Şol tama ile hırsındır,

Keser tama damarını,

Dosta aşıkım deyici.

 

Aşık nefsine uymadı,

Canını verdi doymadı,

Kim ki canına kıymadı,

Oldur ol yalan da’vici.

 

Aşık kendiden el yudu,

Dünya ve ahireti kodu,

Hiç anmaz bilişi yadı,

Kendüzün yoğa sayıcı.

 

Durmaz akar gözü yaşı,

Hiç onulmaz bağrı başı,

Ah ile zar olur işi,

Kimse yok halin sorucu.

 

Yani ol aşıkım der,

Doyunca yer yatar uyur,

Nefsine dileğin verir,

Zi utanmaz laf urucu.

 

Eşrefoğlu Rumi gibi,

Şöyle mücrim eksikli kulu,

Arasalar bulunmaya,

Nefsi hevasın koyucu.

.........

 

Bencileyin yüzü kara,

Gelmemiştir hiçbir dahi.

Ben ettiğin yazukları,

İtmemiştir hiçbir dahi.

 

Daim işim nefs arzusu,

Silinmedi gönlüm pası,

Benceleyin Hakka asi,

Olmamıştır hiçbir dahi.

 

Geydim dervişler donunu,

İlla varmadım yolunu,

Yolu ben azduğumlayın,

Azmamıştır hiçbir dahi.

 

Ömrüm erişti ahire,

Dürüşmedim hiçbir hayra,

Benceleyin gönlü kara,

Gelmemiştir hiçbir dahi.

 

Her amelim dolu riya,

Lasyık işim yok Tanrıya,

Bu ben düştüğüm korkuya,

Düşmemiştir hiçbir dahi.

 

 

Adem donun donanmışam,

Hayvanleyin dirilmişem,

Öyle kim nefse uymuşam,

Uymamıştır hiçbir dahi.

 

Bezirganlığa gelmişem,

Geçmez metaı almışam,

Öyle kim ben aldanmışam,

Aldanmadı hiçbir dahi.

 

Eşrefoğlu Rumi nide,

İş bu derdi ile gide,

Öyle kim ah ü zar ide,

İtmemiştir hiçbir dahi.

.......

 

Ben dost hevasına düştüm,

Özge heva neme gerek.

Başımda dost sevdası var,

Dahi sevda neme gerek.

 

Ey zahidi dünya perest,

Var zühdünü arz eyleme,

Ben aşıkı şurideyem,

Zekr ü riya neme gerek.

 

Ben dost yolunda nakdümü,

Hep oynayıp öldürmüşem,

Çün gitti küllü varlığım,

Havf u reca neme gerek.

 

Ben laubali giderim,

İki cihanı niderim,

Meylim yok sekiz uçmağa,

Pes mavisa neme gerek.

 

Ben uykumu fikretmezem,

Düş görüp tabir etmezem,

Ben gelmezem, ben gitmezem,

Beka fena neme gerek.

 

Ben mesti ezel gelmişem,

Ben ta ebet mest giderem,

Hiç ayrılmaz esrüklüğüm,

Züht ü takva neme gerek.

 

Ben dost ile peymanımı,

Elest’den ön berkitmişem,

Ben dostu ayan görmüşem,

Hayal ü rüya neme gerek.

 

Gerçi surette insanım,

 Ben sultanı insü canım,

Ben fariği dü cihanım,

İşbu kavga neme gerek.

 

Ben Eşrefoğlu Rumi’yem,

Ben bakiyem ben kadimem,

Ben ol mür i lahutiyem,

Arz u sema neme gerek.

.........

 

Seni seven aşıkların,

Göz yaşı dinmez imiş.

Hem seni maksud edenler,

Dünya ahiret anmaz imiş.

 

Ölmez imiş aşık canı,

Hiç dağılmazmış teni,

Aşk kimi kim kıldı fani,

Ana zeval ermez imiş.

 

Gönlün sana verenlerin,

Eli sana erenlerin,

Gözü seni görenlerin,

Devranları dönmez imiş.

 

Aşkına düşen canların,

Yoluna baş verenlerin,

Aşk bülbülü olanların,

Kimse dilin bilmez imiş.

 

Kim ki gerçek sever seni,

Yoluna kor teni canı,

İster seni dün ü günü,

Huriye aldanmaz imiş.

 

Aşkın ile bilişenler,

Senin ile buluşanlar,

Sen sultana ulaşanlar,

Ebedi ayrılmaz imiş.

 

Hak yoluna gelenlerin,

Hakkı gerçek sevenlerin,

Nişanı budur anların,

Mala cana kalmaz imiş.

 

Sen Leyli’yi görenlerin,

Mecnun olup kalanların,

Kendüzünden varanların,

Kimse halin bilmez imiş.

 

Eşrefoğlu Rumi senin,

Yansın aşk oduna canın,

Aşk oduna yanmayanın,

Kalbi safi olmaz imiş.[27]

........

 

Tecelli şevki didarın,

Beni mest eyledi hayran.

“Enel Hak” sırrını canım,

Anınçün kılmazam pinhan.

 

Acep hayranı mestem kim,

Bilişten bilmezem yari,

Gözüm her kanda kim baksa,

Görünen sureti Rahman.

 

Benim her dertlü dermanı,

Benim her madenin kanı,

Benim ol dürrü bi hemta,

Benim ol bahri bi payan.

 

Semada seyr eder sırrım,

Cihanı tuttu envarım,

Mukaddesler cemisi,

Benim sırrımda sergerdan.

 

Bu ay u gün bu yıldızlar,

Bu giceler bu gündüzler,

Bu yazlar u kışlar güzler,

Benim emrimdedir yeksan.

 

Çürümüş tenlere bir kez,

Eğer dirsem “bi izni kum”,

Yalın ayak u baş açık,

Duralar kamusu üryan.

 

Benim ilmi ledünümde,

Hezaran Hızır olur aciz,

Benim her bir tecellimde,

Nice bin Musa’lar hayran.

 

Cihan tılsımının bendi,

Benim elimdedir şimdi,

Benim bugün bu meydanda,

Benimdir top ile çevgan.

 

Benim şahı bu meydanın,

Benim devri bu devranın,

Benim canı bu canların,

Benimle diridir her can.

 

Benim Mansur’u dar iden,

Benim ağyarı yar iden,

Benim her varı var iden,

Benim hem giden hem duran.

 

Değilim oddan u sudan,

Veya toprak veya yilden,

Ben irden var idüm irden,

Henüz yoğidi bu ezman.

 

Zamansız bi zannım ben,

Nişansız bi nişanım ben,

Dü alemde hemanım ben,

Benüm görünen hem gören,

 

Görürsün surette adem,

Benim emrimdedir alem,

Feleklerle melekler hep,

Bana mahkumdur ins ü can.

 

Sanırsın Eşrefoğlu’yam,

Ne Rumi’yem ne İzniki,

Benem ol daim ü baki,

Göründüm sureta insan.[28]

 

......

 

Kaynak: 1. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.94

                  2. Eşref-i Rumi Divanı; 1001 Temel Eser:4,

         3. Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.224

 

 

 

 

 

 

EMİR SULTAN (ŞEMSEDDİN MUHAMMED)

1368-1429 Buhara-Bursa

 

1368 yılında Buhara’da doğmuş. Asıl adı Şemseddin Muhammed’dir. Babası Seyyid Ali Külal’dir. Soyu Seyyid Muhammed, Hasan ül Askeri, Aliyül Naki, Muhammed Taki, Aliyül Rıza, Musayı Kazım, Caferi Sadık, Muhammed Bakır, Zeynel Abidin, Hz. Hüseyin, Hz. Ali, Hz. Fatima ve Hz.Muhammed’e dayandığı ileri sürülür.

Emir Sultan’ın hanımı Hundi Fatma Sultan Padişah Yıldırım Beyazit’in kızıdır. Onun soyu da Sultan Murat Hüdavendigar, Orhan Bey Gazi, Osman Bey Gazi, Ertuğrul Bey Gazi’ye ulaşarak Kayı boyuna mensup olduğu anlaşılacaktır.

Şemseddin Muhammed, Bursa’ya geldikten sonra Emir Sultan olarak ün salmıştır. Horasanda iken “Emir Buhari” olarak anılırdı.  Türbesi Bursa Gökdere mevkiinde eşi Hundi Fatma Sultan tarafından yaptırılan cami içindedir. Şimdi bu bölgeye Emir Sultan denilmektedir.

 

İLAHİ

 

Gerçi aşıklara sala denildi,

Derdi olan gelsün, dermanı buldum.

Ah ile vah ile cevlan ederken,

Canım içinde efendim cananı buldum.

 

Açılmış dükkanlar kurulmuş pazar,

Canlar mezad olmuş dellallar gezer,

Oturmuş ümmetim beratın yazar,

Cevahir bahşeden dükkanı buldum.

 

Erenler meydane doğru varırlar,

Anda cem oluben verir alırlar,

Cümle enbiyalar divan dururlar,

Hakka mahbub olan sultanı buldum.

 

Akar gözlerimden yaş ile kan,

Zerrece görünmez gözüme cihan,

Deryalar nuş edüp kandırmaz iken,

Aşıklar kandıran ummamı buldum.

 

Emir Sultan ne hoş Pazar imiş,

Aşıklar seyredüb gezerler imiş,

Cümlenin maksudu ol didar imiş,

Hakka karşı duran divanı buldum.

..........

 

Ey alemi velayete sultan olan Emir!

Ve ey mülki ruma rahmeti Rahman olam Emir.

 

Muhibbi Hak olur sana candan muhib olan,

Devlet bize muhabbetin olmuş şeha hemin.

 

Ne aktı ruma bir ulu derya senin gibi,

Ne aleme getirdi Buhara senin gibi.

 

Göstermeye ver ehline didarı nurunu,

Ayine verdi Allah Teala senin gibi. –Bursalı Ahmet Paşa

 

 

 

 

 

 

 

AGAH DEDE (YAŞAR)

1400-1500 BELGRAD

 

On beşinci yüz yıl şair ve ozanıdır.

 

 

 

 

CAFER DEDE

1400-1500 İstanbul-İstanbul

 

On beşinci yüz yılda, II. Beyazit Han döneminde yetişmiş şair ozan ve Bektaşi Dergahi Şeyhidir.

 

 

 

 

CAMİ  (HACI HASANZADE)

1400-1505 Balıkesir-İstanbul

 

 

 

 

 

BALIM SULTAN (HIZIR BALI) DEDEMOĞLU

1440-1516 Kırşehir-Hacıbektaş

 

Asıl adı Hızır Balı’dır. Mürsel Babanın oğludur. Ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemektedir. Hacı Bektaş’ın nefes evladı Kadıncık Ana ile zevci Nurettin Hoca’nın oğlu olan Hızır Lale’nin oğlu Rasul Balı, Rasul’un oğlu Yusuf Balı ve Yusuf’un oğlu olan Mürsel Babadan olmadır. Mahlaslarında Dedemoğlu adını kullanır. Çünkü, Dede oğludur. Bursa’da Geyikli Baba türbesinde gömülüdür.

Alevilik Bektaşilik düşüncesini düzenli bir ocağa dönüştürerek kurumsallaştırmıştır.

 

Balım çoklar ile sohbet edüpdür,

Bu yola erkana emek verübdür,

Gidin görün pirim nerde durubdur,

Pir durduğu yerden haber ver imdi.

 

Şahi merdan gibi ere tapının,

Kim idi bekçisi o dört kapının,

................................................

 

Ev içinden bize haber ver imdi.

...........................

 

Benim sevdiceğim Ali’dir Ali,

Ali’yi sevenler olmaz mı deli,

Pirimin elinden içmişim dolu,

Ali’yi seversen değme yarama.

 

Ali’nin yarası yar yaresidir,

Buna merhem olmaz dil yarasıdır,

Ali’yi sevmeyen Hakkın nesidir,

Seversen Ali’yi değme yarama.

.....................................

ÇARK DEVRİLDİ DOLAP DÖNDÜ

Çark devrildi dolap döndü
Ahir zamana düşüptür
Ay yerinde gün yerinde
Küfran salına düşüptür

Yerindedir gece gündüz
Örgülü terazi yıldız
Bir hanhara gidelim biz
Yollar dumana düşüptür

Yağmur yağar biter otlar
Mevç gelür dürlü nimetler
Yar ile danışır yadlar
Har gülüstana düşüptür

Bülbülün zarı figanı
Doldurur iki cihanı
Şu dünyanın sonu fani
Kavli yalana düşüptür

Dedemoğlu der hasretten
Yandı yüreğim gayretten
Umarım ki inayetten
Şah-ı Merdana düşüptür.

.................

Çıktık Horasan`dan Eyledik Sökün

Çıktık Horasan`dan eyledik sökün
Düşürdüler bizi tozlu yollara
Omuzda parlıyor kargı cıdalar
Aşırdılar bizi karlı dağlara

Bölük bölük oldu yüklendi göçler
Atlandı yaşlılar yayandır gençler
Başımıza geldi gördüğü düşler
Düşürdüler bizi gurbet ellere

Gahi konduk gahi göçtük yollara
Bilip bilmediğim gurbet ellere
Alem dağlarından şu düz çöllere
Şimden sonra destan olsun dillere

Oradan yükledik geldik Culab`a
Seksen dört bir erdir gelmez hesaba
Deve koyun çoktur insan kalaba
Susuz hayvan inileşir göllere

Dedemoğlu der ki aşkın bağından
Aşırdılar bizi Yozgat dağından
Anadolu Sivas şehri sağından
Bizden sonra bir nam kalsın illere

Dedemoğlu

Şiirin/Türkünün ilk dörtlüğünün uzun hava olarak söylendiği, Melih Duygulu tarafından derlenen bir çeşitlemesi mevcuttur.
 

Göründü (Gül ü Seyran Bağlarında)

Gül ü seyran bağlarında gezerken
Gözlerime mah-ı taban göründü
Tahmin ettim aşığını öldürmüş
Eller yalın kılıç kandan göründü

Karşımda kaşların çattığı zaman
Pervaz kurup samah tuttuğu zaman
İlkbahar ayları bittiği zaman
Lalesi sümbülü reyhan göründü

Dil lebin çeşmesinden kanmak ister
Çık salın sevdiğim cemalin göster
Herkes sevdiğinden mah-ı tab ister
Hüsnün aşıklara seyran gördündü

Dedemoğlu erkan nizamdan aşma
Özünü bilenin yayından şaşma
Varıp bir kötünün suyuna düşme
Akıl başta mihman göründü

Dedemoğlu

 

Neyledin Dünya

Anadan atadan şöyle doğanlar
Halk edip insanı neyledin dünya
Kırk arşın kameti ince miyanı
Ali gibi aslanı neyledin dünya

Fatma anamız da Ali`nin yari
Beline bağlamış hub Zülfikarı
Eba Müslim gibi er olan eri
Fazl-ı gülistanı neyledin dünya

Kurdu kuşu nutku ile durduran
Zelha`yı genceltip Yusuf`a veren
Tahtı da rüzgarla beraber duran
Sultan Süleyman`ı neyledin dünya

Çıkıp şu aleme kendin bildiren
Lut kavmidir birbirini öldüren
Omuz verip Kafdağını kaldıran
Hamza pehlivanı neyledin dünya

Dedemoğlu kaynar aşkın tavası
Ateşi yok sır hikmettir havası
Yaralar ilacı dertler devası
Şu hekim Lokman`ı neyledin dünya

Dedemoğlu

.......................

 

 

 

 

FİGANİ (BABA FİGANİ)

1400-1519 Şiraz-Meşhed

 

Tarihte Figani isimli bir çok şair vardır.

-          Artvin Hizarlı köyünden Figani,

-          II.Beyazit’in oğlu Abdullah’ın divan katibi Kamani Figani,

-          1519 da vefat eden Şirazlı Baba Figani,

-          1878-1928 yıllarında yaşamış Silleli Aşık Figani,

-          Trabzondfa doğmuş 1532 de İstanbul’da ölmüş Ramazan Çelebi adıyla bilinen şair Figani,

-          Dertli2nin çırağı olan 1814’de doğup 1928 de vefat eden Bolu Geredeli Aşık Figani.

 

Fukara sinesine her kim dokuna,

Dokuna sinesi Allah okuna.[29]

 

Kaynak: Hayrettin İvgin, Aşık Figani Baba; Kültür Bak.Yay. Ankara 1994

 

 

 

 

 

 

HATIFİ, ABDULLAH (CAMİ AKRABASI)

1400-1521 Herat-Herat

 

  

 

 

 

GEDAYİ

1404-1500

 

Kimi derviş olur başında külah,

Tarikat sırrına değildir agah.

 

..........

 

TALİH KÖTÜLÜĞÜ DESTANI

 

Bilmem bu şehirde ne kar edeyim,

Yetirdim aklımı başta dururken.

 

Dedim bu yerlerden firar edeyim,

Rast geldi bir kimse çıkıp giderken.

 

Sözün tutup hele dinledim anı,

Varıp bir köşede tuttum mekanı,

Çiftçi oldum ele aldım sabanı,

Öküzlerim öldü tohum ekerken.

 

Kalaycı oldum kalayladım kapları,

Hep kırıldı tavaların sapları,

Hekim oldum düzdüm ecza hapları,

Yeğen zehirledim ilaç içerken.

 

Bakkal oldum, oldu mekanım kapan,

Yüz çevirdi bizden cümle bezirgan,

Bala yağa düştü üç beş bin sıçan,

Fıçıların ağzın açıp kaparken.

 

Ciğerc-oldum ciğer döndü al kana,

Paçac-oldum bir kelb düştü kazana,

Gemic-oldum çıktım bahri ummana,

Gemiyi batırdım yelken açarken.

 

Yeniden kendimde bir sanat buldum,

Çapayı kazmayı elime aldım,

Varup bir şehirde bahçivan oldum,

Şehri suya boğdum bostan sularken.

 

Terzi oldum kesemedim çuhayı,

Balıkc-oldum balık yuttu oltayı,

Kasap oldum ele aldım baltayı,

Parmağımı kestim gerden kırarken.

 

Yeniden kendime bir sanat buldum,

Bu kuru kavgadan ben de usandım,

Bir sabah namazı camiye vardım,

Pabucum çaldırdım namaz kılarken.

 

Berber oldum çok kulaklar kaptırdım,

Çok kelleye yıldızları saydırdım,

Çulha oldum dedim işim uydurdum,

İki kolum çıktı mekik atarken.

 

Dabak oldum serdim bir iki meşin,

Köpekler vermişler parasın peşin,

Yiyip kurutmuşlar kurusun yaşın,

Rast geldim üstüne ağzın silerken.

 

Hayırsız olduğum benim bildiler,

Beni şehirlerden taşra sürdüler,

Çoban oldum üç beş koyun verdiler,

Hepsini kurt yedi çakal koğarken.

 

Gedai’yim dedim alem inandı,

Pasban oldum çarşı büsbütün yandı,

Tellal oldum alış veriş kapandı,

Katırı çaldırdım eşek satarken.[30]

............

 

 

Otyam, A.Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984.s.425

 

 

 

 

 

 

MURADİ (PADİŞAH SULTAN II.MURAT)

1403-1451 İSTANBUL-İSTANBUL

 

Osmanlı Padişahları içinde tezkirelerde şiirleri ilk zikrolunan Sultan II. Murat’tır.

 

 

Uykuda dün gece canım gibi canan gördüm,

Ten-i efsüdede kalkıp eser-i can gördüm.

 

Leblerin hasta iken ağzıma aldım billah,

Ey tabib-i dil ü can derdime derman gördüm.

 

Edirne gerçi güzeller yeridir ey hemdem,

Bursa’da dahi nice dilber-i fettan gördüm.

 

Nagehan kadre erip dün gece ben kaplıcada,

Bir gümüşten yapılı serv-i hıraman gördüm.

 

Ey Muradi şeh-i devran iken el’an seni,

Zülfüne kılmış esir ol şeh-i huban gördüm. [31]

 

 

 

Kaynak:   Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.224

 

 

 

 

 

 

AVNİ (FATİH SULTAN MEHMET) MEHMET II

1430-1481

 

Murat II ile Hüma Hatun’un oğludur. Osmanlı Padişahıdır. Avni takma adıyla şiirler yazmıştır. Hocası Akşemsettin, Şemsilik (Bayramilik) tarikatının kurucusudur. Fatih Sultan Mehmet, Karamanlı Sadrazam Mehmet Paşayı emirnameler, fetvalar ve fermanlarla yürütülen işleri düzenlemekle görevlendirdi. Siyasi, hukuki ve mali konuları da kapsayan ünlü Fatih Kanunnamelerini yürürlüğe soktu. Tahta çıması muhtemel kardeş ve akrabadan kim varsa öldürülmesi öngörülüyordu. Ayrıca, Osmanlı Hanedanına karşıt güç oluşturacak aşiretleri ve onların topraklarını yeni bir düzenlemeye tabi tutarak ekonomik güçlerini kırmıştır. Fatih ile birlikte Osmanlı saray yönetimi şeriatçı kadroların denetimi altına girmiştir. Nesimi’nin derisinin yüzülmesi ve daha başka dini düşünce suçlarına karşı aşırı baskılar bu yüzyılda Alevi ozanlarının seslerinin kesilmesi ile sonuçlanmıştır. Ancak bir dönem suskunluk daha sonra 16. Yüzyılda Alevi ozanlarında bir patlamaya dönüşmüştür. Bu yüzyıl altın çağı olarak anılmaktadır.

 

Ahireti kazanmak iş bu dünyadan murad,

Yoksa zahid bildin mi, nedir ukbadan murad.

 

Hakiki yar olmadan cennet de zindan olur,

Bil ki yari görmektir, ala cennetten murad.

 

Malı mülkü bırakıp, sonunda gideceksin,

Ya nedir dünya için, fani dünyadan murad.

 

Gördüğüne bağlanma ve yetinme onlarla,

İbret almaktır gönlüm, gezmek görmekten murad.

 

Gönül eğlencesidir, ey Avni, en sonunda,

Ustalık satmak değil, şiir ve yazıdan murad.[32]

 

 

Kaynak: Kurul; Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi Cilt 1, Türkiye Gazetesi Yay.s.177

 

 

 

 

 

 

SEYİT ALİ SULTAN (KIZIL DELİ SULTAN)

1400-1500 Kırcali-Dimetoka

 

15. Yüzyıl şair ve ozanıdır.

Yunanistan-Bulgaristan sınırında Dimetokada tekkesi bulunmaktadır.

 

 

 

 ALİ ŞİR NEVAİ

1441-1501 HERAT-HERAT

 

Ataları Uygur kabilesindendir. Horasan Herat’ta 1441 yılında doğmuş. Zengin ve nüfuzlu bir aileye mensuptur. Hükümdar Hüseyin Baykara’nın nedimeliğinde bulunmuştur.

 

 

Nevai “Matlubu’ Kulub” da şöyle der;

 

Aşk yolunda gece gündüz ağlayanlar,

Candan geçip belini muhkem bağlayanlar,

Hizmet edip hak sırrını anlayanlar,

Gece uykusunu haram edip ızdırap çeker.

 

Olup nefsine tabi bend edersen düşen düşmanı,

Sana nefsine denk düşman yapabilirsen onu al kendine bend.

 

Ölüm aydınlık bir alem imiş.

 

Bu kadar menzili ve şöhreti büyük payelerle,

Kendini tutan toprak ile bir olanlar nerede?

 

Ey Nevai makbul olmak istiyorsa toprak ol,

Kim merdudu ise onun başında kindarı var. 

 

 

 

 

 

ADLİ (II.BEYAZIT-VELİ)

1447-1512 İstanbul-İstanbul

 

Osmanlı Padişahıdır. Bektaşiliği benimsemiştir. Kendisi de sufidir. On iki imama gönülden bağlıdır. Alevi Bektaşi ozanlarını koruyup gözetmiştir.

 

Allahım, azizlik sana yaraşır,

Nitekim fakirlik bana yaraşır.

 

Madem sensin sığınağı cihanın,

Herkesten sana iltica yaraşır.

 

Şah odur ki, sana kulluk eyledi,

Kulun olmayan Şah geda yaraşır.

 

Bir baş ki, değildir sana secdede,

Şah olsa da ona eza yaraşır.

 

Gönül ki, gamından hastadır senin,

Ona zikrin ile şifa yaraşır.

 

Adli’yi adl ile sorarsan eğer,

Nimet değil, ona ceza yaraşır.

 

Ben ettim onu ki, bana yaraşır,

Sen onu eyle ki sana yaraşır.

 

Çaresiz kaldığı dehşetli günde,

Ona imada-ı Mustafa yaraşır.[33]

 

 

 

Kaynak: Kurul; Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi Cilt 1, Türkiye Gazetesi Yay.s.152

 

 

 

 

 

 

 

KALENDER ABDAL (KALENDER ÇELEBİ-KALENDER ŞAH-CIVAN KALENDER-GENÇ KALENDER)

1450-1527

 

Ne zaman ve nerede doğduğu bilinmiyor. Ancak Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşadığı biliniyor. Alevi çevrelerinde yetişmiş ünlü bir ozandır. Bir söylentiye göre, 1527’de çıkan bir isyana katıldığı bahanesiyle öldürülen Balı Sultan’ın kardeşidir. Hacı Bektaş postnişi görevinde bulunduğu bilinmektedir.

 

Dün gece seyrimde batın yüzünden,

Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi gördüm.

Elfi tac başında nikab yüzünde,

Aslı İmam nesli Ali’yi gördüm.

 

Geçti seccadeye oturdu kendi,

Cemali nurundan çırağ uyandı,

İşaret eyledi sakiler sundu,

Bize Haktan gelen doluyu gördüm.

 

İçtim o doludan aklım yetirdim,

Çıkardım kisvetim ikrar getirdim,

Menzil gösterdiler geçtim oturdum,

Kemend ile bağlı belimi gördüm.

 

Mürşit eteğinden tutmuşum destim,

Bu idi muradım irişti kastim,

Bilmem sarhoş muyum neyim ben mestim,

Erenler verdiği dilimi gördüm.

 

Kalender Abdal’ım koymuşum seri,

Şükür kurban kestim gördüm didarı,

Erenler serveri gerçekler eri,

Sultan Hacı Bektaş Veli’yi gördüm.

........................

 

Her cana kalan serseriye er demesinler,

Ser vermeyenin ismine server demesinler,

Bir kimesnede olmasa ol aşk Ali’den,

Pes nice ana kafiri Hayber demesinler.

 

 

 

 

 

 

 

USULİ (FAZLULLAHİ SANİ-NAİMİ)

1450-1531 Yunanistan-Vardar Yenice

 

XV.yüzyıl şair ve ozanıdır. Ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, 1534 yılında öldüğü kesindir. Mevlevilik, Bektaşilik ve Memalilik tarikatlarının esaslarını alarak yeni bir tarikat kurmuştur.

 

 

SEMAİ

 

 

Bana kıyan bakan,

Kor muyum seni kor muyum.

Bakışı ciğerim yakan,

Kor muyum seni kor muyum.

 

Behey güzellerin canı,

Aşıkın dili imanı,

Yoluna vermeden canı,

Kor muyum seni kor muyum.

 

Sular gibi akmayınca,

Ahım odu çıkmayınca,

Mahalleni yakmayınca,

Kor muyum seni kor muyum.

 

terk edem canı cihanı,

Yıktın viran  ettin beni,

Böyle garip kodun beni,

Kor muyum seni kor muyum.

 

Ölüm yelleri esmezse,

Ömer ekinin kesmezse,

Ecel leşleri basmazsa,

Kor muyum seni kor muyum.

 

Nice yıl yel gibi yelem,

Aşk yolunda toprak olam,

Gül gibi açılıp solam,

Kor muyum seni kor muyum.

 

Usuli ayrılmaz senden,

Hiç can ayrılır mı tenden,

Yani kaçmak ile benden,

Kor muyum seni kor muyum. [34]

 

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986.s.184

 

 

 

 

HAYRETİ MEHMET

1450-1535 Yenice Yun.-Vardar

 

 

 

  

GÜL BABA (CAFER)

1450-1541 ULUBORLU-BudAPEŞTE

 

Asıl adı Cafer’dir. 1450 yıllında doğmuş bir Alevi Bektaşi Dervişidir. Evliya Çelebiye göre Merzifonlu, yeni belgelere göre Isparta ili Uluborlu  ilçesi İlegüp köyündendir. Yakasına daima bir gül takarak dolaştığı için adı “Gül Baba” veya “Gül Dede” olarak söylenegelmiştir.

 

        Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle 1531 de Budin (Budapeşte)’e gönderilmiş. Görevi oradaki halka İslamiyeti tanıtmak, sevdirmek. Budin’de bir Tekke kurmuş ve kısa süre içinde gösterdiği sevgi ve hoşgörüsüyle halkın sevgilisi haline gelmiştir. 1 Eylül 1541 de şehrin kuşatılmasında şehit düşmüştür. 2 Eylül 1541 de Şeyhülislam Ebussuud Efendinin kıldırdığı Cenaze namazına Kanuni Sultan Süleyman da katılmıştır. Vasiyeti üzerine Budin'de Tekkesi içinde toprağa verilmiştir. Türbesi yenilenmiş ve bulunduğu tepeye Gültepe (Rozsadomb) adı verilmiştir.

 

        Tekkesi 1686 yılına kadar görevine devam etmiş ve bu tarihte yıkılmış. Türbesi ise Budin Beylerbeyi Mehmet Paşa tarafından 1543-1548 yılları arasında yaptırılmıştır. Sonradan Sultan Abdülaziz tarafından 1867 de ziyaret edilmiş ve 1885 te Mimar Lajos Grill tarafından restore edilmiştir.  1916 yılında Macar Profesör Müler tarafından onarılmış. 2. Dünya savaşında az hasar gören türbe doğrusu bakımsızlıktan oldukça tahrip olmuş ve 1963 te Macar Hükümet tarafından eski durumuna getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin girişimleriyle Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğümüzün Macar Hükümet yetkilileriyle işbirliği neticesinde ilk yapıldığı günkü orijinalliğinde restorasyonu tamamlanarak halkın ziyaretine açılmıştır.

 

        Gül Baba türbesi daha çok Hırıstiyan Avrupalıların sıklıkla ziyaret ettiği bir türbe durumuna gelmesindeki sır Gül Baba’nın

kimliğinde saklıdır. O büyük küçük demeden herkesi bir ev eşit tutmuş, herkesi kucaklamıştır. İyi niyet göstermiş ve bunun ödülü olan gönüllerde yerini almıştır. İyi bir şey dilemek isteyen herkes bunu daha kolay konsantre olur,daha kolay ulaşırım düşüncesiyle soluğu onun türbesinde almıştır. Gerçekten de amaçlarına bu yolla ulaşanların sayısı küçümsenmeyecek boyutlara varınca adı birden ünlenmiş ve yayılmıştır.

 

         Türbenin bulunduğu bölge Budapeşte’nin en gözde yeri olması sebebiyle buradaki araziye göz koyan çok olmuş. Türbeyi yıkmak, yakmak istemişler ama her defasında gizli bir güç bu tür girişimlere karşı koymuş.  Buradan bir kiremit düşürenin başına türlü belalar gelmiş. Yatırın kerameti ona zarar verenlerden kendini korumuş. 2. dünya savaşında her yer yerle bir olmuş ancak, türbeye bir top mermisi bile isabet etmemiş. Türbe daha çok bakımsızlıktan, ilgisizlikten tahribat görmüş.

 

          Gülbaba deyişleriyle de halka kendi dilinden ses vermiş. Sevgi ve hoşgörüsü Hırıstiyan alemini kendine hayran etmiştir. [35]

 

Kaynak: Toros Magazin, Akdeniz Atılım Mat. S.7

 

 

 

 

 

SOMUNCU BABA (EBU HAMİDÜDDİN AKSARAYİ)

1450-1550

Asıl adı "Hamid Hamidüddin."di0r. Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt döneminde yaşamış. Kayseri'nin Akçakaya Köyü doğumludur. Peygamberin 24. kuşaktan torunudur.

Şam'da, Tebriz'de eğitim görmüş. Halkı aydınlatmak için Bursa'ya yerleşmiş. Çilehanesinin yanına bir fırın yaptırmış. Pişirdiği somunları fakire, fukaraya dağıtırmış.

Adı Somuncu Baba'ya çıkmış. Bursa'daki Ulu Cami'nin açılış hutbesini o okumuş. Namı yayılınca... "Şöhretten sakınmak için" Bursa'dan ayrılmış. Yaşamı "iyiyi, doğruyu,

 güzelliği" anlatmakla, "Türklüğü ve İslamı yaymakla" geçmiş. Somuncu Baba'nın torunlarından "Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi" 1914-1990 yılları arasında yaşamış.

Darende'de okul yaptırmış. Atatürk büstü yaptırmış. Yol yaptırmış. Onun adına kurulan vakıf "hayır işleri yapmayı sürdürüyor." Somuncu Baba türbesinin bulunduğu yer,

 Darende'ye 2 kilometre. Geçen yıl 200 bin kişi ziyaret etmiş. Türbenin önünden "Gürün'ün Gökpınar gölünde doğup, Fırat'la birleşen Tohma Çayı" akıyor. Çevrede balıklı

 kuyular var. Kudret havuzu var. Gelenler türbeyi ziyaret ediyor. Piknik yapıyor. Burada "siyaset" yok. "Adak... Dilek" yok. "Ağaca çaput bağlamak" yok.

Bütün söylemler "birlik, beraberlik, laik Cumhuriyet'e sadakat, Atatürk ilkelerine bağlılık, eğitimin önemi, kızların okula gönderilmesi" üzerinedir. Hulusi Efendi'nin oğlu

 Hamid Hamidettin Ateş şimdi Somuncu Baba camiinin imamıdır.

 

 

 

 

HATAYİ   (ŞAH İSMAİL)   ŞAH HATAYİ  

1468-1524 Erdebil-Tebriz Dergüzin

 

1468 yılında Erdebil’de doğdu. Babası Seyfettin Erdebil ve Annesi Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Bilki Aka (Halime Begüm) Sultan’dır. İran Safevi soyundan gelen Türk kökenlidir.  Hz. Ali taraftarlığına inanmış, Kızılbaş inancındandır. Bölgesindeki Kalenderilik ve Halvetilik tarikatlerini birleştirerek kendi inançlarının egemen olduğu Safevilik tarikatını kurmuş ve başına geçmiştir. Çevresine toplanan inanmış kitlelerle Safevi Devletini kurmuş ve kısa sürede topraklarını genişletmiştir. Ancak 1514’te Çaldıran’da Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e yenilmiştir. Tarih kitapları olayı saptırarak vermektedir. İşin doğrusu şudur:

 Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği altında yaşayan Türkmenler ağır baskılara ve katliamlara maruz kalmaktaydı. Bu durumu hoş görmeyen bir çok Türk Beyliği Osmanlıyı uyarmıştır.Timur İmparatoru Timurlenk gibi.  Bunlar arasında Safevi Sultanı Şah İsmail de vardır. Şah İsmail Osmanlı padişahına gönderdiği ve bizzat kaleme aldığı mektupları Türk edebiyatına örnek teşkil edecek güzellikte arı Türkçe ile yazılmış eserlerdir. Mektuplarında Türkmenlere reva görülen kötü uygulamaları kınıyor ve bir Türk’ün bir başka Türk’e böyle davranmasının doğru olamayacağı vurgulanıyordu. Kardeşçe uyarılar içermekteydi. Buna karşın Yavuz Sultan Selim’in cevabi mektupları Arapça ve Farsça idi ve ağdalı, alaylı, kinayeli, aşağılayıcı ifadeler içermekteydi. Osmanlı tüm Anadolu’yu sömürüyor, paraları ve yatırımları Avrupa’ya ve Arabistan’a akıtıyordu. Osmanlı İmparatoru uygulamalarını daha da artırarak kendisine iletilen dostluk tekliflerini kabul etmiyor ve anlaşmaya yanaşmıyordu. Savaş kaçınılmaz olmuştu. İki Türk padişahı tarihte bir kez daha karşı karşıya gelmişti. Birinin kaybetmesi mukadderdi. Şah İsmail kaybetti. Devleti de parçalandı.

Şah İsmail, Hatayı mahlası ile şiirler söylüyordu. Şiirlerinde duygunun içtenliğin ağır bastığı görülür. Şiirlerinde dini inançlarını yaymak ve açıklamak için akıcı bir dil kullanmıştır.

Şah İsmail kuvvetleri, Hz. Ali kuvvetlerinin savaşta belli bir tarafı simgelemek için başlarına bağladıkları bant gibi, kırmızı bir başlık giymişlerdir. Bu sebeple Şah İsmail taraftarlarına Kızılbaş denilmiştir.

Hatayi, başta Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre olmak üzere Alevi ozanların etkisi altında kalmıştır. Şiirlerinde düşünceleri yerine inançlarını işlemiştir. Alevi ozanları içinde 7 ulu ozandan biridir.

Türkçe ve Farsça şiirlerini içeren divanı vardır.

 

Sözünü bir söyleyenin,

Sözünü eder sağ bir söz.

Pir nefesin dinleyenin,

Yüzünü eder ağ bir söz.

 

Bir söz vardır halk içinde,

Dahi söz vardır hulk içinde,

Olmaya ki delk içinde,

Deyesin çarka dağ bir söz.

 

Söz vardır kestirir başı,

Söz vardır keser savaşı,

Söz vardır ağulu aşı,

Bal ilen eder yağ bir söz.

......................................

 

Karşıki karlı dağı gördün mü,

Buldurmuş eyyamın eriyip gider.

Akan sulardan sen ibret aldın mı,

Yüzünü yerlere sürüyüp gider.

 

Kadirsin hey ulu Şahım kadirsin,

Her nereye baksam anda hazırsın,

Üstümüzde dört köşeli çadırsın,

Cümlemizi birden bürüyüp gider.

 

Sıra sıra gelem ol ulu kuşlar,

Sırlı olur yakmaz anı güneşler,

Evvel ezel meyve veren ağaçlar,

Anlar da kalmayıp çürüyüp gider.

 

Derindir deryamız bizim boylanmaz,

Binbir kelam desem birin anlamaz,

Kişi ikrarsız yulara bağlanmaz,

Yuları boynunda sürüyüp gider.

 

Şah Hatayi söyler sözü özünden,

Dervişleri sakınuptur gözünden,

Olur olmaz münkirlerin sözünden,

Esriyip gönlümüz farıyıp gider.

.......................................

 

Bizden selam söyleyin Kul Himmet kardeşe,

Vücudun şehrini gezsin de gelsin.

Yedi kat yer ile yedi kat göğün,

Onun manasını versin de gelsin.

 

Benim aradığım Hazreti Ali,

Altından dövülmüş, Düldülün nalı,

Kırk arşın kuyudan kim çıkarmış bu yolu,

Bu yolun tarikini sürsün de gelsin.

 

Dervişlik dediğin bir kolay iştir,

Ali’nin gördüğü mübarek düştür,

Canı yok, cinsi yok bu nasıl kuştur,

Bu kuşun dilinden bilsin de gelsin.

 

Dervişlik dediğin arıdır özü,

Araya mı gitti garibin sözü,

Gımışga demirin üstünde karınca izi,

Karanlık gecede görsün de gelsin.

 

Der ki Şah Hatayi’m özümüz darda,

Ben seni sakınırım ağyar nazarda,

Çıkmadık canda kazılmadık mezarda,

Cenaze namazın kılsın da gelsin.

...........................

 

Ali gibi er gelmedi cihane,

Ona da buldular bin bir bahane.

............................................

 

Gül ağaçtan bitti geldi Şah’a yoldaş olmağa,

Sırrı Şah idi ezelden geldi sırdaş olmağa.

 

Yüreği dağ olmayınca bağrı kanlı la’l-i tek,

Hiç kimin haddi yoktur kim Kızılbaş olmağa.

 

Küntü kenzen sırrı devrinde Muhammed nur iken,

Kırmızı taç ile geldi cihana, aleme faş olmağa.               

..............................

 

Dil ile dervişlik olmaz,

Hali gerek yol ehlinin,

Arılayın her çiçekten,

Balı gerek yol ehlinin.

 

Anlamazsan Hak mezhepten,

Kurtulamazsın azaptan,

Mürebbiden müsahipten,

Eli gerek yol ehlinin.

 

Hep olmuşuz yola aşık,

Kimi sermest kimi ayık,

Bahçelerde dosta layık,

Gülü gerek yol ehlinin.

 

Pir Hatayi’m kuşak kuşan,

Turab ol yollara döşen,

Budur Hak ehlinde nişan,

Hali gerek yol ehlinin.

…………………

 

Muhammed Ali’yle meclise vardı,

Kırkların cümlesi ayağa kalktı,

Seksen bin meleğin secdeye erdi,

Ali ile Muhammed’in aşkına.

 

Ali ile Muhammed kurdu bu yolu,

Arafatta açılır müminin kolu,

Bir ulu dergahtır sürün bu yolu,

Ali ile Muhammed’in aşkına.

 

Orada Mervanı dış eylediler,

Münkirin cehrini taş eylediler,

Kırklar bir üzümü cuş eylediler,

Ali ile Muhammed’in aşkına.

 

Can Hatayi’m hatmeyledi kelamı,

Cebrail getirdi anda selamı,

Her yerde söylemen mahrem kelamı,

Ali ile Muhammed’in aşkına.

 

..............................

 

Hak la ilahe ill’Allah

İll’Allah Şah ill’Allah,

Ali mürşit güzel Şah,

         Eyvallah Şah’ım eyvallah.

..................

 

Allah Allah diyen Gaziler,

Dini Şahı bilen menem,

Karşı gelip secde kılan,

Gaziler din Şah menem.

 

Uçmakta tuti kuşuyum,

Ağır leşker erbaşıyım,

Men sufiler yoldaşıyım,

Gaziler din Şah menem.

 

Mansur ile darda idim,

Halil ile narda idim,

Musa ile turda idim,

Gazi ile din Şah menem.

 

Kırmızı taçlı, boz atlı,

Ağır leşkeri heybetli,

Yusuf Peygamber sıfatlı,

Gaziler din Şah menem.

 

Hatayi’yem al atlıyım,

Sözü şekerden tatlıyım,

Mürteza Ali zatlıyım,

Gaziler din Şah menem.  

................................  

 

Kırklar meydanına vardım,

Gel beru ey can dediler.

İzzet ile selam verdim,

Gel işte meydan dediler.

 

Kırklar bir yerde durdular,

Otur deyu yer verdiler,

Önüme sofra yazdılar,

El lokma sun dediler.

 

Kırkların kalbi durudur,

Gelenin kalbi arıdır,

Gelişin kandan berudur,

Söyle sen kimsin dediler.

 

Gir sema bile oyna,

Silinsin açılsun ayna,

Kırk yıl kazanda dur kayna,

Dahi çiğ bu ten dediler.

 

Gördüğünü gözün ile,

Söyleme sen sözün ile,

Andan sonra bizüm ile,

Olasın mihman dediler.

 

Düşme dünya mihnetine,

Talip ol Hak hazretine,

Abı zemzem şerbetine,

Parmağını ban dediler.

 

Şeyh Hatayi’m nedir halin,

Hakka şükür et kaldır elin,

Gaybetten kesegör dilin,

Her kula yeksan dediler.

...................

 

Hakka mazhar dur Adem, secde et uyma şeytana,

Ki Adem donuna girmiş, Hüda geldi, Hüda geldi.   

...............................

 

İsmail’im geldim cihana,

Yeri göğü dolanan benim.

Bilmeyenler bilsin beni,

Ben Ali’yim Ali benim.

 

Men haktan, haktan gelirim,

On iki imamın biriyim,

Dört köşeyi ben alırım,

Zatı kudret Ali benim.

.........................

 

Ben dahi nesne bilmem,

Allah bir Muhammed Ali,

Özümü gurbete Salmam,

Allah bir Muhammed Ali.[36]

 

…………..

 

Aynı ceme gelen kurban koyunu,

Hak için gelenler yer dedi onu.

Talip bilir ise Hak Mürşidünü,

Muhammed Ali’ye çıkardılar düşkünü.

       

Aynı ceme gelen kurban koyunu,

Dört kapısı mamur yer dedi onu.

Varsın ateş talip sersin ayırsın,

Pirim Ali cümlesinden ulusun,

Götür rehbere ver dedi onu.

 

Onda gördüm Muhammed’in fırağın,

Muhammed Ali’ye vermiş durağın,

Aynı ceme gelen kurban yüreğim,

Mürşide yetenler yer dedi onu.

 

Onda görüm Muhammed’in donunu,

Muhammed Ali’ye dönmüş yüzünü,

Aynı ceme gelen kurban koyunu,

Al bir kap içine ser dedi onu.

 

Kurda kuşa değmen benim kemiğim,

Gözünüze sürme çekin sevdiğim,

Aynı ceme gelen kurban koyunu,

Al bir kap içine sev dedi onu.

 

Kuru yere damlatıp da çiğnemen,

Çok severim meni andan saklaman,

Bizim halimiz halat anlaman,

Sultan Şah Hatayi’m ver dedi onu.[37]

 

 

 

 

 

KAYNAK: 1. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay. 57

2.      A.Tevfik Otyam; Bektaşiliğin İçyüzü, Maarif Kitaphanesi, İstanbul 1947                    

 

 

 

 

 

 

 

 

HABİBİ

1470-1520 Gökçay (Azeri)-İstanbul

 

 

 

 

 

 

FUZULİ (MEHMET)

1490-1556 Hille-Bağdat

 

      Fuzuli Türk kökenli şairlerdendir. Asıl adı Mehmet’tir. Süleyman Efendinin oğludur. Babasını Hille müftüsü olduğu sanılmaktadır. Doğduğu yer ve yıl kesin olarak bilinmemektedir. Ahdi’nin düştüğü nota göre; veba salgınında 1556 yılında Bağdat’ta ölmüştür. Kerbela’da Hz. Hüseyin türbesi yakınına vasiyeti üzerine gömülmüştür. 66 yıl yaşadığına göre doğum yılı 1490 olmak lazım gelir. Birçok araştırmacı şairin 1490 ila 1495 yılı arasında doğmuş olacağı noktasında birleşirler.

      Doğum yeri olarak babasının müftülük yaptığı Hille şehri veya Kerbela’da doğduğunu ileri sürenler olmuştur. Şairin şiirlerinde Kerbela veya Necef’te doğduğu yolunda değinmeler var. Ancak Bağdat’lı olmadığı kesindir.

      Fuzuli, Hakikatül Şuheda isimli eserinde ana dilinin Türkçe olduğunu söylemektedir. Fuzuli özbe öz Türk’tür. Büyük Selçuklu Devleti zamanında Irak’a yerleşmiş olan Oğuz Türklerinin Bayat aşiretine bağlı olduğu tereddütsüz ortaya konulmuştur.

      Fuzuli, eserlerini Türkçe vermiştir. Ancak Arapça ve Farsça da bilmektedir. Bu dillerde de eserler yazmıştır.  Çocukluğunda başladığı şiiri, daha sonra yaptığı akli ve nakli ilim sayesinde zenginleştirmiştir. “İlimsiz şiir, esası yok duvar gibidir, esassız duvar gayet itibarsız olur” diyen şair ilim ve kültüre oldukça önem vermiştir. Matematik, astronomi, felsefe, tefsir, hadis, fıkıh, kimya, tıp, v.b. konularda sağlam bilgilere sahip olduğu görülür. Bu sebeple çağdaşı yazarlar ona “Molla Fuzuli” veya “ Mevlana Fuzuli” lakabını takmışlardır.

      Türkçe eserleri şunlardır:

1.       Türkçe Divan 

2.       Leyla Vü Mecnun

3.       Hadikatü’s Suada

4.       Bengü Bade

5.       Tercemei Hadisi Erba

6.       Sohbetül Esmar

7.       Mektuplar.

 

      Şair bütün ömrünü Hille, Kerbela, Necef ve Bağdat’ta geçirmiştir. Koyu bir Hz. Ali taraftarıdır. Hz. Ali’nin Necef’te bulunan türbesinde bekçilik yapmıştır.  Şiiliği kabul eden her Türk gibi Fuzuli de Alevidir. Ehlibeyt sülalesine karşı Yezit ve Muaviye tarafından yürütülen kıyamları lanetle anmış ve eserlerinde Ehlibeyte oldukça önem ve geniş yer vermiştir. Ehlibeyt’e karşı duyduğu halisane duygular sebebiyle başta Hz. Ali olmak üzere Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan’ın türbelerinde bekçilik yaparak onlara yakın olmak ve hizmet etmek suretiyle insani vazifesini yapmıştır. Bazı çevreler, özellikle Nakşibendiler, Fuzuli’nin sünni olduğunu ileri sürmekte ve/veya sanmaktadırlar. Onun adına doğumunun 500 yılı sebebiyle anma günü tertip etmektedirler. Bir Türk büyüğü ve ünlü bir Türk şair ve ozanı  kimliği ile bu tür anmalara bir diyeceğimiz yoktur. Ancak, bu dünyadan göçmüş olan ve Alevi olduğu asla şüphe götürmeyen birini, hiç de sevmediği “sünni” kimliğine zorla sokmanın da yaşayan kimseye bir faydası olmadığı gibi Hakka yürümüş olan Fuzuli’nin kemiklerini sızlatacağı ve ruhunu rahatsız ettiği inancı olanların bilgileri dahilindedir.

      Fuzuli’nin Fazli adında bir oğlu olmuştur. Fazli de babası gibi şairdir. Türkçe’den başka Farsça ve Arapça eserleri vardır.

      Şair niçin “lüzumsuz, değersiz, faydasız, boşboğaz, fodul” anlamına gelen “fuzuli” kelimesini kendisine mahlas olarak almıştır? Bu sorunun cevabını Farsça divanının önsözünde kendisi şöyle vermektedir;

      “Eğer başkalarının kullandığı bir ismi alsam ve başarılı olsam, şiirlerim onlara mal edilir, bana yazık olur. Başarısız olsam, bu defa onlara büyük kötülük etmiş olacaktım. Ben alemde tek olmak istiyorum. Bütün ilimleri, fenleri öğrenerek nefsimde toplamaya çalışıyorum. Mahlasımda bunu tam ifadesini buldum. Çünkü Fuzul bu anlamda fazl’ın çoğuludur.”

      Fuzuli, “kusursuz bir şiir elde etmek kolay değildir” der. Ve şiiri şöyle tanımlar:

      “Şiir önce bir Tanrı vergisidir. Şair, şiiri ilimle birleştirerek, ilmin ve sanatın yüceliklerine ulaşır. Gerçek şiir, aşk duygularını, bilgili ve olgun bir ruhun ürperişleri halinde terennüm eden şiirdir.”

      Her şair gibi Fuzuli de bazı şairlerin tesiri altına girmiştir. Tasavvuf şairleri olarak da bilinen ünlü ozanlarda Nevai, Nesimi ve Habibi bunlardan bazılarıdır. Fuzuli de kendisinden sonraki şair ve ozanlar üzerinde derin izler bırakmıştır. Bunlardan bazıları, Aşık Ömer, Gevheri, Dertli.

      Tasavvuf Fuzuli’nin şiirlerinin ana unsurudur. Ancak, Fuzuli tasavvufu bir propaganda aracı olarak kullanmamıştır. Şiirlerinde temalar sanat ağırlıklı olarak işlenmiştir. O bir aşk şairidir. Ölüm, yalnızlık duygusu, yoksulluk, rindlik, çöl, tabiat gibi temalar ve felsefi, dini düşünceler hep aşk ekseni etrafında işlenmiştir. Buradaki aşk tasavvufi, ilahi bir aşktır. Aşkın insan benliğindeki hiçliği gideren derin hazzı yanında, dayanılmaz acı, elem ve ızdırapları bir bütünsellik içinde işler. 

     

      Canı kim cananı için sevse, canın sever,

      Canı için kim ki canan sever, canın sever.

 

Meni candan usandırdı, cefadan yar usanmaz mı,

Felekler yandı ahımdan, muradın şemi yanmaz mı.

 

Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabip,

Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.

 

Merhem koyup onarma, sinemde kanlı dağı,

Söndürme kendi elinle yandırdığın çerağı.

  ....................

 

Mushaf demek hatadır, ol safha-i cemale,

Bu bir kiyabi sözdür, fehmeden ehl-i hale.

..........................

 

Avazeyi bu aleme Davut gibi Sal,

Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş.

........................

 

Aşk imiş her ne var alemde,

İlim bir kıylü kaal imiş ancak.

.......................

 

İçki yasaklamayı ilke edindin ey vaiz,

Sevgiliyi sevmeyi kötüledin ey vaiz,

Cennet için içkiyi güzeli bırak dedin,

Açıkla bakalım cennette ne var ey vaiz.

..................

Ey iki yüzlü softa, ney çalmak haramdır dedin,

İslamın adına hilafı şer diyerek fetvalar verdin.

 

LEYLA VÜ MECNUN

 

Leyla-Mecnun Acemde çoktur,

Etrakte ol fesane yoktur,

Takrire getür bu destanı,

Kıl taze bu eski bustanı.

 

Mektepte onunla oldu hem dem,

Bir nice melek misali kız hem.

 

Bir saf kız oturdu bir saf oğlan,

Cem oldu behişte hürü gılman.

 

Ol kızlar içinde bir peri zat,

Kays ile muhabbet etti bünyat.

 

Şehbaz bakışlı ahu gözlü,

Şirin hareketli şehd sözlü.

 

Niçin özüne ziyan edersin,

Yahşi adını yaman edersin.

 

Temkini cünuna kılma tebdil,

Kız sen ucuz olma kadrini bil.

 

Derler seni, aşka müptelasın,

Biganeler ile aşinasın.

 

Oğlan acep olmaz olur aşık,

Aşıklık işi kıza ne layık.

 

Ey iki gözüm, yaman olur ar,

Namusumuzu ettirme zinhar.

 

Neylersin eğer atan işitse,

Kahır ile sana siyaset etse.

 

Men darı bekaya azmedende,

Dünyaya veda edip gidende.

 

Mensiz çekip ahlar figanlar,

Sahralara düştüğün zamanlar.

 

Arz eyle ki ey vefalı dildar,

Can verdi yolunda Leyla-i zar.

 

Ya Rab bana cismü can gerekmez,

Cananesiz cihan gerekmez.

 

HADİKATÜS SUHEDA

 

Kerbela faciasını anlatan mensur bir eserdir. Hz. Ali’nin oğlu, Hz. Peygamber Efendimiz Muhammet Mustafa’nın çok sevdiği ve dudaklarından öptüğü torunu Hz. Hüseyin ve beraberindeki akrabaları, kadın ve çocuklar Emevi halifesi Muaviye’nin oğlu Yezit tarafından şehit edilmişlerdir. Hz. Peygamber ailesine karşı işlenen bu cinayet bütün İslam alemini derin acılar içinde bırakmış ve etkisi yüzyıllarca sürecek bir kan davasını başlatmış oluyordu. Olayın vuku bulduğu 10 Muharrem bütün dünyada yas günü ilan edilmiştir. Şii Müslümanlar bu ayda matem tutarlar. Muharrem içinde 12 İmam aşkına 12 gün oruç tutulur. 12.ci gün aşure yapılarak dağıtılır. 

Hadikatüs Suada, “Saadete Ermişlerin Bahçesi” anlamına gelir. Bir önsöz, on bab ve bir de hatime bölümü vardır. Ön sözde eserin yazılış sebebi anlatılır. Bablarda ise, Hz. Adem’den başlayarak Hz. Muhammet Mustafa’ya kadar peygamberlerin hayatları ve onlardan kıssalar anlatılır. Hz. Ali’nin Emevi halifesi Muaviye’nin talimatıyla Milcen tarafından namaz kılarken öldürülmesi ve Hz. Ali’nin oğulları Hasan ile Hüseyin’e reva görülen cinayetler lanetle telin edilir. Hatime kısmında Peygamberin yakınlarının Kerbela‘dan Şam’a getirilişleri hikaye edilir.

 

BENGÜ BADE

 

Fuzuli’nin gençlik yıllarında yazdığı 500 beyitlik bir manzum eserdir. Eser, esrar (beng) ile şarap (bade) arasında geçen sanal savaşın hikayesidir. Esrar ile şarabın zevk ve neşesi şairane bir görüşle anlatılan bu eserde esrar ile Sünni Osmanlı ve şarap ile de Kızılbaş (Şiiliğin Safeviler deki versiyonu) Safevi kastedilir.  Aslında o dönem Osmanlı imparatoru olan II Beyazıt tasavvuf yoluna girmiş bir Bektaşi Alevidir. Ancak, Osmanlının yönetiminde bulunan üst düzey egemen çevreler Arap yanlısı Sünni inancında olanlardır. Zaten Anadoluda Alevilere de zulmeden bunlardır. Bunların çoğu da ya devşirmedir, ya da damattırlar. Yavuz Sultan Selim ise katı bir Sünni’dir. Anadoluda zulme uğrayan Alevi Türkmenler diğer Türk devletlerinden aracı ve yardımcı olmalarını istemişlerdir. Osmanlı İmparatoru Yavuz Sultan Selime Şah İsmail tarafından gönderilen ve bizzat Şah tarafından Türkçe kaleme alınan  mektuba Yavuz’un Arapça-Farsça karşılık vermesi ilginç ve ilginç olduğu kadar da tezattır. Eserde iki padişahın alegorik olarak kıyaslanması vardır. 

 

TERCEMEİ HADİSİ ERBA

 

İslam edebiyatında sıkça rastlanan 40 hadis Cami ‘nin Farsça eserinden tercüme edilmiştir. Bazılar şunlardır:

 

Mümin olmaz kişi hakikat ile,

Tutmayınca tariki terki heva,

Her ne öz nefsine reva görse,

Yar ü kardeşe görmeyince reva.

 

Kamil olmak diler isen imanın,

Kıl temennayı nefisten ikrah,

Buğzu hubb ü ata vü menin it,

Muktedayı amel rızayı İlah.

 

Gah gah et ziyareti ahbap,

Nefret olmaktan ihtiyat eyle,

Dostluk ger dilersen ola ziyad,

Terki ifratı ihtilat eyle.

 

Pehlivan ol değil kiher saat,

Yıha bir pehlivanı kuvvet ile,

Oldurur pehlivan ki vakti gazap,

Nefsine hüküm ide ihanet ile.

 

Mümin oldur ki mümkün oldukça,

Komşusun gayre itmeye muhtaç,

Ol değil kim huzur ile geceler,

Özü tok yata, komşusu yata aç.[38]

 

SOHBETÜL ESMAR

 

200 kadar beyitten oluşan bu mesnevi eserde şair meyveleri karşılıklı olarak konuşturarak dünya halini, insanların birbirleriyle ilişkilerini, tutum ve davranışlarını, bencilliklerini, kıskançlık ve geçimsizliklerini anlatarak onları doğru davranışlara sevk etmek ister. Her bir meyve kendi faziletlerini sayar döker. Diğerlerini kötüler. Aralarındaki bu çekişme zaman zaman kavgaya dönüşür.

 

 

MEKTUPLAR

 

Fuzuli’nin bugün için bilinen 5 adet mektubu vardır. Bunlar:

 

1.      Şikayetname

2.      Ahmet Bey Mektubu

3.      Ayas Paşa Mektubu

4.      Kadı Alaaddin Mektubu

5.      Şehzade Beyazıt Mektubu

 

      Şikayetname en meşhur olanıdır. Nişancı Celal Zade Mustafa Çelebiye hitaben yazılmıştır. Fuzuli kendisine bağlanan yardım parasını almak için vakıfa gider ancak alamaz. Her defasında atlatırlar. Oyalarlar, vermezler. Bundan bıkan şair, durumu bir mektupla İstanbul’a bildirir.

“Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar,

  Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler.

  Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar amma,

  Bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.” Diyerek yaşadıklarını alaylı bir şekilde tasvir ve şikayet eder.

 

AYAS PAŞA MEKTUBU

 

Bağdat Valisi olan Ayas Paşa, Fuzuli’yle tanışmış ve kendisine destek olmuştur. Fuzuli de kendisi için kasideler yazmıştır. Ayas paşanın yeni doğan oğlu için yazdığı manzum esbir şahsa doğan çocuğu için yazılmış bir kasidedir.

 

ŞEHZADE BEYAZIT MEKTUBU

 

      Fuzuli,Şehzade Beyazıt için yazdığı mektupta onun ilgi ve himayesini talep eder.[39]

 

 

Kaynak: 1. Ergil, Müslüm; Fuzuli, Türk Yazarlar Dizisi, Gökşin Yay.1984

Kaynak: 2. Yener, Cemil; Fuzuli, Çağdaş Yay. 3.Baskı, 1995

 

 

 

 

 

 

 

Fedayİ (Alİ Balı)

1500-1562 Edirne-Edirne

 

 

 

 

 

SERSEM ALİ BABA

1500-1569 Kırşehir-Hacıbektaş

 

 

 

 

 

 

HELAKİ

1500-1573 KONYA

On iki İmama bağlıdır. Öldürülmüştür

 

 

 

 

SANİ

1500-1586 İSTANBUL Edirne-Edirne

 

 

İstanbul’da Şeyh Karamani’ye bağlandı.

 

 

 

 

 

HUSREV

1500-1595

 

 

 

 

 

 

BOSNALI VAHDETİ

1500-1598

 

 

 

 

 

 

AŞIK GARİP (MAKSUD)

1500-1600

 

Bir Tüccarın oğludur. Asıl adı Maksud’dur. Gördüğü rüya üzerine adını Garip olarak değiştirmiştir. Babasının vefatı üzerine miras yoluyla kalan tüm malını mülkünü tüketir. Senem adında bir kıza aşık olur. Babasından ister. Çok başlık parası istenmesi üzerine veremez. Yola düşer Halep’e Aşıklar kahvesine gelir ve orada aşıklarla atışır. İki arkadaş olan aşıklar “Söyle oğlan sen b,ir kişi, biz iki kişiyiz” deyince Aşık Garip, “Okur-yazar birini bulun çıkmamızı yazsın” demiş. Orada bulunan deli Mehmed “Biz nice aşıklar dinledik, bu işten oldukça anlarız. Sen başla hele” der. Aşık Garip atışmaya ilk başlayan olur:

 

BEYTİ İMTİHAN

  (25.Beyit)

 

Dinlen ustam size haber sorayım,

Bu aşıklık kimden icad olmuştur?

Başınıza olmaz işler kurayım,

Evveli kim gamdan azad olmuştur?

 

Ustam bilir misin ilmin başını?

Ne ile kestiler kandil taşını?

Ol kimdi kesti kendi başını?

Bunu bile aşık üstad olmuştur.

 

Kangı şehir ilk kez güneşi gördü?

Ol kimdir ki urup dünyayı yardı?

Ne hayvan insana nasihat verdi?

İrfan olan buna irşad olmuştur?

 

GARİP böyledir sözü suali,

Pirler kuvvetiyle buldu kemali,

Ol cihanı icad eden ezeli,

Gör bu dünya nice abad olmuştur.

 

Şairler birbirlerinin yüzlerine bakakalırlar. Düşünürler soruların cevabını bir türlü veremezler. “Biz o kadar derin okumadık” deyince Deli Mehmet “Ya siz ol kadar derin okumadınız da buraya niçin geldinizé deyip ellerinden sazı alır Aşık Garip’e verir. Soruların yanıtlarını lütfetmesin ister. Bakalım Aşık Garip ne söyler:

 

Ey ustalar sualimin cevabıdır,

Aşıklık Adem’den icad olmuştur.

Dinlen muhabbetim etmen hicabı,

Evvel İdris gamdan azad olmuştur.

 

İlmin başı budur, eylemek sabır,

Kandil taşı kesen ol ismi Gafur,

Kendi başını kesen gökte buluttur,

Cebrail aleme üstad olmuştur.

 

Deryadır ilk defa güneşi gören,

Musa’nın asası deryayı yaran,

Baykuş Süleyman’a nasihat veren,

İşte bu cümleye irşad olmuştur.

 

Gene AŞIK GARİP saçtı suali,

Aşk dolusu içti buldu kemali,

Gürz elde asadır kılıç ezeli,

Dünya bunlar ile abad olmuştur.[40]

 

……….

 

 

SEMAİ

 

Gurbet elde baş yastığa düşünce,

Acep neye varır işi garibin.

Gelen olmaz, giden olmaz yanına,

Akar gözlerinin yaşı garibin.

 

Lanet olsun gurbet elin adına,

Hiç doyulmaz muhabbetin tadına,

Hısım akrabası düşer yadına,

Bir yol ağrıyınca başı garibin.

 

Garip nere varsa karadır yüz,

Nemlidir yakası, yaşlıdır gözü,

Aşikar edemez gizlidir sözü,

Bir yere gelince başı garibin.

 

Gurbet elde garip kimdir bilmezler,

Ağlayınca çeşmi yaşı silmezler,

Garip halin nedir deyi sormazlar,

Bulunmaz yaranı eşi garibin.

 

Aşık Garip gözlerinden yaş döker,

Anam yoktur yaka yırtıp yas tutar,

Nişamlım yok mezarıma taş diker,

Bir çalıdır mezar taşı garibin.[41]

 

 

 

 

 

Kaynak: 1. Prof. Dr.Fikret Türkmen, Aşık Garip Hikayesi Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma

                           2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

 

 

AZMİ

1500-1600

 

16.Yüzyıl Şairidir. Doğduğu yer ve yıl kesin olarak bilinmemektedir. Çağına göre yaratılış olayını kaba bir varlık sorunu olarak gören aşırı şeriat yanlılarına karşı bir direniş ve alaylı bir çıkışma nitelikli şiirleri vardır.  Dünyanın öküzün boynuzunda olduğu ve öküz başını oynatınca yer sarsıntısı olduğu inancın geçerli olduğu dönemde aşağıdaki görüşler bir hayli ilericidir:

 

 

MÜNACAAT (Tamamı 15 Kıta)

 

Yeri göğü insü cini yarattın,

Sen ey mimarbaşı eyvancı mısın.

Ayı günü çarhı burcu var ettin,

Ey mekan sahibi nişancı mısın.

 

Denizleri yarattın sen kapaksız,

Suları yürüttün elsiz ayaksız,

Yerleri temelsiz, göğü dayaksız,

Durdurursun acep iskancı mısın.

 

Kullanırsın kanatsızca rüzgarı,

Kürekle mi yaptın sen bu dağları,

Ne yapıp da öldürürsün sağları,

Can verüp alırsın sen cancı mısın.

 

Kazanlarda katranları kaynarmış,

Yer altında balıkların oynarmış,

On bu dünya kadar ejderhan varmış,

Şerbet mi satarsın yılancı mısın.

 

Şanına düşer mi noksan görürsün,

Her gönülde oturursun yürürsün,

Bunca canı alıp gene virürsün,

Götürüp getiren kervancı mısın.

 

Sekiz cennet yarattın Adem için,

Adın büyük, bağışla anın suçun,

Ademi cennetten çıkardın niçin,

Buğday nene lazım harmancı mısın.

 

Bir iken bin ettin kendi adını,

Görmedim sen gibi iş üstadını,

Yaşartırsın kurutursun odunu,

Sen bahçıvan mısın ormancı mısın.

 

Beni affeylesen düşen mi şandan,

Şahlar bile geçer böyle isyandan,

Ne dökülür ne eksilir haznenden,

Affet günahımı yalancı mısın.

 

Bilirsin ben kul’um sen sultanımsın,

Kalbde zikrim, dilde tercümanımsın,

Sen benim canımda can mihmanımsın,

Gönlümün yarısı, yabancı mısın.

 

Beni deli eyler kendin söylersin,

İçerden Azmi’yi Pazar eylersin,

Yücelerden yüce seyran eylersin,

İşin seyran kendin seyrancı mısın.[42]

 

...................................

 

Bir iken bin ettin kendi adını,

Görmedim sen gibi iş üstadını.

 

Diyen ozan, tasavvuf örtüsü altında, bir varlık sorununu gündeme getiriyor, şeriatın verdiği yüzeysel yanıtı çok başarılı bir dille gülmeceye dönüştürüyor. Şeriat yanlıları Tanrıya 99 adı yakıştırırlar. Doksan dokuz adı olan varlığın bir olduğu ilkesini anlamak zorlaşmıyor mu?

 

 

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

 

 

DERUN ABDAL (DERUNİ)

1500-1600 Kars-Kars

 

HİCİV DESTANI

 

Cahili camiye imam etseler,

Anın ardı sıra cemaat olmaz.

Kibirli kimseye üç tuğ verseler,

Anda bir merhamet inayet olmaz.

 

Hünerin yok ise meydana çıkma,

Kalb evi kabedir bir taşın yıkma,

Yalancı deyyusun sözüne bakma,

Gösterse keramet şefaat olmaz.

 

Kovma muhanneti kovduğum yeter,

Kahraman olur da karşında biter,

Söz asilzadeye ölümden beter,

Aslı bozuklarda namus ar olmaz.

 

Çingende bulunan kalburla elek,

Ayıda bed çehre, eşekte kulak,

Bir asilzadeye düşerse dilek,

Anlar kemal ehli muhannet olmaz.

 

Bazının mecliste dinlenmez sözü,

Meydanı hünerde karadır yüzü,

Başına vursalar yüz bin topuzu,

Eski adetinden feragat olmaz.

 

Bazı adam vardır her söze uyar,

Körün gözü görmez kulağı duyar,

Merkebe vursalar donanmış eyer,

Çalsan üzengiyi yeğin at olmaz.

 

Kimisi dangalak, kimisi bengi,

Merhametli olur yiğidin kendi,

Binde bir bulunur kafanın dengi,

Olur olmaz ile ünsiyet olmaz.

 

Deruni’nin kalbi misal-i derya,

Var ise metaın alana söyle,

Hasmın kadı ise yardımcın Mevla,

Andan gayrısına şikayet olmaz. [43]

 

Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984

 

  

 

 

 

HASAN DEDE (SÜRURİ-ŞAHİ ESRAR DEDE-LATİFİ-HASAN ÇELEBİ)

1500-1561 Horasan-Kalecik Ankara

 

      16. Yüzyıl Şair ve ozanıdır. Horasandan Anadolu’ya gelmiş ve Ankara yakınlarında Kalecikte dergahını kurmuştur. Hasan Dede, Karpuzu Büyük Hasan Dede,, Gazi Aşık Hasan Dede adlarıyla da anılır. Avrupa’nın fethine katılmış bir akıncıdır. Emekli olunca Keskin ilçesine gelip şimdiki Hasandede köyüne yerleşmiştir. Büyük karpuzlar yetiştirdiğinden Karpuzu Büyük Hasan Dede olarak çevresinde tanınmıştır.

 Yavuz döneminde yaşamış ve on iki imama bağlılığı ile bilinir. Hasandede köyünde vefat etmiş ve türbesi sevenlerince ziyaret edilmektedir. 

Eşrefoğlu al haberi,

Bahçe biziz, gül bizdedir.

Biz Şah-ı Merdan kuluyuz,

Yetmiş iki dil bizdedir.

 

Adem vardır cismi semiz,

Alır abdest olmaz temiz,

Halkı dahleylemek nemiz,

Bilcümle vebal bizdedir.

 

Arı vardır uçup gezer,

Teni tenden seçip gezer,

Zahit bizden kaçıp gezer,

Arı biziz bal bizdedir.

 

Kimi derviş kimi hacı,

Cümlemiz Hakka duacı,

Resul-i Erkemin tacı,

Aba hırka şal bizdedir.

 

Erenlerin gerçeğiyiz,

Tekkelerin çiçeğiyiz,

Hacı Bektaş köçeğiyiz,

Edep erkan yol bizdedir.

 

Kuldur Hasan Dedem kuldur,

Manayı söyleyen dildir,

Elif Hakka doğru yoldur,

Cim ararsan dal bizdedir.

 

 

.....................

 

Saki gel seninle bade sunalım,

Gülüm saki, sun aheste aheste.

Sub’ha değin kalk muhabbet edelim,

Canım saki, sun aheste aheste.

 

Cümle evliyalar bade sundular,

Ol Masiva deryasından geçtiler,

Kırklar da abı hayatı içtiler,

Gülüm saki, sun aheste aheste.

 

Muhammed Ali’den destur alalım,

Varıp eşiğine yüzler sürelim,

On iki bahçenin güller derelim,

Canım saki, sun aheste aheste.

 

HASAN DEDE aşk katarın yederken,

İkilikten geçip bire giderken,

Bugün Pirimizden destur var iken,

Gülüm saki, sun aheste aheste.

(Karpuzuübüyük Hacı Hasan Dede)

..............

 

 

 

Gelir ki mümini bilem,

Ben olayım ana gülam.

Üç kimseye verme selam:

Biri hain, biri fasık,

                                   Bir beynamaz, bir beynamaz.

 

Kul olanlar bilir hakkın,

Kendini nadandan sakın,

Üç kimseye olma yakın:

Biri müfsit, biri münafık,

                                    Bir de gammaz, bir de gammaz.

 

Şair şiirni icad eyle,

Dil mülkünü abad eyle,

Şu üç şeyi murad eyle:

Biri halim, biri sabır,

                                    Bir oku yaz, bir oku yaz.

 

Nasip et mümin kullara,

Bakmamışsın bülbüllere,

Daim et ezber dillere:

Biri zikir, biri şükür,

                                     Bir de niyaz, bir de niyaz.

 

Cefaya düş etme sırrı,

Tahiş işten sen ol beri,

Hasandedem üçten biri:

Biri huzi,biri huşü,

                                     Bir de namaz, bir de namaz.[44]

 

 

 

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986

 

 

 

HAYALİ  (MEHMET)

1500-1600

 

 

Hayali XVI.yüzyıl şair ve ozanıdır. Asıl adı Mehmet’tir. Rumeli Yenice’de doğmuş, daha sonra İstanbul’a gelmiş ve tahsil görmüştür. Kanun devrinde saraydan yardım görmüştür. 1577-1590 yılları Osmanlı-İran savaşlarına katıldığı anlaşılmaktadır. Bir yeniçeri ozanıdır.

 

KOŞMA

 

Leylam gelir deyi yollar gözlerim,

Gelmedi gözümde kaldı hayali.

Gizli sırrım beyan etmem gizlerim,

Serimi sevdaya saldı hayali.

 

Yarim biçare olduğum bilmiş,

Çifte benler beyaz gerdana inmiş,

Bu gece seyrettim beyazlar giymiş,

Salındı karşımda, geldi hayali.

 

Yarimin sevdası vardır başımda,

Uyansan karşımda yatsam düşümde,

Ne canibe gitsem bile peşimde,

Benim ile yoldaş oldu hayali.

 

Der Hayali, hıram ederek yürür,

Gece gündüz gitmez karşımda durur,

Ben seninim deyi teselli verir,

Garip gönlüm ele aldı hayali. [45]

 

…………………

 

 

Harabat ehline cehennem azabını anma ey zahit,

Ki bunlar dünya umursamaz, gamı ferdayı bilmezler.

 

Aşk bir şem-i ilahidir benim pervanesi,

Şevk bir zincirdir gönlün anın divanesi.

 

 

 

Kaynak: Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s. 111

 

 

 

 

HÜSEYNİ (KUL HÜSEYİN)

1500-1600 Rumeli [46]

 

.........

Kaynak: Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984. S.218

 

 

 

  

KÖROĞLU

1500-1600 BOLU

 

 

Köroğlu XVI. Yy. şair ve ozanıdır. Köroğlu adına ilişkin ilk bilgiler, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine dayanmaktadır. Seyahatnameye göre Yeniçeri Ocağında çöğür çalıp söylemekle ün yapmış Köroğlu adlı bir ozan karşımıza çıkıyor, bir de dağlara yol kesmiş Köroğlu.

XVI. yy’da yaşadığı kabul edilen Köroğlu eşitliği, adaleti, ezilenlerden yana olan kişiliğiyle destansı bir kahraman olarak kabul edilmektedir.
 


Benden selam olsun Bolu Beyine

Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır.

At kişnemesinden kargı sesinden

Dağlar seda verip seslenmelidir.



Düşman geldi tabur tabur dizildi

Alnımıza kara yazı yazıldı

Tüfek icad oldu mertlik bozuldu

Eğri kılıç kında paslanmalıdır.



Köroğlu düşer mi eski şanından

Ayırır çoğunu er meydanından

Kırat köpüğünden düşman kanından

Çevre dolup şalvar ıslanmalıdır.

----

Kimisi pınar başında

Kimisi yolun dışında

Al giyen onbeş yaşında

İlle mavili mavili.



Kimisi dağlarda gezer

Kimisi incisin dizer

Al giyen bağrımı ezer

İlle mavili mavili.



Kimisi odun devşirir

Kimisi kahvesini pişirir

Al giyen aklım şaşırır

İlle mavili mavili.



Köroğluyum derki’n olacak

Takdir yerini bulacak

Mavili benim olacak

İlle mavili mavili.

....................

 

 

 

KUL İBRAHİM

1500-1600

 

İmam Hüseyin 3

Gine bir karanlık çöktü serime
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin
Ben çağırırım ere hakka pirime
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin

Deden Muhammet`tir atan da Ali
Hakka doğru gider onların yolu
Nice bir incittin bu edna kulu
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin

Bahçen bozulduysa Bariye yalvar
Mümine kuvvettir Yezit`i taşlar
Kusurum çok günahımı bağışlar
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin

Mürüvvet kapısın ezel ezelden
Hiç vefa yok imiş oğlandan kızdan
Kusur bizde ise mürüvvet sizden
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin

Bozulmasın İbrahim`in dirliği
Dirlik ile olur dünya varlığı
Bugünde bell`olur erin erliği
Yetiş imdadıma İmam Hüseyin

Kul İbrahim

...................

 

 

 

KURT BABA (KURT MEHMET)

1500-1600

Nevi’nin hocası ve mürşidi idi.

 

 

 

 

 

 

PİR SULTAN ABDAL

1500-1575 Banaz-Sivas

 

İki tane Pir Sultan Abdal isminde şair-ozan var. Biri 15.Yüzyılda yaşamış, Yanya’nın fethine katılmış olan Serez’li, diğeri 16. Yüzyılda yaşamış olan Banaz’lı Pir Sultan.  Burada yer verdiğimiz ozan Sivas Yıldızeli’ne bağlı Banaz köyünde dünyaya gelmiş olanıdır. Hızır da Hafik’e bağlı Sofular köyündendir ve  Banaz’a gelip Pir Sultan’a mürid olmuştur. Ona yalvarmış:

“Pirim bana himmet eyle de okuyup makam sahibi olayım” demiş. Pir Sultan da ona:

“Ulan Hızır, ben dua ederim, sen paşa, vezir olursun, gelir beni asarsın.” Demiş. Yine de dua etmiş, himmet eylemiş.

Hızır, paşa olunca Sivas’a tayin edilmiş. İlk işi, paşa olduğunu ve şeyhini geçtiğini göstermek için Pir Sultan’a haberci gönderip yanına çağırtmış. Makamına getirttiği Pir Sultan’a:

“Bak, Sivas’a paşa oldum.” Demiş. Pir Sultan da:

“Paşa olmuşsun ama, adam olmamışsın.” Demiş. Kızdığını belli etmemye çalışan ve onun himmetiyle paşa olduğunu anımsayan Hızır, yemek ikram etmek istemiş. Pir Sultan da yememiş ve ona:

“Sen haram yedin, yetimlerin ahını aldın, haram kazançla yapılan yemeği ben değil, köpeklerim bile yemez.” Demiş. Hızır inanmadığını söyleyince, Pir Sultan köpeklerine seslenmiş ve gelen iki köpeğin önüne yemekleri sürmüş. Köpekler dokunmamışlar. Bunu hakaret sayan Hızır paşa, Pir Sultan’ı hapsettirip zindana attırmış. Daha sonra huzuruna çağırtarak:

“Bana 3 şiir oku, hiç birinde de şah adı geçmesin.” Demiş. Pir Sultan da şu 3 şiiri okumuş.

1. ŞİİR:    Hızır Paşa bizi berdar etmeden,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

Siyaset günleri gelip yetmeden,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

Gönül çıkmak ister Şahın köşküne,

Can boyanmak ister Ali müşküne,

Pirim Ali, On iki İmam aşkına,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

Her nereye gitsem yolum dumandır,

Bizi böyle kılan ahdü amandır,

Zencir boynum sıktı, halim yamandır,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

Yaz selleri gibi akar çağlarım,

Hançer aldım ciğerim dağlarım,

Garip kaldım şu arada ağlarım,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

Ilgın ılgın eser seher yelleri,

Yare selam eylen Urum Erleri,

Bize peyik geldi, Şah bülbülleri,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

Pir Sultanım eydür, mürvetli şahım,

Yaram baş verdi, sızlar ciğergahım,

Arşa direk direk olmuştur ahım,

Açılın kapılar Şaha gidelim.

 

2. ŞİİRİ:   Kul olayım kalem tutan ellere,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

Şekerler ezeyim şirin dillere,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

 

Allahı seversen katip böyle yaz,

Dünü gün ol Şaha eylerim niyaz,

Umarım yıkılır şu kanlı Sıvaz,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

 

Sivas ellerinde sazım çalınır,

Çamlı beller bölük bölük bölünür,

Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

 

Münafıkın her dediği oluyor,

Gül benzimiz saruban soluyor,

Gidi Mervan şad oluban gülüyor,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

 

Pir Sultan Abdalım hey Hızır Paşa,

Gör ki neler gelir sağ olan başa,

Hasret koydu bizi kavim kardaşa,

Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.

 

3. ŞİİRİ    Karşıdan görünen ne güzel yayla,

Bir dem süremedim giderim böyle,

Ala gözlü pirim sen himmet eyle,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Eğer göğerüben bostan olursam,

Şu halkın diline destan olursam,

Kara toprak senden üstün olursam,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Bir bölük turnaya sökün dediler,

Yürekteki derdinizi dökün dediler,

Yayladan ötesini yakın dediler,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Dost elinden dolu içmiş deliyim,

Üstü kan köpüklü meşe seliyim,

Ben bir yol oğluyum, yol sefiliyim,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Bir kişi gayetle sevse pirini,

Osmanlılar talep eder malını,

Süremedim erkansızın yolunu,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Alınmış abdestim aldırırlarsa,

Kılınmış namazım kıldırırlarsa,

Sizde Şah diyeni öldürürlerse,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Pir Sultan Abdalım dünya durulmaz,

Gitti giden ömür, geri dönülmez,

Gözlerim Şah yolundan ayrılmaz,

Ben de bu yayladan Şaha giderim.

 

Hızır Paşa, Pir Sultan’ı gayet iyi tanıyor. Çünkü şeyhidir. Onun Tanrı sevgisini, öz duygusunu, insanlar üstündeki etkisini, ilmini, kendisi için yaptığı iyilikleri iyi bildiği için aşağılık kompleksi duyuyor, eziliyor ve ondan kurtulmak istiyor. Ancak, toplumun ve de Padişahın tepkisini almamak gerekiyor. Öyle bir mizansen hazırlaması gerekiyor ki, Pir Sultan padişaha karşı gelsin ve Paşa da onu bu suçundan dolayı asarak ortadan kaldırsın.

Pir Sultan’dan, içinde ŞAH kelimesi geçmeyen 3 tane şiir okumasını istemsi boşuna değil. Çünkü, tanrı sevgisinden dolayı her fırsatta tanrısını anan Pir Sultan’ı kim, hangi yasak engelleyebilir?

1996 yılında Antalya ETV’de Sivas’ı tanıtan bir program hazırlanması dolaysıyla kurulan komisyonda görev almıştım. Benden daha yaşlı hemşerilerim ilk sözü aldıklarında “Pir Sultan asidir, o sebeple asılmıştır. Asilere yer vermeyelim.” Demişlerdir. Ben de “Pir Sultan asla devlete karşı gelmemiştir. O, haksızlığa ve zulme karşıdır. Pir Sultan’sız, Aşık Veysel’siz Sivas olur mu?” demiştim. Oradaki dostlarım bu fikrime destek verdiler. Ancak biri, “Pir Sultan asidir, İran ajanıdır. Ben de bu yayladan Şaha giderim, derken İran Şahına gitmeyi kastetmektedir,” deyince şu açıklamaları yapmak lüzumunu hissetim:

“Bilindiği üzere, bizi yaratan tanrının bin bir tane adı vardır. Bunlardan bir tanesi de ŞAH’tır. Şah Allah demektir. Halk arasında ön ayakları havaya kalkmış at için “ Şaha kalktı” deriz. Şah yani Allah yukarda gök yüzünde olduğu inancı sebebiyle, atın ayaklarını göğe kaldırması, şaha kaldırmak olarak bilinir.

Ayrıca, kula kulluğu reddeden aydın, ilerici, bilge Pir Sultan, Osmanlı şahını bırakıp da Safevi (İran) Şahına kulluk etmeyi kastedmiş olamaz. İkisi de kuldur. Onun Şah dediği İran şahı veya herhangi bir kul değil, Allah’tır.”

“Açılın kapılar Şaha gidelim” redifinde “gidelim” kelimesi Vahit Dede defterinde “varalım” olarak geçer. Allaha gitmek, Allaha varmak kastedilmiştir. “Katip ahvalimi Şaha böyle yaz.” ve “Ben de bun yayladan Şaha giderim.” Rediflerindeki Şah ile yüce yaratan Allah kastedilmektedir.

Enderunlarda Mervan mentalitesiyle yetişen Hızır Paşa belli ki Sünni Arap ideolojisini de bir hayli benimsemiş ve beyni kirlenmiş olacak ki padişahın gözüne girmek ve kıskandığı hasmından kurtulmak için gerçekleri çarpıtarak Pir Sultan’ın kanına girmiştir. Sünni Arap ideolojisinden nasiplenenler aynen Muaviye gibi, Mervan gibi, Hızır Paşa gibi düşünmektedirler.

Araştırmacı yazar Cahit Öztelli bile, Pir Sultan Abdal, isimli Milliyet Yayınları, I. Baskı 1971 tarihli esrinde 20.,28., 74., 80., 131. Sayfasındaki dip notunda “Buradaki Şah, Şah Tahmasb olmalıdır.” Diyerek bir sürü de İran’a kaçtığı, Şahın yanına gidip ona seyis olduğu v.b. mavallar anlatarak kirlenmiş bir fikri ortaya koymuştur. Şairi İran sempatizanı yapmakta boşuna çaba göstermiştir. O tarihte İran mı vardı? 132. Sayfadaki dip notunda “Ana kar mı kılar harami zafer” mısraını yorumlayarak “ Bu mısra ile hükümetçe yapılan kovuşturmalardan korktuğu anlaşılıyor.” Demektedir. Darağacına giderken bile korkmadığı şiirlerinden anlaşılmaktadır.

 

Ne söylerse söylesin Pir Sultanı asmayı kafasına koymuş olan Hızır Paşa’ya söylenen yukarıdaki 3 şiir dikkatlice incelendiğinde Pir Sultan’ın öldürülmekten asla korkmadığı anlaşılmaktadır. Tanrısına kavuşmak için adeta can attığı ve Açılın kapılar Şaha varalım”, “Katip arzu halim Şaha böyle yaz” ve “Ben de bu yayladan Şaha giderim” sözünü her satırda, her kıtada haykıra haykıra söylemesi Pir Sultan’ın düşüncesinden asla taviz vermediği ve inancı uğruna hem Hızır Paşa’ya ve hem de onun gibi düşünenlere etkisi yüz yıllarca sürecek bir ders vermiştir.

Pir Sultan’ın bu yürekli çıkışına iyice sinirlenen Hızır Paşa, aradığı hukuki gerekçeye kavuşmanın etkisiyle Pir Sultan’ın asılmasını emretmiştir. Pir Sultan dar ağacına giderken de şu şiiri söylemiştir:

 

Bize de Banazda Pir Sultan derler,

Bizi de kem kişi bellemesinler.

Paşa hademine tenbih eylesin,

Kolum çekip elim bağlamasınlar.

 

Hüseyin Gazi sultan binsin atına,

Dayanılmaz çarkı felek zatına,

Bizden selam söylen ev küfletine,

Çıkıp ele karşı ağlamasınlar.

 

Ali Baba eğer söze uyarsa,

Emir Hüdanındır, beyler kıyarsa,

Ala gölü yavrularım duyarsa,

Alın çözüp kara bağlamasınlar.

 

Surum işlemdi, kaddim büküldü,

Beyaz vücudumun bendi söküldü,

Önüm sıra Kırklar Pirler çekildi,

Daha beyler bizi dillemesinler.

 

Pir Sultan Abdalım coşkun akarım,

Akar akar dost yoluna bakarım,

Pirim aldım seyrangaha çıkarım,

Daha yıldız dağın yaylamasınlar.

 

Pir Sultan’ın 3 oğlu 1 de kız var. Hepsi de babaları gibi saz çalıp şiirler, beyitler okumuşlardır. Oğulları Seyit Ali, müsahip kardeşi Ali Baba’nın adıdır, Banaz’da çam korusunda yatmaktadır. Pir Mehmet, Er Gaip, kızı Sanem ve kız kardeşi Elif’tir. Kendisini yetiştiren hocası Şeyh Hasan’dır. Hacı Bektaş VeliTekkesini ziyaret ettiğinde postnişin Şeyh Hasan Efendi bulunmaktadır. Çağdaşı Kul Himmet ve Kul Hüseyin, Pir Sultan’ın yetiştirdiği iki büyük ozandır. Kul Himmet şiirlerinde Pir Sultan’ı anarken ona saygısından “Kul Himmet Üstadım” diye hitap etmektedir.

Üzerine şehitlik kefenin biçildiğini bilen Pir Sultan, ölümden korkmaz, yolundan dönmez. Bunu şu beyitinde dile getirir:

 

Vermişim canımı, korkmam ölümden,

Zahit bilmez gerçeklerin yolundan,

Yezit oğlu yezitlerin elinden,

Çok demdir didardan kaldım erenler.

 

Erenlerin erkanına yoluna,

Ta ezelden aşık oldum erenler.

Canı gönülden soruştum dolaştım,

Şükür mürşidimi buldum erenler.

 

Can ile gönülden gezdim aradım,

Didar ile muhabbettir muradım,

Kestim kurbanımı gördüm didarım,

Mürüvvet kapına geldim erenler.

 

Sen hakkı yabanda arama sakın,

Kalbini pak eyle, Hak sana yakın,

Ademe hor bakma gözünü sakın,

Cümlesin ademde buldum erenler.

 

Pir Sultan’ım arzederim halimi,

Sarf edeyim elimdeki varımı,

Şükür gördüm erkanını yolunu,

Ya bugün ya yarın öldüm erenler.

...............

 

Koyun beni Hak aşkına yanayım,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

 

Benim Pirim gayet ulu kişidir,

Yediler ulusu, Kırklar eşidir,

On iki İmamın server başıdır,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

 

Kadılar müftüler fetva yazarsa,

İşte kemend, işte boynum asarsa,

İşte hançer, işte kellem keserse,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

 

Ulu mahşer olur divan kurulur,  

Suçlu suçsuz gelir anda derilir,

Piri olmayanlar anda bilinir,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

 

Pir Sultanım arşa çıkar ünümüz,

O da bizim ulumuzdur Pirimiz,

Hakka teslim olsun garip başımız,

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.

..................

 

Uyur idik uyardılar,

Diriye saydılar bizi.

Koyun olduk ses anladık,

Sürüye saydılar bizi.

 

Sürülüp kasaba gittik,

Kanarada mekan tuttuk,

Didar defterine yettik,

Ölüye saydılar bizi.

 

Halimizi hal eyledik,

Yolumuzu yol eyledik,

Her çiçekten bal eyledik,

Arıya saydılar bizi.

 

Aşk defterine yazıldık,

Pir divanına dizildik,

Bal olduk, şerbet ezildik,

Doluya saydılar bizi.

 

Pir Sultanım Haydar şunda,

Çok keramet var insanda,

O cihanda bu cihanda,

Ali’ye saydılar bizi.

...........

 

Gidi yezit bize kızılbaş demiş,

Meğer Şahı sevdi dese yeridir.

Yetmiş iki millet sevmedi Şahı,

Biz severiz Şahı Merdan Ali’dir.

 

Kırkımız da bir katara dizildik,

Hak Muhammed’e ümmet yazıldık,

Hakikatte şerbet olduk ezildik,

Biz içeriz sakimiz Ali’dir.

 

Gidi yezit bizler haram yemedik,

Batın olup gördüğümüz demedik,

İkrar birdir dedik geri dönmedik,

Yediliriz, yedicimiz Ali’dir.

 

Muhammed dinidir bizim dinimiz,

Cebril-i emindir hem rehberimiz,

Tarikat altından geçer yolumuz,

Biz müminiz mürşidimiz Ali’dir.

 

Pir Sultanım Nesimi’dir pirimiz,

Evvel kurban verdik Şaha serimiz,

On iki İmam meydanında darımız,

Biz şehidiz serdarımız Ali’dir.

...................

 

Ey benim sarı tanburam,

Sen niçin böyle ağlarsın,

Derdim büyük içim oyuk,

Ben Şahım deyü ağlarım.

 

Göğsüme tahta döşerler,

Çaldıkça bağrım deşerler,

Durmayıp beni okşarlar,

Ben Şahım deyü ağlarım.

 

Koluma taktılar perde,

Uğrattılar beni derde,

Kim konar kim göçer yurda,

Ben Şahım deyü ağlarım.

 

Koluma taktılar teli,

Söylettiler bin bir dili,

Oldum aynı cem bülbülü,

Ben Şahım deyü ağlarım.

 

Bağlamadır benim adım,

Arşa dayanır feryadım,

Pir Sultandır üstadım,

Ben Şahım deyü ağlarım.

 

..............

 

Bu dünyanın evvelini sorarsan,

Allah bir Muhammed Ali’dir Ali.

Sen bu yolun sahibini ararsan,

Allah bir Muhammed Ali’dir Ali.

 

Tahtını terk etti İbrahim Ethem,

Süleyman Nebiye verildi hatem,

Her kulun alnına yazıldı sitem,

Kişinin çektiği yoludur yolu.

 

Erenler öldürür yoldan şaşanı,

İhlas ile kaldırtırlar düşeni,

Tarikatta her kişinin nişanı,

Erenler katında bellidir belli.

 

Erenler elinden dolu içildi,

Ol saatte kıylü kalden geçildi,

Firdevsi alada güller açıldı,

Cenneti alanın gülüdür gülü.

 

Pir Sultan Abdalım ummana daldı,

Yenemedi kendin engine saldı,

Haki payınıza yüz süre geldi,

Erenlerin kemter kuludur kulu.[47]  [48]

……………

Benden Selam söyle O güzel Şah'a
Kurduğu yollara gitmiyor talip
Herkes kendisine bir yol sürüyor
Mürşit buyruğunu tutmuyor talip

İçeri giriveren ikrar hak diyor
Dışarı çıkıveren ikrar yok diyor
Senden gayri bana mürşit çok diyor
Verdiği ikrardan dönüyor talip

Abdal Pir Sultanim ben bir biçare
Boynunu eğip durmuyor dara
Gönüllere düştü bir sinik yara
İnleye inleye geliyor talip

................

 

Bugün Şahı gördüm gönlüm şad oldu,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

Gam gasavet gelmedi bahar yaz oldu,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

 

Pirim himmet eyle misafir gele,

Yuvam yassız ola yüzümüz güle,

Cümle küçük büyük hak huzur bula,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

 

Bir yere kahretse misafir gelmez,

Canlanır çırpınır eksiği bitmez,

Yürürse yollara menzile yetmez,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

 

Misafir kapının bir kilididir,

Sema cemi anın gonca gülüdür,

Misafir dediğin Ali’nin kendidir,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

 

Pir Sultan Abdalım tut da var hala,

Misafir bizlerle girer bu yola,

Misafir Ali’dir kalk özür dile,

Mihman canlar sizler safa geldiniz.

 

…………………..

 

Arzuladım sana geldim,

Sultan Hacı Bektaş Veli.

Eşiğine yüzler sürdüm,

Pirim Hacı Bektaş Veli.

 

Güvercin donun oturur,

Cümle eksan ar bitürür,

Beş taşı şehit getürür,

Pirim Hacı Bektaş Veli.

 

Bahçede gördüm gülünü,

Erenler sürsün demini,

İmam Rıza’nın darını,

Sultan Hacı Bektaş Veli.

 

Balım Sultan er kucağı,

Keser kılıcı bıçağı,

Erenlerin hem çiçeği,

Hünkar Hacı Bektaş Veli.

 

Pir elinden dolu içtim,

Doğdum elinize düştüm,

Ak cenneti gördüm coştum,

Sultan Hacı Bektaş Veli.

 

Kırk budakta sema yanar,

Dolusundan içen kanar,

Abdalların samah döner,

Pirim Hünkar Bektaş Veli.

 

Pir Sultanım gerçek Veli,

Kesmeyin şunlardan dili,

Doksan bin Horasan Piri,

Pirim Hünkar Bektaş Veli.

………………

 

Enel Hak dedin de çekildin dara,

Edep erkan bize doğru yol oldu.

Zebaniler gelmiş sual sormaya,

Yardımcımız Hak Muhammed Al’oldu.

 

Evvel Allah mümin kulun dabesi,

Dara durdu meleklerin hepisi,

Karşıdan açıldı cennet kapısı,

Hakkın emri ile bize gel oldu.

 

Bir kapı açıldı içeri girdim,

Hak mizan kuruldu men anda gördüm,

Bir ayak üzere bin saat durdum,

Sızdı iliklerim kemik kül oldu.

 

Bir dolu sundular Şahım iç diye,

Arkamızdan himmet etti koç diye,

Kıldan köprüyü atmışlar geç diye,

Hakkın emri ile düzlü yol oldu.

 

Pir Sultan Abdal’ım men gördüm Şahı,

Alnında balkıyan Ali’nin mahı,

Ben Pirimi gördüm doğmam bir dahi,

Dar ağacı muhabbeti gül oldu.

………….

 

 

 

KAYNAK: 1. Öztelli, Cahit; Pir Sultan Abdal, Bütün Şiirleri, Milliyet Yay.1971 İstanbul

2.  Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönk Defterinden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı, s.24

 

 

 

 

 

 

 

KUL HİMMET

1500-1575

 

Yeniçeri ocağında yetişmiş, Şah Tahmasb ve Şah Abbas zamanında yaşadığı ve Pir Sultan’ın asılmasından sonra kaçarak kurtulduğu biliniyor. Çok önemli alevi şairlerindendir. Pir Sultan’ın yetiştirdiği iki şairden biridir. Diğeri de Kul Hüseyin’dir. Kul Himmet şiirlerinde Pir Sultan’ı anarken “Kul Himmet Üstadım” diye özel bir şifreyle anmaktan zevk duyar.

Kul Himmet ve Kul Himmet Üstadım konusunda bugüne kadar en önemli çalışma, Türk folklor araştırmalarının önde gelen isimlerinden İbrahim Aslanoğlu tarafından gerçekleştirilmiştir.1 Aslanoğlu, her iki çalışmasında şiirleri mahlaslarına göre ayırmış, gerek şiirlerinden gerekse tarihi vesika ve derlemelere dayanarak bu isimler hakkında yorum ve değerlendirmeler yapmıştır.

Kul Himmet, XVI.-XVII. yüzyıllarda yaşamıştır. Mezarı, doğduğu yer olan Tokat'ın Almus ilçesinin Görümlü köyündedir. Köylüleri onu, Bektaşi tarikatının Erdebil Tekkesi'ne bağlı Safeviye koluna bağlar. İnancından dolayı çileli bir hayat geçirmiş, zindana atılmıştır. Ölümüyle ilgili kesin bilgiler olmamakla beraber, uzun süre kaçak yaşayıp köyünde vefat ettiği tahmin edilmektedir. 

 

Âşık Edebiyatında Alevî-Bektaşî inancıyla ortaya konulmuş binlerce şiir vardır. Söz konusu şiirlerde On iki İmam ve Kerbelâ hadisesi, menkıbeler, Bektaşilikle ilgili inançlar, erkân ve adetler konu edinilmiştir. Bu konuda en çarpıcı şiirleri Nesimî, Fuzulî, Hatayî, Pir Sultan, Viranî, Kul Himmet ve Yeminî ortaya koymuşlardır. Bu bakımdan bu şairler, yedi büyük Alevî-Bektaşî olarak nitelendirilmişlerdir.

Sözünü ettiğimiz şairler içinde yer alan Kul Himmet hakkında, yakın zamanlara kadar üzerinde pek araştırma yapılmamıştır. Hatta bundan dolayıdır ki, şiirlerinde "Kul Himmet Üstadım" olarak tapşıran iki ayrı âşığın şiirleri de Kul Himmet'in sanılmıştır. Bu âşıklar, Divriği'nin Örencik köyünden İbrahim'le, İmranlı'nın Söğütlü köyünden Hacik Kız (Hatice)'dır. Diğer taraftan Sefil Kul Himmet, Öksüz Kul Himmet ve Geda Kul Himmet mahlaslı şiirlerin varlığı, meseleyi daha da karışık hale getirmektedir.

Kul himmet hakkında en derli-toplu çalışmayı ortaya koyan İbrahim Aslanoğlu olmuştur. Kitabında, ona ait 143 şiir bulunmaktadır. Aslanoğlu, kitabında önceki yayınlardaki ve yirmiden fazla cönkteki Kul himmet mahlaslı şiirlerle bu sayıya ulaşmıştır. Şiirlerin ölçülerine göre dağılımı şu şekildedir: 7 heceli 1, 8 heceli 26, 11 heceli 104 ve aruz vezni ile 7. Kul Himmet'in ilk defa 36 şiiri yayımlanmış ve Cahit Öztelli tarafından bu sayı 87'ye ulaştırılmıştır. Aslanoğlu tarafından ulaşılan 143 şiirine son yapılan katkılarla Kul Himmet'in 156 şiiri edebiyatımıza kazandırılmıştır.

 
4 no'lu cönk:
Fotokopisini kullandığımız bu cöngün aslı Kangal'ın karanlık köyündeki Ali Ekber Öztürk'te'dir.16 X 20 cm. boyutlarında olup 29 yapraktır. R.1331 (M.1915) yılında Kangal'ın Karanlık köyünde yazılmıştır. Cönkte 26 şaire ait 58 şiir bulunmaktadır. Şiirlerine yer verilen başlıca âşıklar şunlardır. Budala, Deli Boran, Fedaî, Feyzî, Fuzulî, Hasretî, Hatayî,Hulkî, İrfanî, Kemterî, Kul Himmet, Muradî, Mehemmed, Nesimî, Noksanî, Pehlül Divane, Pir Sultan Abdal, Sadık, Sefil Kul Himmet, Sefil Mehmet, Şi'rî, Veli, Viranî, Visalî.

6 no'lu cönk:
Cöngün aslı, Divriği'nin Höbek köyünde bulunmaktadır. Cönk, 10 X 20 cm. boyutlarında ve 18 yapraktır. Divriği yöresinde yazıldığını tahmin edilmektedir. Yazılış tarihi, R. 1290 ( M. 1875)'tir.İçinde 22 âşığın 38 deyişi bulunmaktadır. Âşıkların başlıcası şunlardır. Abdal Pir Sultan, Âşıkî, Dedemoğlu, Dertli, Derviş Ali, Gevherî, Hatayî, Hasretî, İsmail, Kemter Himmet, Kul Himmet, Kul Sevindik, Nesimî, Niyazi Mısrî,Öksüz, Seyyit Seyfi (Nizamoğlu), Türabî, Viranî.

7 no'lu cönk:
İlk ve son sayfaları eksik olan bu cönk tahminen XIX. Yüzyılın ortalarında tutulmuştur. Aslı, Divriği'nin Karakale köyündeki Hüseyin Demirtaş'tadır. Cönk, 14.5 X 21.5 cm. boyutlarında ve toplam 123 yapraktır. İçinde 40 şairin 140 şiirine yer verilmiştir. Bu şairlerin başlıcası alfabetik sıra ile şöyledir: Asrî, Arif, Âşık Umman, Budala, Cafer, Cefaî, Derviş Ali, Dertli, Dedemoğlu, Deli Boran, Fedaî, Feryadî, Gedaî, Gevherî, Gulamî, Hasretî, Hatayî, Hüseyin, İsmail, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım, Kul İsmail, Kul Sevindik, Miratî, Nesimî, Noksanî, Pir Sultan Abdal, Sadık, Sefil Ahmet, Sefil Ali, Sefil Edna, Sıtkı, Sırrı, Şem'î, Şi'rî, Teslim Abdal, Veli, Viranî,. Visalî.

9 no'lu cönk:
R. 1320 (M. 1904) yılında Tokat'ın Abdülfettah mahallesinde oturan Deli Mehmetoğulları'ndan Mustafa oğlu Hasan Emirî efendi tarafından tutulmuş, daha sonra Divriği'nin Höbek köyünden Yakup Aslan 11 X 16 cm. boyutlarındaki 135 yapraklı bir deftere aktarılmıştır. Defterde 51 şaire ait 120 şiir bulunmaktadır. Şairlerin başlıcası şunlardır. Abdal Dede, Ali, Asrî, Âşıkî, Azizî, Budala, Dedemoğlu, Deli Boran, Derunî, Dertli Kâzım, Dertli Kerem, Derviş Ahmet, Derviş Ali, Derviş Haydar, Derviş Musa, Emrah, Fuzulî, Güdeşlioğlu, Hasan, Hatayî, Hüseyin, Hüseyin Abdal, Karacaoğlan, Kaygusuz, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım, Kul Hüseyin, Kul Yusuf, Mesrurî, Miratî, Nesimî, Nihanî, Nutkî, Öksüz Kul Himmet, Pir Sultan Abdal, Sadık, Sefil Türabî, Seyyit, Sefil Ahmet, Sefil Ali, Sefil Hasan, Sefil Kul Himmet, Sefil Mehmet, Sefil Öksüz, Sırrı, Sıtkı, Sultan Muhammet, Teslim Abdal, Veli, Viranî.

11 no'lu cönk:
11 X 17 cm. boyutlarında ve 11 yapraktır. Divriği yöresinde tutulmuştur. Aslı, Divriği Anzahar köyündeki Garip Tuncer'de bulunmaktadır. Cönkte, 8 âşığın 19 şiiri yer almaktadır. Bu âşıklar; Dertli, Derviş Ali, Feyzî, Hatayî, Kul Himmet, Kuddusî, Kul Hüseyin, Teslim Abdal'dır.

12 no'lu cönk:
R. 1316 (M. 1900) yılında Divriği'nin Venk köyünde tutulmuş olan bu cönk, 9 X 23 cm. boyutlarındadır. Orijinali Divriği'nin Mursal köyündeki Kalaycı Kamber'dedir. 55 yaprak olan cönkte, 30 şairin 99 şiir bulunmaktadır. Adı geçen şairler şunlardır. Ali, Dertli, Dertli Kemter, Deli Boran, Esirî Baba, Feyzî, Gevherî, Hasan Dede, Hasan Paşa, Hatayî, Hüseyin, İsmail, Kabulî Baba, Kalender Baba, Karacaoğlan, Kemter, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım, Kul Safi, Kusurî, Nesimî, Noksanî, Pir Mehmet, Pir Sultan Abdal, Sadık Baba, Şem'î, Teslim Abdal, Veli, Viranî, Zekayî.

13 no'lu cönk:
R. 1325 (M. 1909) tarihinde Divriği'de tutulmuştur. 11.5 X 19 cm. boyutlarındadır. 37 varak olan bu cöngün aslı Kutlu Özen'de bulunmaktadır. İçinde 18 şairin 34 şiiri bulunmaktadır. Şairin adları şöyledir. Askerî, Can Hatayî, Fakirî, Gevherî, Hüseyin, Kul Himmet, Kul Himmet Üstadım, Noksanî, Nesimî, Pirî, Seyyit Süleyman, Sırrı, Viranî/Viranî Abdal, Zuhurî.


20 no'lu cönk:
Oldukça hacimli olan bu cönk 13x20 cm. boyutlarında ve 325 yapraktır. Aslı Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yardımcı'dadır. Oldukça ince ve çizgili bir kağıda yazılmıştır. İçinde 134 şairin 563 şiiri kayıtlıdır. Ayrıca 40 mahlassız şiir, Darname metni ve dualar yer almaktadır. Belirli sayfalarında bazı özel bilgiler bulunmaktadır. 




 

Hey erenler kimse Şaha gidemez,

Şaha Kamber gibi kul olmayınca.

Her Kamberim diyen er Kamber olmaz,

Adap ile erkan yol olmayınca.

 

Her Mekke’ye giden hacı olur mu,

Her abdal olanlar Naci olur mu,

Her çaput başlılar bacı olur mu,

Erenler haliyle hal olmayınca.

....................

Bir sözüm de var tutana,

Er odur Haktan utana,

Kul olmuşuz Pir Sultan’a

Eşiği de kıblegahtır.

................

 

Hatayi, Kul Himmet, pirim Pir Sultan,

Hem Küçük Yatağan, Büyük Yatağan,

Erenler celladı ya Hacım Sultan,

Zahirde batında sen imdat eyle.

 

…………………………

 

KUL HİMMET'tir adımız
Burda yoktur yadımız
Şâh-ı Merdan aşkına
Hak versin muradımız.

 

Bugün yâr bize geldi 
Gülleri taze geldi 
Önünde Kanber ile 
Ali Murtaza geldi 

...................

 

ALİ'Yİ GÖRDÜM ALİ'Yİ

Sabahın seher vaktinde
Ali’yi gördüm Ali’yi
Eğildim niyaz eyledim
Ali’yi gördüm Ali’yi

Arslanı gördüm Meşhed’de
Kırk mum yanar bir şişede
Yedi iklim dört köşede
Ali’yi gördüm Ali’yi

Cennet kapısında duran
Hayber’in kilidin kıran
Kafire zülfikar çalan
Ali’yi gördüm Ali’yi

Çiskin dağlar başı çiskin
Kul Himmet’im oldu küskün
Cümle yerden erden üstün
Ali’yi gördüm Ali’yi

.........................

 

 

-1-
Şu benim sevdiğim Muhammed Ali
Kumru dost dost deyü öten Ali'dir 
Sakınan çağıran mahrum mu kalır 
Şu sefiller carına yeten Ali'dir 

Ali'm tutdu Zülfikâr'ın sapını
Döndürdi kâfirin dine hepini
Mağribde attı kudret topunu
Maşrıkta uzatıp tutan Ali'dir

Muhammed mi'raca gidecek oldu 
Ali Muhammed'i gönderi geldi 
Doksan bin kelâmı o demde sordu 
Soran Muhammed dinleyen Ali'dir 

Âşıka dilden halife kılandan
Bülbül ayrılır mı gonca gülünden
Dad be dad çağırdı devin elinden
Kesikbaş carına yeten Ali'dir

Ecel kayıp nasib kayıp er kayıp
Ya Ali sırrına ermedim deyip
KUL HİMMET ortaya bir nişan koyup
Bir olup birliğe yeten Ali'dir. 
(Cönk no: 4, sayfa: 28)


-2-
Ey âşıki saramadın yâremi 
Yâreme em olup merhem çalasın 
Yarem deşilmiştir sarılmaz madem 
Arayıp da hekimini bulasın 

Dört kapı açıldı hangisi vardır
Bu manaya ermek hayli hünerdir
Deryanın dibinde kaç şehir vardır
Çarşısını pazarını bilesin

Mehdî çıkmış diye tellâl bağırdı 
Bir teknesi vardır kırklar yoğurdı 
On iki kız sekiz oğlan doğurdu 
Onların ne olduğunu bilesin 

Âşıkların sözlerine has derim
Muhammed'i gördüm Ali dost derim
Yedi bin yedi yüz âyet isterim
Yüz on daha vardır onu bilesin

Benim sevdiceğim Takî Nakî'dir 
Dost bağında bülbüller şakıtır 
Yüz kardaşın hocası var okutur 
Onlarıñ da ne olduğun bilesin 

Düzüm düzüm olmuş yüzünün beni
Açılmıştır gül benzinde yanağı
Sar'öküzün alnındaki beneği
Kanadında ne yazılı bilesin

Var bul bir delilin yaka fenerin 
Kaç hamail vardır şems ü kamerin 
Sar'öküzün bastıcağı mermerin 
Direğinde ne olduğun bilesin 

Âriflerin sözü hilaf yazılmaz
Güher olmayınca hatem düzülmez
Bir kız vardır hergiz kuşağı çözülmez
Anasının kande olduğun bilesin

Dinleyeyim KUL HİMMET'in sözlerin
Onda gördüm yedilerin izlerin
Muhammed'in koynundaki kızların
Huri midir peri midir bilesin
(Cönk no: 6, sayfa: 10-11)


-3-
Hey gaziler şunda günâhkâr oldum 
Medet pirim imdat eyle talibe 
Aradım günâhım özümde buldum 
Medet pirim imdat eyle talibe 

Varıp kırklar kapısından çağıram
Hem çağırıp hemi lebbeyk diyen
Posttan kalkıp mührü önüne koyan
Medet pirim imdat eyle talibe

Arza yetip enbiyaya erenler 
Yemen'de taç vurup hırka giyenler 
Zulmette kalmaz sizi sevenler 
Medet pirim imdat eyle talibe 

Çağırak doksan bin ere şehide
Mağripten maşrıka cümle işite
Hacı Bektâş Velî'den imdat yetişe
Medet pirim imdat eyle talibe

Sen Ali sırrısın himmetin yete 
Fatıma kızındır Muhammed atan 
Onları ayırmak yine bir hata 
Medet pirim imdat eyle talibe 

Eyyüb'ün kurdunu döküp sağ eden
İbrahim'in yerin çayır su eden
Kara don giyip de ağ deveyi yeden
Medet pirim imdat eyle talibe

Hasan Hüseyn şebber-şubber kulaktır 
İmam Zeynel İmam Bakır yanaktır 
İmam Caferhüsn hecesinde ayandır 
Medet pirim imdat eyle talibe 

Musa Kâzım Rıza kalemdir kaştır
Takî Nakî çeşmi onlara eştir 
Hasanü'l-Askerî dehanda diştir
Medet pirim imdat eyle talibe

Mehdî dedim masum pake yetirdim 
Mürvet dedim el pençeye oturdum 
On ik'İmamlar'a iman getirdim 
Medet pirim imdat eyle talibe 

Kul Himmet''im eydür var özün öldür
Cümle eksikliğin mürşîde bildir
Engür şerbetini tuttuğum eldir
Medet pirim imdat eyle talibe
(Cönk no: 7, sayfa: 165-167)


-4-
Kalk karındaş yola gidek 
Hak yoldan öte mi dersin 
Murad u maksuda erincek 
Bu söze hata mı dersin 

Ârif olan kalleş olan
Bellidir meyli boş olan
Vefâsız yoldaş olan
Menzile yeter mi dersin

Sırrını verme kalleşe 
Kalbi çürük meyli boşa 
kapabilmem düşse taşa 
Yetmeden tutar mı dersin 

Sırrını verme hayrata
Senden alır gider yada
Damızlık koysan çiğ süde
Pişmeden tutar mı dersin

KUL ÜMMET der çoşmayan
Aşk kazanında pişmeyen
Burada Hakk'a ulaşmayan
Orada yanar mı dersin
(Cönk no: 9, sayfa: 36-37)


-5-
"Sebü'l-mesani" kitabın okusan 
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur 
Bülbül olsam dört kapıda şakısam 
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur 

Türab ol ki, çiğnesinler üstünü
Anda fark et düşmanını, dostunu
Nesimî gibi yüzdüregör postunu
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur

Türab ide özün türab ol türab 
Kalbindeki kini kibrini bırak 
Muhammed Ali'nin cemâlin görek 
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur 

Şükr olsun türablıktan doğrudur yolum
Ali'ye de malûm, ahvâlim, hâlim
Balım Sultan Haydar kend'aslan Ali'm
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur

Balı'yı türab eden aşkın meyidir 
Ali Seydi Şâh İbrahim soyudur 
Türablıktan Şâh-ı Merdan huyudur 
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur 

Kul Himmet'im "Kulhüvallahü ahad"
Cesetimden can kalmadı bu saat
Dün ü günü bildim idim Muhammed
Türablıktan a'lâ yol mu bulunur
(Cönk no: 9, sayfa: 73-74)


-6-
Eğer din bâbından haber sorarsan 
Söyle kelâmını bildir efendim 
Sual eyle ihsân olsun kelâmlar 
Bilemezsem hâlim nedir efendim 

Bir günün farzını on yedi bildim
Yiğirmi sünneti üç vitir kıldım
Sualine cevap vermeye geldim
Veremezsem döv de öldür efendim

Sabah dört öğlen on belli beyândır 
İkindi sekizdir deme ziyândır 
Akşam beş yats'on üç vitir tamamdır 
Bunu da böylece kıldım efendim 

Altmış altı er kaleyi boyladım
Altı yüz teravihi hesap eyledim
Ben bir divaneyim böyle söyledim
Buncağız kusura kalma efendim

Kıyas et meydandan geri kalırım 
Aç gözünü sana hoca olurum 
Bir yıllık namazı ezber bilirim 
Var senden kaçan kördür efendim 

Beş bin yüz yirmi farzıdır heman
Yedi bin iki yüz sünnettir tamam
İncil'le Zebur Hak delili Kur'an
O da bir sırdır ermen efendim

Seyyid gibi sen secdeye oturmuş 
Köylü sana yağlı pilav getirmiş 
Bana sen de neden sual sorarsın 
Balı kıymağı da yersin efendim 

Sözü m'olur sencileyin özü çürüğün
Yüzün görme yüzü gözü buruğun
La bak aşağı indirmişsin sarığın
Korkarım başında güldür efendim

Herhalde ilerü gelemez deyü
Sualime cevap veremez deyü
KUL HİMMET ile baş edemez deyü
Korkarım el sana güler efendim
(Cönk no:9, sayfa:77-79),

(Cönk no: 9, sayfa: 180-182)


-7-
Bugün yâr bize geldi 
Gülleri taze geldi 
Önünde Kanber ile 
Ali Murtaza geldi 

Ali benim mâhımdır
Kâbe kıblegâhımdır
Mir'aç'taki Muhammed
O benim padişâhımdır

Padişâhım Yaradan 
Okurum ağ-karadan 
Ben yardan ayrılalı 
Yüzyıl geçti aradan 

Arayı uzattılar
Yaraya tuz ektiler
Avluya bir kul geldi
Bedestende sattılar

Sattılar bedestende 
Gül biter gülistanda 
Muhammed'le hatemi 
Bergüzardır aslanda

Daha ben intizârım
Aslanda bergüzarım
Ben sevdanla gezerim
El yarine kavuşmuş

İntizarlık çekerim 
Gözyaşını dökerim 
Dökerim göz yaşını 
Bak Mevlâ'nın işine 

Dört eyledi kapısın
Lâl ü gevher yapısın
Kâfirler şehit etti
İmamların hepisin

İmam Hüseyn'e kıydılar 
Hasan'a ağı verdiler 
Zeynel ile Bakır'ı 
Bir zindana koydular 

Zindan bize mezardır
Hak yolları gözetir
Câfer'in bin yarası
Mehdi Kâzım Rıza'dır

(I)rıza'ya ağladım 
Çeşmim yaşı çağladım 
Ol Hasan Askeri'yle 
On ikiye bağladım 

On ikidir katarım
Türlü mercan satarım
Yüküm lâl ü gevherdir
Müşteriye satarım

Satarım müşteriye 
Kalka gören yürüye 
Melekler el kaldırdı 
Cennetteki huriye 

El kaldıra Süphan'a
İsm-i Âzam okuna
İmamların duâsı
Kaldı ulu divana

Ulu divan kuruldu 
Cümle mahluk dirildi 
..................... oldu 
Muhtar önde vuruldu 

Muhtar'a hû dediler
Ehline nur dediler
Muhammed rehber oldu
Ali'ye pîr dediler


Pîr dediler Ali'ye 
Hacı Bektaş Velî'ye 
Hacı Bektaş nâmını 
Verdi Kızıl Deli'ye 

Kızıl Deli tâcımız 
Muhammed Mir'ac'ımız
Gürledik mi Karaca Ahmet
Yalıncık duâcımız


KUL HİMMET'tir adımız
Burda yoktur yadımız
Şâh-ı Merdan aşkına
Hak versin muradımız.
(Cönk no: 9, sayfa: 102-105)


-8-
Sana derim be hey sofi 
Evvel imamınız kimdir 
Selâvat indi şanına 
Hak Muhammed Ali diyendir 

Evvelkisi İmam Hasan
İkincisi İmam Hüseyn
Üçüncüsü İmam Zeynel
Dördüncüsü İmam Abidin'dir

Beşincisi İmam Bakır 
Altıncısı İmam Cafer 
Yedincisi Musa Kâzım 
Sekizincisi Rıza'dır 

Dokuzuncu İmam Takî
Onuncusu Ali Nakî
On birinci Hasanü'l-Askeri
On ikinci Mehdi sahib-zamandır

KUL HİMMET'im bakışına
Böyle mi girdi düşüne
İki cihân güneşine
Pâk eyleyen Kur'an'dır
(Cönk no: 11, sayfa: 18-19)


-9-
Bize imdat ol Hak'tan 
Sabreyle gönül, sabreyle 
Âlemi yarattı yoktan 
Sabreyle gönül sabreyle 

Âşıkların işi zârdır
Yüreğinde yanar nârdır
Bir eşref saat vardır
Sabreyle gönül sabreyle

Âşığın eyyâmı gamda 
Böyle çalınmış kalemde 
Bitmez iş olmaz âlemde 
Sabreyle gönül sabreyle 

Acele âhır melâmet
Sabrın sonudur selâmet
Az sabırda çok kerâmet
Sabreyle gönül sabreyle

KUL HİMMET'im çekem minnet
Ölüm farz mı yoksa sünnet
Murada ereriz elbet
Sabreyle gönül sabreyle
(Cönk no:12, sayfa:84)


-10-
Pare pare yalan dünya 
Yalan dünya değil misin 
Hasan ile Hüseyin'i 
Alan dünya değil misin 

Ali bindi Düldül ata
Âşık dayanır firkate
Boz kurt ile kıyamete
Kalan dünya değil misin

Ali'nin Düldül'ünü alıp 
Arslanını dağa salıp 
Yedi kere üste kalan 
Dolan dünya değil misin 

Ah şu kaşa ah şu göze
Ciğer kebap oldu köze
Muhammed'i bir ham beze
Saran dünya değil misin

Yetik KUL HİMMET'im yetik
Gerçeğin eteğin tutup
İnsan gül ot gibi bitip
Dolan dünya değil misin
(Cönk no: 13, sayfa: 9-10)


-11-
Dünya ile bir pazarlık eyledim 
Ne virane ne harabe ne şendir 
Seyrettim de bir dükkâna uğradım 
Ne çarşıdır ne bedesten ne hardır 

Sırr-ı surullahtır âleme inen
Dedim harfim manasını duyana
Çiçeğe uğradım kokusu bana
Ne bağdadır ne bağbandır ne güldür

Bir makam seyrettim ya kim gelecek 
İkrarsızlar kıyamete kalacak 
Bir gerçek harfim var mana alacak 
Ne mezheptir ne imandır ne dindir 

Yed'iklim çar köşe kilidi birdir
Ana akıl ermez bir gizli sırdır
Sorarsan dünya ana misaldir
Ne ağızdır ne burundur ne dildir

Kitabın kalbinde olur mu ilan 
Ümmet-i billah da Ali'ye ayan 
Doluyu bu demde elime sunan 
Ne âdemdir ne insandır ne kuldur 

KUL HİMMET'im bu manadan al imdi
Alamazsın bir gerçeğe sor imdi
Senede bir kere doğdu dolandı
Ne ülkerdir ne yıldızdır ne gündür
(Cönk no: 13, sayfa: 56)



-12-
Gel gönül kimsenin aybına bakma 
Hazer kıl sevdiğim değme gönüle 
Arif ol cihanda bir gönül yıkma 
Hazer kıl sevdiğim değme gönüle 

Daim aşk atına bin de atlı gez
Edep öğren erkan öğren otlu gez
Gönül yıkma halk içinde tatlı gez
Sakın ey sevdiğim değme gönüle

Yoldaş eyle iman gibi dostunu 
Amel kazan aramazlar aslını 
Turap ol ki çiğnesinler üstünü 
Hâk ol ey sevdiğim değme gönüle 

Cihad eyle ki günahların tartasın
Bir amel kazan ki Hakk'a yetesin
Şar gibi her gördüğün örtesin
Pir ol ey sevdiğim değme gönüle

KUL HİMMET dilimde zikrim Muhammed
Aşk dolusun içtim Hüda'ya minnet
Dinar ile satın alınmaz cennet
Hazer kıl sevdiğim değme gönüle
(Cönk no: 20, sayfa: 91)


-13-
Bektaş-ı Veli'nin yolun bilmeyen 
Gündüzü karanlık gece sayılır 
Evlad-ı Âli'ye biat etmeyen 
Zümresi münafık pice sayılır 

Evlad-ı Mürsel'dir tutmazsa damen
Anlardan ıraktır din ile iman
Her kim Ali evlada ederse güman
Yüz bin emek çekse hiçe sayılır

Arşın yücesidir başının tacı 
Ka'be'ye ulaşır zülfürün ucu 
Ehl-i beyt katarı güruh-ı naci 
Cümle güruhlardan yüce sayılır 

KUL HİMMET'im bu manaya erenler
Zamanında imanını bulanlar
Hazret-i Hünkâr'ı mürşit bilenler
Bir niyazı yüz bin hoca sayılır
(Cönk no: 20, sayfa: 170-171)
  [49]

 ………………

 

  

Hey erenler kimse Şaha gidemez,

Şaha Kamber gibi kul olmayınca.

Her Kamberim diyen er Kamber olmaz,

Adap ile erkan yol olmayınca.

 

Her Mekke’ye giden hacı olur mu,

Her abdal olanlar Naci olur mu,

Her çaput başlılar bacı olur mu,

Erenler haliyle hal olmayınca.

....................

 

Bir sözüm de var tutana,

Er odur Haktan utana,

Kul olmuşuz Pir Sultan’a

Eşiği de kıblegahtır.

................

 

Hatayi, Kul Himmet, pirim Pir Sultan,

Hem Küçük Yatağan, Büyük Yatağan,

Erenler celladı ya Hacım Sultan,

Zahirde batında sen imdat eyle.

……………….

 

Çaya vardım da gördüm Aktaşı,

Kah yalnız gezer kah yedi kişi.

Urumun Acemin Hacı Bektaş’ı,

Ayrılık derdinin dermanı nedir?

 

Dünyanın ötesi doludur dolu,

Mevlam ayırmasın doğrudan yolu,

Tanrının Arslanı Hazreti Ali,

Ayrılık derdinin hasreti nedir?

 

Dünyanın ötesi dopdolu anber,

Kash vala bağlar kah yeşil çember,

Kabeyi yaptıran Halil Peygamber,

Ayrılık derdinin dermanı nedir?

 

…..  ile yaylanın…...mendiye salın,

Emir Haktan geldi niye küseyin,

Kerbela’da yatan İmam Hüseyin,

Ayrılık derdinin dermanı nedir?

 

Adımı sorarsan Şahım, Kul Himmet,

Din yoluna çektim hayli bir zahmet,

Ali’nin sevgilisi güzel Muhammed,

Ayrılık derdinin dermanı nedir?

Ayrılığın yoktur çaresi.

……………..

 

Her sabah her sabah ötüşür kuşlar,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

Tevekkül içinde figane başlar,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Pirimizden kementimiz verile,

Adı yenileşir kudret bilene,

Halik …….   Çin iline,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Ol Musa turda durdu duaya,

İsa da bir kahır ile ağdı havaya,

Cebrail vahyeyledi Mustafa’ya,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Fatima Hüseyin’in çeker yasını,

Dinleyelim erenlerin sesini,

Şah Hasan’ım içti ağu tasını,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Muhammed’e Kur’an Mekke’de indi,

Mümin olan hanı yolunu bildi,

Hüseyin’im al kanlara boyandı,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Zeynel Abidin …………. bulundu,

Muhammed Bakır’a secde kılındı,

İmam Cafer’e erkan kılındı,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Garip kuşun kalb evinde yuvası,

Kalbimize düştü Şahın avazı,

Musa Kazım Ali Rıza duası,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Naki Taki hapis oldu gitti,

Hasan al ,asgari nur oldu kendi,

Mehdi mağarada sır oldu gitti,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

Dört kitap indi dördüne düştü,

Kur’an Muhammed’in virdine düştü,

Kul Himmet Ali’nin derdine düştü,

Allah bir Muhammed Ali diyerek.

 

…………….

 

Hey gaziler şunun hakkın sunmayı

Muhammed muhabbet etti bir zaman.

Haydar aşık oldu Fatma Ana’ya,

Ali’nin gazabı gitti bir zaman.

 

Ayı göğü eğdi kendi kahrilen,

Musa bin bir kelam söyledi sadilen,

Cazet kofbe bindi gitti mahrilen,

Vefa boğazlandı yer tuttu bir zaman.

 

Aya göğe ağdı kendi koç ilen,

Mührü ona indi hırka tac ilen,

Görenler çekildi sevgi urundan,

Abdürrezak hayrı nazar güttü bir zaman.

 

Abdürrezak kendi çakıl kavurdu,

Nice koç kuzuyu kurban çevirdi,

Ferhat Şirin için dağlar devirdi,

…… koyunu yüzdü bir zaman.

 

Hak emriyle Cebrail gökte uçunca,

İdris cennete hülle biçince,

Kanber arzusuna doğru geçince,

Araza gark oldu gitti bir zaman.

 

Ah eyledik figan ile tuttuğun,

Çok cehdetti getirmedi kitabın,

Alemler güzeli Zeliha Hatun,

Yusuf’a cefalar etti bir zaman.

 

Kul Himmet çağırdı yad gelem diye,

Muhammed dünyayı nur alem diye,

Bu cümle alemi silelim diye,

Nuh’un gemisini çattı bir zaman.[51]

 

………………. 

 

 

KAYNAK: 1. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönk Defterinden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı, s.71

                    2. Kaynak: 13 şiir türküler@türküler internet sayfasından indirilmiştir.
                    3. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986, s.137
 

 

KUL HİMMET ÜSTADIM

 

Kul himmet’in kendisidir. Ustası Pir Sultan’ı anmak için söylediği şiirlerinde Kul Himmet Üstadım mahlasını kullanır. [81]

 

Kaynak: Otyam, A. Tevfik; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacan Yay.1984.s.189-193

 

Bir Dost Bulamadım

Seyyah oldum şu alemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkarımla okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bilmem amelimden yoksa özümden
Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden
İki elim kalkmaz oldu dizimden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bozuk şu dünyanın düzeni bozuk
Tükendi daneler kalmadı azık
Yazıktır şu geçen ömrüme yazık
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım ummana daldım
Gelenden geçenden haberin aldım
Mecnun oldum şallar geydim dolandım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

(Farklı son iki dörtlük)
İki elim kalkmaz oldu dizimden
Ah ettikçe yaşlar gelir gözümden
Kusurumu gördüm kendi özümden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım ummana dalam
Gidenler gelmedi bir haber alam
Abdal oldum şallar giydim bir zaman
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım

Bazı kaynaklarda Pir Sultan mahlaslı olarak da geçen deyiş son iki dörtlüğü farklı olarak da söylenmektedir. Erzincan yöre ve Nurettin Dadaloğlu kaynaklıdır.
 

Altının Kadrini Sarrafı Bilir

Altının kadrini sarrafı bilir
Açılmaz dükkanlar pazar mı ola
Salını salını sevdiğim dilber
İrakipler hile sezer mi ola

Seyreyledim yanağının alını
Ememedim leblerinin balını
Ayağına giymiş sırça nalını
Sevdiğim salınıp gezer mi ola

Yüce yüce yerlerine çıkınca
Ak ellere al kınalar yakınca
Sevdiğimin dal boynuna bakınca
Aşığın bağrını ezer mi ola

Yüce yüce yaylaları yaylasam
Her güzelin bir ismini söylesem
Yalvarıp yakarıp gönlüm eylesem
Göğsünün bendini çözer mi ola

Kul Himmet Üstadım kendi halinde
Bir güzel sevmişim halkın dilinde
Katipler oturmuş kalem elinde
Sevdiğim ismini yazar mı ola

Kul Himmet Üstadım

Bugün Bize Pir Geldi 3

Pir bugün bize geldi
Gülleri tazeledi
Kamberin önü sıra
Ali Mürteza geldi

La ilahe illallah
Hak lailahe illallah

Ali Mürteza mahım
Yüzüdür kıblegahım
Miraçtaki Muhammed
Alemde padişahım

La ilahe illallah
Hak lailahe illallah

Padişahım yaradan
Okur aktan karadan
Ben pirden ayrı düştüm
Yüz yıl geçti aradan

La ilahe illallah
Hak lailahe illallah

Aramı uzattılar
Yarama tuz attılar
Bir kul geldi Fazlı`ya
Bedestanda sattılar

Sattılar bedestanda
Ses verir gülistanda
Muhammed`in hatemi
Bergüzar bir aslanda

Aslanda bergüzarım
Pir hayalin gözlerim
Hep hasretler kavuştu
Ben hala intizarım

İntizarım çekerim
Lebleri bal şekerim
Ben pirden ayrı düştüm
Gözyaşımı dökerim

Keşiş kurban eyledi
Kafirler kan eyledi
Gökten indi melekler
Yerde figan eyledi

Figan eder melekler
Kabul olsun dilekler
Yezit bir dert eyledi
O dert beni helaklar

Yezit bir dert eyledi
Melekler vird eyledi
Pirim bir şehir yaptı
Kapısın dört eyledi

Dört eyledi kapusun
Lal-ü gevher yapısın
Yezit şehit eyledi
İmamların hepisin

Hasan`a ağu verdiler
Hüseyin`e nice kıydılar
Zeynel ile Bakır`ı
Bir zindana koydular

Zindan da bir ezadır
Cafer yollar gözedir
Caferin de bir oğlu
Kazım Musa Rıza`dır

Taki Naki ağlarım
Gözyaşımla çağlarım
Şah Askeri Mehdi`yi
On ikiye bağlarım

On ikidir katarım
Türlü meta satarım
Yüküm Lal-ü gevherdir
Müşteriye satarım

Satarım müşteriye
Kervan kalkıp yürüye
Cebraili huş eyledi
Cennetteki huriye

Cebrail huş eyledi
Hatırın hoş eyledi
Kanat verdi kuluna
Havada kuş eyledi

Kuş eyledi havada
Gezer dağda ovada
El kaldırmış melekler
Saf saf durur duada

Kul Himmet Üstadım

Kaynakta sözler Kul Himmet Üstadım adına kayıtlı olmasına rağmen, repertuvarda son dörtlükte Hatai tapşırması var. Kul Himmet Üstadım`da bu sözler 26 dörtlüktür.
 

Böyle Ayrılığı Gören Var M`Ola

Başına gelmişe bir yol danışam
Böyle ayrılığı gören var m`ola
Bir dertli bulam da derdim bölüşem
Böyle ayrılığı gören var m`ola

Aşıklar kalemi böyle yazıldı
Ciğerciğim bölük bölük ezildi
Sinem şerha şerha oldu üzüldü
Böyle ayrılığı gören var m`ola

Aşıklar bağrımı yaralı kodu
İrakipler her yerde hasmınım dedi
Ferhat`ı Şirin`den ayıran cadı
Böyle ayrılığı gören var m`ola

Hak Muhammet Ali bilir halimden
Bülbül vaz gelir mi gonca gülünden
Ayrılığı zor demişler ölümden
Böyle ayrılığı gören var m`ola

Kul Himmet Üstadım haller nic`oldu
Ah ettim irakip belasın buldu
Sevdiğim dağların ardında kaldı
Böyle ayrılığı gören var m`ola

Kul Himmet Üstadım

 

Dün Gece Seyrim İçinde 2

Dün gece seyrim içinde
Ben Dedem Ali`yi gördüm
Eğildim niyaz deminde
Ben Dedem Ali`yi gördüm

Kızıl güller deste deste
Bergüzar yolladım dosta
Üç ulu mihmandan üste
Ben Dedem Ali`yi gördüm

Aslanlar gizli meşede
Üç çerağ yanar şişede
Yedi iklim dört köşede
Ben Dedem Ali`yi gördüm

Cennet kapısında duran
Kilidin mührü Kur`an
Yezide kılıcı vuran
Ben Dedem Ali`yi gördüm

Kul Himmet Üstadım düşkün
Yüce dağlar coşkun coşkun
Cümle memleketlerden üstün
Ben Dedem Ali`yi gördüm

Kul Himmet Üstadım

Kul Himmet sözleriyle benzer ancak birkaç küçük değişiklik vardır. (Hasan Yalıncaklı, Kul Himmet Üstadım, Hayatı, Şiirleri ve Menkibeleri. Ankara, s.83) Cahit Öztelli, Bektaşi Gülleri adlı kitabında aynı sözleri Kul Himmet`e ait olarak göstermiştir.
 

Gafil Gezme Şaşkın

Gafil gezme şaşkın birgün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda

Sen söylersin söz içinde sözün var
Çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Bu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedesten senin olsa ne fayda

Söylersin de sen sözünden şaşmazsın
Haramını helalini seçmezsin
Tükenir kepeğin su da içmezsin
Akan çaylar senin olsa ne fayda

Kul Himmet Üstadım gelse otursa
Hakkın kelamını dile getirse
Dünya benim deyi zapta geçirse
Karun kadar malın olsa ne fayda

Kul Himmet Üstadım

Gaziantep yöresinden Aşık Hasan Hüseyin kaynak alınarak yayınlanmaktadır.

Gafil Kaldır Kalbindeki Gümanı 2

Gafil kaldır gönlündeki gümeni
Bu mülkün sahibi Ali değil mi
İrşat etti on sekiz bin alemi
Rızkını da veren Ali değil mi

Gelin vazgeçelim biz bu gümandan
Sakın çıkmayalım dinden imandan
Şefaat umarız on iki imamdan
Onların atası Ali değil mi

Kul Himmet Üstadım ben bir biçare
Acep bulunmaz mı derdime çare
Günahlıyım nasıl varam divane
Divanda oturan Ali değil mi

(Ek)
Var etti milcanı o etti düşman
Ali`ye kast`etti sonra oldu pişman
Hangi kitapta var şol Ömer Osman
Kur`anda okunan Ali değil mi

Bin bir ismi vardır bir ismi Hızır
Her nerde çağırsan orada Hızır
Alim padişahtır Salman da vezir
Bu fermanı yazan Ali değil mi

Kul Himmet Üstadım

Tamamı beş dörtlük olan Kul Himmet Üstadım adına kayıtlı sözlerin ek olan ikisi repertuara geçmemiştir.
 

Gafil Kalma Şaşkın

Gafil kalma şaşkın bir gün ölürsün
Dünya dolu malın olsa ne fayda
Ettiğin işlere pişman olursun
Pişmancalık ele geçmez ne fayda

Bir gün seni götürürler evinden
Hak-kın kelamını kesme dilinden
Kurtulmazsın Azrail`in elinden
Türlü türlü yolun olsa ne fayda

Söylersin de sen sözünden şaşmazsın
Helalini haramından seçmezsin
Kesilir kısmetin suda içmezsin
Akan çaylar senin olsa ne fayda

Sen söylersin söz içinde sözüm var
Çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Hiç demezsin üç beş arşın bezim var
Bedestanlar senin olsa ne fayda

Kul Himmet Üstadım çöksem otursam
Türlü varlığımı ele götürsem
Dünya benim diye zapta geçirsem
Bütün dünya senin olsa ne fayda

Kul Himmet Üstadım

 

Gel Seninle Bir Kararda 2

Gel seninle bir ahd`aman edelim
Hal evinde har olalım sevdiğim
Bağlanalım bir ikrara duralım
Yaradan`a kul olalım sevdiğim

Doyamadım bu dünyanın tadına
Aşık oldum Muhammet`in adına
Kerem Dedem gibi aşkın oduna
Yana yana kül olalım sevdiğim

Dost cemalin yüzün gören hac`oldu
Kabeyi tavaf eylemek nic`oldu
Sevip sevip ayrılması güç oldu
Mahşerecek bir olalım sevdiğim

Gel seninle bir salaha çıkalım
Enginlerden uğrun uğrun bakalım
Garip bülbül gibi kanat kalkalım
İntizarda bir olalım sevdiğim

Kul Himmet Üstadım nedir çareler
Göz göz oldu sızılıyor yareler
İkimizi bir kefene saralar
Bir kabirde sır olalım sevdiğim

Kul Himmet Üstadım

TRT Repertuvarında kayıtlı olan Gel Seninle Bir Kararda Duralım adlı türkünün asıl biçimidir.
 

Seyyah Olup Şu Alemi Gezerim

Seyyah olup şu alemi gezerim
Bir dost bulamadım gün akşam oldu
Kendi efkarımla (yar yar) okur yazarım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Bilmem amelimden yoksa özümden
Ah ettikçe kan yaş gelir gözümden
İki elim kalkmaz (yar yar) oldu dizimden
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım ummana daldım
Gelenden geçenden haberin aldım
Mecnun oldum şallar giyip dolandım
Bir dost bulamadım gün akşam oldu

Kul Himmet Üstadım
Erzincan

Nurettin Dadaloğlu tarafından derlenmiştir

...........................

 

NEFES

 

Gül bittiği yeri bilirim dersin,

Bilir misin benlik şeytana düştü.

Cevahir madenin bulurum dersin,

Cevahir bulanlar ummana düştü.

 

Ben Ali’yi gördüm mahbus çağında,

Selman’ın çeyninde yolun sağında,

Cennetten ileri Firdevs bağında,

Bülbül feryad eder gülşene düştü.

 

Selman’ın çiğninde bir oğlan geldi,

Destur-u Şah dedi elini aldı,

Muhammed terini gül ile sildi,

Ol zaman kokusu insana düştü.

 

Muhammed’i gören gözler ağladı,

Sil sel oldu Didem yaşı çağladı,

Cebrail Habib’in belin bağladı,

Kırkların önünde engine düştü.

 

Kırklar gelip bir çiçekten aldılar,

Kokladılar yüzlerine sürdüler,

Her desteden bir güzele verdiler,

Gül Muhammed’e Nergiz Selman’a düştü.

 

Cennet kapısını Kırklar açtılar,

Tohumunu yeryüzüne saçtılar,

Selman bir üzüm getirdi içtiler,

Köre mescit bize meyhane düştü.

 

Kul Himmet Üstadım dilek diledi,

Feryat etti şu alemi eledi,

Arafat dağında bir koç meledi,

İsmail önünde kurbana düştü. [50]


 

 

 

KUL HÜSEYİN  (HÜSEYNİ)

1500-1600 Rumeli

 

Pir Sultan’ın yetiştirdiği iki şairden biridir. Diğeri Kul Himmet’tir. Kul Hüseyin de Kul Himmet’in mürididir.

 

Devredip gezersin darı fenayı,

Bağdat diyarına vardın mı turnam.

Medine şehrinde Fatma Anayı,

Makamı andadır gördün mü turnam.

 

Biz de beli dedik bizden uluya,

İman aldık ikrar verdik Veli’ye,

Necef deryasında İmam Ali’ye,

Bu deryaya yüzler sürdün mü turnam.

 

Medayın şehrinde Selman’a varıp,

Bağdat’ta Kazım’ın kabrini görüp,

Baş eğip hem eşiğine yüz sürüp,

İkrara bend olup durdun mu turnam.

 

Hür şehid de Kerbelada çürümez,

Haktan izin yoktur kalkıp yürümez,

İmam Hüseyin’in kanı kurumaz,

Şehidler serdarın gördün mü turnam.

 

Hazreti Eyüp’üm nikabın kaldır,

Tende iki kurt var neye maildir,

Birin ipek sarar, birisin baldır,

Bunları sırrına erdin mi turnam.

 

Behlül evcik yapar idi zeminde,

Makamını gördü uçmak evinde,

Tılsımı da erenlerin ceminde,

Kırkların darına durdun mu turnam.

 

Veyselkaran geze idi Yemende,

Serin verdi on iki imam yolunda,

İmam Mehdi hangi vakti zamanda,

Nasıl zuhur eder sordun mu turnam.

 

KUL HÜSEYİN der ki Hakka varalım,

Varıp dergahına yüzler sürelim,

Can baş feda edip şahı görelim,

Sen de o sultanı gördün mü turnam.

.......................

 

Hey şahin bakışlım, bülbül avazlım,

Bir eli kadehlim, bir eli sazlım,

İşte ben gidiyom, kal ahı gözlüm,

Ne sen beni unut, ne de ben seni.

 

Yolda harami çok, engel arada,

Unutma sevdiğim, demde sırada,

Kalıp gider amma, gönül burada,

Ne sen beni unut, ne de ben seni.

 

Ta ezeli ezel, seven sevende,

Şu iki cihanda, kevnü mekanda,

Mizan başlarında, ulu divanda,

Ne sen beni unut, ne de ben seni.

 

Çekilsin gülbenkler sürülsün devran,

Görülsün kayıtlar, açılsın meydan,

Yolumuzu açsın, ulu yaradan,

Ne sen beni unut, ne de ben seni.

 

HÜSEYİN’im eder gül benzim soluk,

Serimize yazılmıştır ayrılık,

Vallahi sevdiğim gönüller birlik,

Ne sen beni unut, ne de ben seni.

 

 ..................

ADEMOĞLU DÜNYAYA GELİNCE

Adem oğlu dünyaya gelince
Taze açılmış fidana benzer
Bir yaşına kadem basınca
Bülbül gibi şakır gülşene benzer

İki yaşında kalkar oturur
Üç yaşında açuk manalar getürür
Dört yaşında hamaylisin götürür
Beş yaşında bağ u bostana benzer

Altısında fehmeder düşünü
Yedisinde düşürür dişini
Sekizinde fehmeder işini
Dokuzunda mah-ı tabana benzer

On yaşında taze güldür kokulur
On birinde gül gibi açılur
On'ikisinde boy gösterür seçilür
On üçünde selvi revana benzer

On dördünde mahbubluğu çağıdır
On beşinde gören aklın dağıdır
On altısında sanki cennet bağıdır
On yedisinde kaşlar kemana benzer

On sekizinde fehmeder arını
On dokuzda gözedür şikarını
Yirmisinde kimse bilmez sırrını
Talimin almış şahana benzer

Yirmi beşinde bir hoşça görünür
Otuzunda akan sular durulur
Otuz beşinde meclislerde anılur
Yarana karışmış irfana benzer

Kırk yaşında gazel gibi bağlarda
Kırk beşinde günahların ağlarda
Ellisinde Suphana bel bağlar da
Yüklemiş yükünü kervana benzer

Elli beşinde ettikleri düş olur
Altmışında pirlik gelür kış olur
Altmış beşinde gözleri yaş olur
Dağ başına çıkmış güneşe benzer

Yetmişinde ağrı iner dizine
Yetmiş beşde duman çöker gözüne
Sekseninde kimse bakmaz yüzüne
Baykuş oturmuş virane benzer

Seksen beşinde beli bükülünce
Doksanın defterin dürülünce
Doksan beşinde ömrün serilince
Bir günde savrulmuş harmana benzer

Kul Hüseyin yüz yaşına varınca
Hakile hak olup yeksana benzer

 

 .............

Dostu Görmeye Geldim

Arzeyledim dostu görmeye geldim
Ne keremdir dostum cemalin gördüm
O güzel cemalin seyran eyledim
Ne keremdir dostun cemalin gördüm

Mail oldum dostun tatlı diline
Hayran oldum bağda biten gülüne
Selam verdim onun güzel iline
Ne keremdir dostun cemalin gördüm

Her dem arzeyledim dostu görmeyi
Yanyana oturup hatır sormayı
Doldurup doldurup dolu sunmayı
Ne keremdir dostun cemalin gördüm

Hüseyin`im eydür ben dostu gördüm
Açılmış bahçeden gonca gül derdim
Arzulayıp dostun evine geldim
Ne keremdir dostun cemalin gördüm

Kul Hüseyin
Malatya

Kul Hüseyin mahlaslı bu türkü Arapkir yöresinden Süleyman Elver kaynak gösterilerek yayınlanmıştır.

 

Çağrışa Çağrışa

Çağrışa Çağrışa Havada Turnam
Bagdat`tan Mi Geldin, Ağzında Hurman
Emanetin Sana, Sılama Uğra
Eğlen Turnam, Eğlen, Pire Gidelim

Ali`nin Çağırdığı Yere Varalım
Hasan`la Hüseyn`e Gönül Verelim
On İki İmamlara Yüz Sürelim
Eğlen Turnam, Eğlen, Pire Gidelim

Kerbela Çölünden Sakin Mi Geldin
Ne Yaman Ötersin, Bağrımı Deldin
Sen De Benim Gibi Yetim Mi Kaldın
Eğlen Turnam, Eğlen, Pire Gidelim

Aglamışam Ela Gözde Yaşım Var
Kaynamışam Her Ocaktan Aşım Var
İmam Hüseyn Eşiğinde İsim Var
Eğlen Turnam, Eğlen, Pire Gidelim

Kul Hüseyn`im Der Ki Kaynadım Coştum
Bu Aşkın Elinden Serimden Geçtim
Çağrışa Çağrışa Aralar Aştım
Eğlen Turnam Eğlen, Pire Gidelim

Kul Hüseyin
Orta Anadolu

Ezeli (İndim Seyreyledim Demi)

İndim seyreyledim demi devrani
Ay doğmadı vallah günden ezeli
Katarlanmış şahın gerçek kulları
Kim bu mülke kondu bundan ezeli

Derya kenarında mülküm sel aldı
Üstad nefesinden gerçek kul oldu
Değirmene vardım unum yel aldı
Yüküm tane idi undan ezeli

** gördüm can oldum
Muhammed`e erdim gevherkan oldum
Kaptan kaba süzüldüm kızıl kan oldum
Bir kadre (damla) su idim kandan ezeli

Muhammed Ali`nin darına durdum
Kırklar meydanından bu deme erdim
Yolcunun durağı o hana vardım
Durağım kandildir handan ezeli

Kul Hüseyin`im bunu böyle söyledi
İnip aşkın deryasını boyladı hemen boyladı
Dünkü gelen aşık bugün söyledi
Biz bunu söyledik dünden ezeli

Kul Hüseyin
Orta Anadolu

Fena Dünya İçin Gam Çekme

Fena dünya için gam çekme gönül
Her dem ağlayıp da gülmeli değil
Sevda dedikleri sel misalidir
Fikredip ummana dalmalı değil

Ceht etmeyince karlı dağ aşılmaz
Sarrafın yanında altın pul olmaz
Yiğidin başına gelmedik olmaz
Başına gelene gülmeli değil

Geçersiz dünyayı geçip boylama
Görmediğin yere bühtan eyleme
Bir kimsenin gıybetini söyleme
Bühtan edip kana girmeli değil

Hüseyin`in sözünü olmuş söyle
Varıp etrafından sor sual eyle
Zamane halkının ahvali böyle
Muhabbetsiz yere varmalı değil

Kul Hüseyin
Orta Anadolu

Gel Hoca Bizlere İlmini Satma

Gel hoca bizlere ilmini satma
Hak mihman olduğun yeri bildin mi
El ayıbın görüp günaha batma
Felek dolabında zarı bildin mi

Evvel kapı şeriattır girerler
Tarikatta gonca güller dererler
Canlar menziline orda ererler
Acep menziline erebildin mi

Şeriat dildedir tarikat canda
Gönül dost evinde mihmandır onda
Bunca velilerin mekanı kanda
Hakikat ilinde sırrı bildin mi

Kul Hüsey`n`im kemter nedir çaresi
Ne kadardır arşın kürkün arası
Uyumuşken yüreğimin yarası
Ey hoca sızlattın sarabildin mi

Kul Hüseyin

Ne Güzel Uymuş

Hey erenler akıl fikir eyleyin
Dağlara da duman ne güzel uymuş
Yaradan Allah`a şükür eyleyin
Mümine de iman ne güzel uymuş

Daim geceleri dağlar başında
Hiç bir hile yoktur onun işinde
Alıp gezdirirdi çölün başında
Ali`ye de Selman ne güzel uymuş

Kul Hüsey`n`im yeşil giyer eynine
Hiç bir hile getirmedi göynüne
Kurdu kuşu lütfeylemiş kendine
Tabiata insan ne güzel uymuş

Kul Hüseyin
Erzincan

Aynı yöreden Ali Ekber Çiçek kaynak gösterilerek yayınlanmıştır.

Sen Yanma Diye

Ben çürümüş bir asayım
Zindanlara yol eyledi dert beni
Çarmıha gerilmiş bir İsa`yım
Çivilere zapteyledi dert beni

Pir Sultan`ı darda gördüm
Darağaca vur eyledi aşk beni
Hacı Bektaş`ı kırda gördüm
Bir ceylana pir eyledi aşk beni

Her yangına her ataşa
Köz eyledi dert beni
Bu dağlara bu yollara
Toz eyledi aşk beni

Ben yanarım aşk için
Ben yanarım gül için
Bu ateş sönmesin diye
Ben yanarım kim için
Ben yanarım sen için
Bari sen yanma diye

Ben yakılmış bir ozanım
Yangınlara kül eyledi dert beni
Kerbela çölünde bir Hüseyin`im
Damla suya kul eyledi dert beni
Ben Yunus`u nurda gördüm
Dergahina gül eyledi aşk beni
O Mecnun`u firarda gördüm
Bir Leyla`ya deleyledi aşk beni

Kul Hüseyin
Orta Anadolu
 

Söylenir Gezersin

Söylenir gezersin de yaban ellerde
Bağdat diyarına da vardın mı durnam
Medine şehrine Fadime anayı
Efendim nazlı Sunayı
Makamı boyları da gördün mü durnam

Medet dergahında da gülüm var
Yar yar efendim gülüm var yar yar
O dergaha yüzlerin sürdün mü durnam
O dergaha yüzlerin sürdün mü durnam

Tılısım erenlerin dost elinden
Kırkların narına durdun mu durnam
Ah yar yar dost dost medet yar yar aman

Kul Hüseyin der ki biz de varalım
Varıp dergahına da yüzler sürelim sürelim
Canları feda edip dostu görelim
Sen de bu sırlara erdin mi durnam

Ah yar yar dost dost medet yar yar aman
Ah yar yar dost dost dost medet
Yaylalar yar yar yar
Ah can cana dost cana cana
Samahı dönenler otursun şu yana

Kul Hüseyin
İzmir
 

Turnam (Devredip Gezerken)

Devredip gezerken dar-ı fenayı
Bağdat diyarına vardın mı turnam
Medine şehrinde Fatma Anayı
Makamı andadır gördün mü turnam

Biz de beli dedik nice uluya
İman aldık ikrar verdik veliye
Necef deryasında İmam Ali`ye
Bu deryaya yüzler sürdün mü turnam

Medayin şehrinde Selman`a varıp
Bağdat`ta Kazım`ın kabrini görüp
Baş eğip hem eşiğine yüz sürüp
İkrara bent olup durdun mu turnam

Her şehit de Kerbela`da çürümez
Haktan izin yoktur kalkıp yürümez
İmam Hüseyin`in kanı kurumaz
Şehitler serdarın gördün mü turnam

Hazreti Eyyub`un nikabın kaldır
Tende iki kurt var neye maildir
Biri ipek sarar biri malımdır
Bunların sırrına erdin mi turnam

Veysel Karan`im der ki hakka varalım
Serin verdi On İki İmam yolunda
İmam Mehdi hangi vakt u zamanda
Nasıl zuhur eder sordun mu turnam

Kul Hüsey`n`im der ki hakka varalım
Varıp o dergaha yüzler sürelim
Can baş feda olsun Şahı görelim
Sen de o sultanı gördün mü turnam

Kul Hüseyin
Çorum

Aynı yöreden Aşık Haşimi kaynak gösterilerek yayınlanmıştır. Ayrıca Aşık Ali Metin tarafından da uzun hava olarak bestelendi.
 

Yolları

Salınıp da dost eline giderken
Ne acayip vardır yolu yaylanın
Selvi boylum gonca gülü verirken
Açılır yaprağı dalı yaylanın

Yayla sen gibi yayla nerde olur
Seni arayanlar yurdunda bulur
Pare pare olmuş karların erir
Akar boz bulanık seli yaylanın

Nergisin menekşen karışık biter
Dalında dal vermiş reyhanın tüter
Senin kokuların aleme yeter
Burcu burcu kokar gülü yaylanın

Her sabah her sabah hava nemlenir
Yaz gelince aşıkların canlanır
Sen yaylasın eller sende dinlenir
Eser ılgın ılgın yeli yaylanın

Hüseyin`im pervaz vurup uçunca
Hasretli gözüm kanlı yaş dökünce
Koyunlar meleşir evler göçünce
Issız kalır n`olur hali yaylanın

Kul Hüseyin
 

Zamanede Bir Hal Gelmesin Başa

Zamanede Bir Hal Gelmesin Başa
Ahdı Bütün Sadık Bir Yar Kalmamış
Efendim, Tabibim, Cananım
Kalleş Yar Olana Dost Demem Haşa
N`olacak Muhannet Meydan Görmemiş

Ben Bir Yar İsterem Derun-U Dilden
Sarfede Varını Geldikçe Elden
Efendim, Tabibim, Cananım
Beni Setreyleye Abudan Elden
Her Yüze Gülen Yar Olmuş Olmamış

Hüseyin Beyhude Ah Etme Naçar
Bir Kapı Örterse Birini Açar
Efendim, Tabibim, Cananım
Buna Dünya Derler Hepisi Geçer
Hangi Günü Gördün Akşam Olmamış

Kul Hüseyin
Orta Anadolu
..............................

 

 

 

PİR MEHMET ABDAL (PİR SULTAN OĞLU)

1500-1600 Banaz/Sivas- Daduk/Tokat

 

Pir Sultan’ın ikinci oğludur. Babası gibi şair ve ozandır. Tokat ili Daduk köyünde genç yaşta iken bir kaza sonucu attan düşerek ölmüş ve oraya gömülmüştür.

 

 

Gönül yine bir hayale uğradı,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

Aşk eseri ciğerimi dağladı,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

 

Muhammed Mustafa, Hayder Ali’sin,

Seyit Battal Gazi, Sultan Veli’sin,

Sun elinden içem, kudret dolusun,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

 

İmam Hasan şefaatin kanıdır,

Müminlerin can evinde canıdır,

Şah Hüseyin mürüvvetin kanıdır,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

 

Zeynelaba, Bakır zuhur eyledi,

Cafer Sadık aşk deryasın boyladı,

Kazım Musa Rıza niyaz eyledi,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

 

Taki ile Naki dertlar dermanı,

Askeri sevmeyenin yoktur imanı,

PİR MEHMET Mehdi sahib zamanı,

Senin aşkın beni mecnun eyledi.

...........

 

 

Pir elinden elifi tac üründüm,

Kubbesi duvazde, İmam Ali’dir.

Nasibim ol verir, andan isterim,

İki cihanda da varım Ali’dir.

 

La diyemez buna her alim hoca,

Gözlüye bir olur, dip kapı baca,

Aleme şavk veren dün erte gece,

Gören gözlerimde nurum Ali’dir.

 

Tarikat dediler bir yol sürdüler,

Getirdiler elimize verdiler,

Mervanları zülfükarla kırdılar,

Yezid’i katleden yarim Ali’dir.

 

Sürdüm ötesin evlada yetirdim,

Sohbetimde can terceman getirdim,

Anın emri ile oturdum durdum,

Gönlümde gayrı yok, varım Ali’dir.

 

Aşk oduyla ciğerciğim dağlıyım,

Boş değilim, bir ikrara bağlıyım,

Abdal Pir Sultan’ın abdal oğluyum,

Adım Pir MEHMET, pirim Ali’dir.

.........

 

 

 

 

 

ER GAİP ABDAL (PİR SULTAN OĞLU)

1500-1600 Banaz/Sivas-Dersim

 

Pir Sultan Abdal’ın küçük oğludur. Babası gibi şair ve ozandır. Dersimde yatmaktadır.

Pir Gaip abdal’ın Er Gaip Abdal olması muhtemeldir. 

 

 

Kan revandır gözümüzde yaşımız,

Bir araya gelmez oldu beşimiz,

Şimden gerü Hu demektir işimiz,

Gel dinin, imanım, nurum Gül Baba. Pir Gaip Abdal

 

 

 

 

 

NOKSANİ

1500-1600

 

Pir Sultan’ın çağdaşıdır. Ona çok bağlıdır. 46 Veliyi anan 35 mısralık “Ermişler Destanı”nı yazmıştır.

 

Bir mürvetim vardır gerçek erlere,

Muhammed Mustafa Ali’den medet.

Fatima Hatice candan yarlere,

Hasan Hüseyin, Veli’den medet.

 

Zeyneli Bakır’ı ezbere bildim,

Caferi Sadık’a yüzümü sürdüm,

Musa Kazım Rıza’ya mürvete geldim,

Şah Taki ve Naki uludan medet.

 

Hasan Ali Askeri Şaha varalım,

Muhammed Mehdi’den didar görelim,

Masumu paklara can baş verelim,

Hünkar Hacı Bektaş Veliden medet.

 

Şeyh Safi Üstadım Gürühu Naci,

Sedrinde Muhibbi haneden tacı,

Veysel Karani’dir dertler ilacı,

Suna Sultan, Hızır Deli’den medet.

 

Mikail, İsrafil deryaya kaçan,

Azrail elinden canu mahut içen,

Delili Cebrail ile göklere uçan,

Nurdan tertibatı yol eden medet.

 

Kamber’i Kamber edip aldıran,

Düşkünün elinden tutup kaldıran,

Zülfikar ile bed neslini öldüren,

Cümle erbapları kul eden medet.

 

Koca Seyit, Köse Seyit Pirlerle,

Seyit Namçık, Pir Seyit erlerle,

Seyit Zebun, Baba Mansur nurlarla,

Sarı Saltık, Kızıl Deli’den medet.

 

Minnet eyleyelim üryan Hızır’a,

Abdal Musa, Garip Musa hazıra,

Gözcü Karaca Ahmet yolda nazıra,

Bin ile kar kış doludan medet.

 

Ali Abbas Sultanım alemin nuri,

Güruhun Şahları onların yari,

Gönlümüz arzu eder güzel Hünkarı,

Baldan inen zehri bal eden medet.

 

Kara Pirvet yardım eder düşküne,

Abdulvahap yol gösterir şaşkına,

Derviş Halil, Pir Cemal aşkına,

Mansur çeşmesini göl eden medet.

 

Urfa’da bekleyen Halil-i Rahman,

Sultan Senem eli her derde derman,

Şeyh Hasan’la güzel Şeyh Çoban,

Şeyh Ahmet Deli’ye gel eden medet.

 

Sultan Melik nikap çekmiş yüzüne,

Kendim evliyanın düştüm izine,

Cücük Baba, Kurt Babanın tozuna,

         Karışalım Himmet Ali’den medet.

 

Pir Sultan Abdal’ı nuruna katıp,

Şah Hatayi’den dest devak tutup,

Kul Himmet’le her bir sırlara yetip,

Nesimi’nin derisin yüzdüren medet.

 

Sefil Kemter, Er Mustafa, Virani,

Kul Yusuf’la etna kulum Kul Veli,

Kul Siyah, Kul Hüseyin, Şeyhoğlu,

Kaygusuz Abdal’ı gel eden medet.

 

Fuzuli, Niyazi, Derviş Sezai,

Usuli sankim havran dağı,

Eşrefoğlu, Aşık Emin Hidayi,

Aşkıyla babında kül eden medet.

 

İbrahim Hakkı ile kıla nidayı,

Kemal ulu Hafız, Mansur Hüdayı,

Sela verip de işitenler sedayı,

Candan doyanları dirilten medet.

 

Nice binlerce aşıkın vardır İlahı,

Cümlesi bir dilden söyler segahı,

Dünü günü seyredenler dergahı,

Her tarafı cemalına yol eden medet.

 

Bu dünyada gerçek erler çoktur,

Vasfın etmeye kudretim yoktur,

Üçler, Beşler, Yediler Haktır,

Dört kapıdan Hakka gel eden medet.

 

Niyazım seksen bin Urum Erine,

Yetire doksan bin Horasan Pirine,

Yüz Şah evliyasının nuruna,

Bağışla gel bizi yaradan medet.

 

Bir nefesle cihanın binasın kuran,

On sekiz bin alemin kalbine giren,

Cana nasıl şeş cihetten dem veren,

La Mekan iline yol eden medet.

 

İptida vücuda Adem’i kuran,

Havva ile cennet içinde oturan,

Bitent alıp bu dünyaya götüren,

Naci ile Şit’e yar eden medet.

 

Ezel kudret kandilinde nur idin,

Ol zamanda Adem ile var idin,

Güruh-u Naci kavlinde sır idin,

Möhüp kullarını sır eden medet.

 

Yetmiş iki milleti icat eyleyen,

Her birine bir dil ile söyleyen,

Naci deryasına dalıp boylayan,

Halktan ırak halkı var eden medet.

 

Evliyayı yetmiş ikiden seçen,

Güruh-u Naci’ye rahmetin saçan,

Cisminde can bulup varından geçen,

Lahmade kulunu hür eden medet.    

 

Nuh Naci Nebi ile gemiyi çatan,

Kimini gark edip, kimisin batan,

Magrıpta top atıp maşrıkta tutan,

Ad kavmini hışımla bil eden medet.

 

Yunus ile balık karnında gezen,

İlyas ile yedi deryada yüzen,

İsa ile balçıktan yarasa düzen,

Cercis’i öldürüp dirilten medet.

 

Hıdır Abdal ile mermeri kesen,

Sultan Samuli ile birliğe giden,

Yalıncak Sefil’lerin carına yeten,

Seydi Battal Gazi Veli’den medet.

 

Şah İbrahim de bir gürbüz erdir,

Kara Hacı ile hem sadık yardir,

Abuzer Gaffari bir gizli sırdır,

Ebül Müslüm ile car eden medet.

 

Yakup ile ağlayıp zar eden,

Halil İbrahim’i narı nur eden,

Yusuf’u kuyuda yitipdar eden,

Mısır’a Sultan şad eden medet.

 

İshak Nebi’ye nübüvvet veren,

Hızır İlyas ile abı hayata giren,

Yuşa ile Zülkefil’e dem veren,

Münkirlerin gözün kör eden medet.

 

İsmail’i kurban diye emreden,

Koç gönderip şad eyleyip gelen,

Musa ile bire bir kelam söyleyen,

Davud’a ahengi mum eden medet.

 

Eyüp ile sabreyleyen her derde,

Lokman gibi deva olan her yerde,

İskender Şahap Salih göherde,

Yemini ismini verip dem eden medet.

 

Kaf dağında Süleyman’a yol açan,

Zekeriya’yla bile özünü biçen,

İlyas ile deryaya cevahir saçan,

Üzeyir ölmüşken dirilten medet.

 

Arafatta bekleyen Halilürrahman,

Sultan Sahar’ım dertlere derman,

Şeyh Hasan ile güzel Şeyh Çoban,

Şeyh Ahmet Dede’yi kül eden medet.

 

Muhammed ile Hatemi Enbiya olup,

Yüz yirmi dört bin Nebiden gelip,

Nuri nübüvveti Ali’den bulup,

Bu cihan Sultanı Veli’den medet.

 

Noksani kulunum ister keremi,

Gönlümüzden kaldıra derdi veremi,

Tabip olup yaralarımı saramı,

Gülü derde deva eyleyen medet.

 

Noksani

 

 

 

 

 

 

ÖKSÜZ ALİ (ÖKSÜZ AŞIK) ÖKSÜZ DEDE

1500-1600

 

Hayatı hakkında fazlaca bir bilgi yoktur. X.yüzyıl şair ve ozanıdır. Yeniçeri olarak bir çok savaşa katılmış ve uzunca bir ömür sürmüştür. Padişah III.Murat’ın zamanında yaşamış ve Osmanlı-İran savaşlarına katılmıştır. Sultan Murat’ın sağ kolu Onun Aslanı olarak tanınan Ferhat Paşa’nın İran şehzadesini İstanbul’a getiren olayını konu alan şiir ünlüdür. Ancak şiirlerinden Avrupa’da da bazı savaşlara katıldığı anlaşılmaktadır. Divan şiiri etkisinde kalmamıştır. Dili sade ve askıcıdır. Şiirleri içli ve dokunaklıdır.

 

Misali cennettir evvel baharı,

Açılır kırmızı gülü Tuna’nın.

Öter bülbülleri leylü nehari,

Eser badı saba yeli Tuna’nın.

Hiç kimseler bilmez kandedir başı,

Tazelenip akar yiğidin cuşu,

Eksik değil yalısının savaşı,

Leş ile doludur gölü Tuna’nın.

 

Alaman dağından beri geçmiştir,

Engerüs ilinden yollar aşmıştır,

Analar ağlatmış kanlar içmiştir,

Söylemeye yoktur dili Tuna’nın.

 

Turaba gark olmuş yerdedir yüzü,

Arzulayıp akar Karadenizi,

Cemreler düşünce sükülür buzu,

Ovalara çıkar seli Tuna’nın.

 

Öksüz aşık bunu böyle dedi mi,

İndi ovalara bastı kademi,

Selamlamış Estergon’la Budin’i,

Belgrad’a uğrar yolşu Tuna’nın.

 

………….

 

Ala gözlerine kurban olduğum,

Ecelim gelmeden öldürme beni.

Gizlice uğrunca severim seni,

Sırrımı kimseye bildirme beni.

 

Seni bana veren ol yüce Gani,

Alırlar elimden korkarım seni,

Kaddimi büküp de ölürsen beni,

Üstüme düşmanım güldürme beni.

 

Ölüm dedikleri gelmez aynıma,

Sığa ak kolların boynuma dola,

Soyunup eğnimi girsem koynuna,

Sabah oldu deyu kaldırma beni.

 

Öksüz Aşık bunu böyle söyledi,

İndi aşkın deryasını boyladı,

Senin aşkın beni mecnun eyledi,

Dağlara düşürüp gezdirme beni.

 

………..

 

 

Sabahtan uğradım ben bir güzele,

Gördüm güzelliğin bildirirp gider.

Yine kul oldum da durdum selama,

Kendin engelimden sakınıp gider.

 

Ben yar ile süğremedim demleri,

Sayamadım ak gerdanda benleri,

Düşürmüş dağlarda mor çiğdemleri,

Kolların kaldırmış sokunup gider.

 

Sana Huri derler Huri’sin Huri,

Yüzünde yanıyor Mevla’nın nuru,

Mahın çevresinde aşk yıldızları,

Gerdanında benler sakınıp gider.

 

Gözünde ışıklar sevdanın nuru,

Aslı melek nesli kendisi huri,

Öksüz derdmendim gelmedi deyü,

Dönmüş ensesine bakınıp gider. [52]

 

………

 

 

DESTAN

 

Sultan Murat:’ın aslanı,

Acem seyrettin mi geldin.

Kestin davanın arasın,

Ahd aman ettin mi geldin.

 

Sana olmuş Haktan nazar,

Bahriler deryada yüzer,

Şah evinde inler gezer,

Yavrusun kaptın mı geldin.

 

Dün gün çağıram pirlere,

Sığındım gerçek erlere,

Adı bilinmez yerlere,

Kaleler yaptın mı geldin.

 

Be Hakkın sevgili kulu,

Yardımcın Muhammed Ali,

Kalelerin içi dolu,

Leşkeri döktün mü geldin.

 

Ferhat Paşa da bir erdir,

Onda Hak nazarı vardır,

Acem’in erleri kördür,

Gülbangın çektin mi geldin.

 

Bre görün serdarın hasın,

Acem’e saçmış ağusun,

Be şah oğlunun yavrusun,

Yuvadan kaptın mı geldin.

 

Çekilip gelir kervanı,

Padişahsın sür devranı,

Sultan Murad’ın evranı,

Acem’i yuttun mu geldin.

 

Acem’i yutmaksa kastı,

Abdallar giyer postu,

Öksüz Dede Hakkın dostu,

Allahtan korktun mu geldin. [53]

 

 

 

 

Kaynak: 1. Gözler, H.Fethi; Yunustan Bugüne Türk Şiiri, İnkilap ve Aka Kitapevi, II.Basım, 1970,s.110

               2. Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri; Toker Yayınları, 3.Basım İstanbul 1986.s.153

 

 

 

 

 

SEHER ABDAL

1500-1600

 

 

 

SEYİT SEYFİ (SEYFULLAH)(NİZAMOĞLU)

1500-1601 

 

Bir Dost Bir Post Yeter Bana

Cümle dünya sizin olsun
Bir dost bir post yeter bana
Atlas diba senin olsun
Bir dost bir post yeter bana

Beyler tahtından inerler
Ayaksız ata binerler
Toprağa gömüp dönerler
Bir dost bir post yeter bana

Sanır mısın kalsam gerek
Bilir misin n`olsan gerek
Bin yıl yaşar ölsen gerek
Bir dost bir post yeter bana

Karun malın verirlerse
Beni sultan kılarlarsa
Alem kulum olurlarsa
Bir dost bir post yeter bana

Sonu yok devletten bolur
Ecel gelir seni bulur
Seyit Seyfi işin bilir
Bir dost bir post yeter bana

Seyit Nizamoğlu
Erzincan

İpek Bayrak tarafından bestelendi.

Senden Midir Benden Midir

Yandıklarım şam-ı seher
Senden midir benden midir
Başımdaki aşktan eser
Senden midir benden midir

Bağrımdaki taşım benim
Gözümdeki yaşım benim
Ah oldu yoldaşım benim
Senden midir benden midir

Feryadım çıktı göklere
Düşmeli oldum dağlara
Eriştiğim bu çağlara
Senden midir benden midir

Terkettiğim canı teni
Yok eylediğim ben beni
Her gördüğüm sanmak seni
Senden midir benden midir

Seyit Nizamoğlu bana
Benliksiz ah senden yana
Sen ben sözü bilmem bana
Senden midir benden midir

Seyit Nizamoğlu
..................................

 

 

ŞAHİ

1500-1600 Diyarbakır

 

 

 

 

 

YEMİNİ

1495-1600

 

İbrahim Babanın mürididir. 1495 veya 1496 yılında doğdu. Akyazılı Otman Babanın tarikatındandır. Varna’nın kuzeyinde Alberia yakınlarında Batova’da tekkesi vardır. Adi Fazıl oğlu Mehmet Yemini olarak bilinirse de, gerçek kişiliği, doğum - ölüm tarihleri, eserleri, asil adi hakkında yeterli bilgi ve belgeler yok. Ancak Alevi - Bektaşi geleneğinde ''Yedi Ulular'' olarak bilinen Fuzuli - Hatayi - Virani - Pir Sultan - Nesimi - Kul Himmet gibi saygın sairler arasında yer alan Yemini, On altıncı yüzyılda yasamış, ancak yaşamı konusunda güvenilir nitelikte hiç bir bilgi bulunmamaktadır. Bektaşi ozanı. Ömrü, Tuna ırmağı yörelerinde geçmiş. Batova'da büyük bir Dergahi olan, Bektaşi azizelerinden Akyazılı Sultanin ardalarındandır. Tezkireler, bu sairden hiç söz etmez. Ancak Demir Baba velayet namesinde adi: ''Hafiz Kelam Yemini'' olarak geçer ki, bundan Kur'an-i Kerim'i ezbere okuduğu anlaşılmaktadır. Şiirlerinde koyu Alevi-Bektaşi inancını işler. On iki imama gönülden bağlılığını dile getirir.

Kuvvetli bir eğitim almıştır. Bu yüzden olacak ki eserleri divan geleneğine daha yakın anlatımlar içerir. Kullandığı dil itibariyle kırsal kesime kapalı, daha çok şehir çevrelerince sevilerek okunur.

On iki imama gönülden bağlı olduğu şiirlerinde açıkça görülür. Alevi şair ve ozan geleneğini sürdürür. Hurifilik belirtileri şiirlerine yansır. Ancak dili biraz daha şehirlicedir. Güçlü bir şairdir.

Şiirleri özellikle Alevi -Bektaşi toplumu içinde çok yaygın olan Yemini'nin kesin olarak doğum ve ölüm tarihleri bilinmemekle beraber, eserlerinden ve dolaylı bilgilerden 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyılın ilk yarısında yasadığı sanılmaktadır. Yaşantısı hakkında o çağlarda yazılmış teskerelerde yeterli bilgi verilmemektedir. Asil adinin Ali olduğu, Akyazılı İbrahim Dede zaviyesinde hizmet ettiği ve ''Yemini'' mahlasını burada iken yazdığı şiirlerinde kullandığı söylenir. Yemini'nin şiirleri genellikle hece ölçüsü ile yazılmış 01makla beraber, bazi şiirlerinde aruz ölçüsünü de hatasız ve ustaca kullandığı görülür. Şiirlerinin toplu olarak bulunduğu bir divani şimdiye degin ele geçmemiştir.

1519'da yazdigi ''Fazilet name'' (Erdem kitabi) adındaki 7300 beyitten olusan manzum bir eseri bulunmaktadır. Bu Hz. Muhammed ile Hz. Ali'nin erdemlerinden kerametlerinden, cenklerinden methiye olarak bahseden, Alevilerce kutsal sayilan bir kitaptir . Mesnevi tarzinda yazilmistir. Yeni yaziyla Emek Basimevi tarafindan basilmistir. Fakat bu baskida bir çok imla hatalari bulunmaktadir. Bu siirlerin bir bölümünde hurufi temalari islenmistir. Yemini, Alevi ve Hurufi inancina bagli bir ozandir. Insan - Tanri birliginin harflerle açiklanabilecegine inanir. Siirleri Bektasilik ile ilgili yazma dergilerde daginik halde bulunmakta olup, bazi siirleri gazel tarzinda yazilmistir.

Gerdis-i carh-i felek seyran-i ask
Cümle esya tabi-i Ferman-i ask
Ayn-ü sin kaf-i Hak vechindedir
Hüsnünü gören olur kurban-i ask

dizeleriyle askin niteliklerini, etkinligini, özelligini dile getirirken Yunus Emre'nin anlayisina, düsüncelerine katilir. Arinmanin, ölümsüzlügün ve olgunlasmanin yolu saydigi ask ile Tanri'ya ulasacagina içten inanir. Siirde söz edildigi gibi eski yazida ask (ayn-sin-kaf) harfleriyle yazilir.

Divan gelenegine baglidir. Hurufilige yatkin bir egilimi vardir. Siirlerinde Fazlullah Hurufi'nin izini sürdügü, onun görüs ve düsüncelerinden esinlendigi anlasilmaktadir.

Eserlerinden bazilari:


Lam eliften arsa pervaz eyledim
Kaf u nun'dan basima taç eyledim

Kuvvet u savt ü kelam nutku ruh
Cümlesini hüsne muhtaç eyledim

Nüh felek burcunda kurdum hameyi
La mekan yurdunu taraç eyledim

Suret -i sabin katat görmek için
Perde püsi ne miraç eyledim

Beyt-i mamur içre mesken tutalı
Ey Yemin'i günde bir hac eyledim



Gerdis-i Çerh-i felek seyran-i ask
Cümle esya tabi -i ferman-i ask

Zahid ü abid hacerdendir meğer
Bu sebebden olmaz ol mihman-i ask

Ayn ü sin ü kaf-i Hakk vechindedir
Hüsnünü gören olur kurban-i ask

Küntü kenz'in hanesinden geldi us
Zahir oldu aleme sultan-i ask

Zülf ü kas u kirpiğinden dembedem
Görünür aşıklara ihsan-i ask

Suret-i sabin katat fazl-i Ilah
Dünye vü ukba'da ol canan-i ask

Padisah-i dehr olursa nagehan
Bende eyler özüne Rahman-i ask

Ey Yemini asik-i vech ol bu gün
Geldi çün asiklara devran-i ask

...........

Suretin nakşında gördüm Fazl-i ism-i a'zamı
Zülf ü kas u kirpiğindedir Süleyman hatemi

Limeallahin hayaalidir yüzün vech -i ilah
Gösterir mir'at-i mü'min on sekiz bin alemi

Kim ki sacid olmadi hüsnün önünde ey sanem
Sen ani merdi1d-i seytan bil degildir ademi

Arif-i nefs olmayinca nefsini bilmez fakih
Ger olursa Hayderi vü jende-püs-i Edhemi

Ey Yemini tayyib ü tahir olunmaz söyle bil
Her kim içmez saki-i Kevserden ab-i zemzemi

................

Dediler ki keramet kani Hayder
Dayanmaz derdimin derrnani Hayder

Kamu mümin'lerin kalbinde mihrin
Olubdur dini hem imani Hayder

Hakk'in kudreti sende ayandir
Velayet mülkinin sultani Hayder

Imamü'l Müttekinsin bellü bayik
Erenler merdinin merdan'i Hayder

Cemad'a dil verirsin emr-i Yezdan
Verir nutkun ölüye cani Hayder

Behist ehline saki'i ezelsin
Hakk'in sende erer ihsani Hayder

Yemini dermendde kil inayet
Delalette komagil ani Hayder

 

 

Suretin nakşında gördüm fazl-ı ism-i azamı,

Zülf-ü kaş-ü kirpiğindedir Süleyman hatemi.

 

...................

 

Limaallahın makamı vech-i Fazlullah imiş,

Limenilmülkün lisanı nutk-i Fazlullah imiş.

 

....................

 

Gerdiş-i Çarh-ı felek seyran-ı aşk,

Cümle eşya tab-i ferman-ı aşk,

Ayn-ü şin-ü kaf-ı hak vechindedir,

Hüsnünü gören olur kurban-ı aşk.

 

Buradaki “ayn”, “şin”, “kaf” Arap harfleridir ve  aşk sözcüğünü oluşturur. Aşk, arınmanın, olgunlaşmanın, ölümsüzlüğe ulaşmanın yoludur.

 

 

 

 

 

KUL MEHMET

1500-1605 AYDIN-GÜZELHİSAR

 

Aydınlı Üveys Paşa’nın oğludur. Varlıklı bir  aileden gelmektedir. İyi bir eğitim almış ve paşa ve vezir rütbelerine ermiştir.

 

Yavrum kuzum seni aldırdım elden,

Kuzum kuzum der de meler bir koyun.

Usandım da bezdim bu tatlı candan,

Kuzum kuzum der de meler bir koyun.

 

Yine çiçeklendi dağların başı,

Koyun ben Nideyim Mevlanın işi,

Daim durmaz akjar gözümün yaşı,

Kuzum kuzum der de meler bir koyun.

 

Koyun senin derdin çoktur nideyim,

Yanınıza başka kuzu katayım,

Varıp seni koyaklarda güdeyim,

Kuzum kuzum der de meler bir koyun. [54]

 

 

 

Kaynak: Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.309

 

 

RUHİ  OSMAN (Bağdatlı)

1500-1605 Bağdat-Şam

 

 

 

 

MUHİBBİ (KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN)

1520-1566 İstanbul-İstanbul

 

 

 

 

TESLİM ABDAL (MEHMET)

1500-1600

 

Teslim Abdal kimdir? sorusunu bir çırpıda yanıtlamak zordur. Çünkü birden çok "Teslim Abdal" vardır. Teslim Abdal'ın yurdumuzun üç yerinde türbesi bulunmaktadır. Birincisi Trakya'da Keşan'a bağlı Teslim Abdal köyünde. İkincisi Denizli dolaylarında, üçüncü türbesi ise, Çorum'un Teslim köyünde. Bugün, karşımıza ayrı ayrı
yerlerde, ayrı zamanlarda yaşamış Teslim Abdal'lar çıkıyor.Bunlar:
1) Teslim Abdal, On yedinci yüzyılda yaşamış. Asıl adı Mehmed olan, Sultan Dördüncü Murad döneminin bir Bektaşi ulusu. Yeniçeri ocağının Halife Babası, yani Büyük Baba Efendisi. Bağdat seferine katıldığı öne sürülüyor.
2) Denizli'de tekke ve türbesi olan Teslim Abdal.
3) Denizli'de türbesi bulunandan ayrı bir Teslim Abdal ise Çorum'un Teslim köyünde
tekkesi ve mezarı olan Teslim.
4) Ankaralı Teslim Abdal.
5) Elazığ'ın Baskil ilçesine bağlı Şeyh (Şıh) Hasan köyünde olduğu öne sürülen Teslim Abdal. Bunlardan hangisi doğru bilinemiyor. Şimdilik kesin bilgiler ortaya çıkıncaya değin, hepsini de Teslim abdal olarak ele alacağız.  Teslim Abdal şiirlerinde doğru yola girdikten sonra kişinin korkup çekineceği bir engel kalmadığını, Alevi -Bektaşi geleneğinde yol göstericilik duygusunun yoğunluk kazandığını, Kur'an surelerinin kişinin nesnel varlığında görünür duruma geldiğini, kişinin bir tür ''canlı Kur'an'' olduğunu sezer, sezinletir. vurgular ve sergiler. Onda Ali ve On iki imam sevgisi sevgilerin en yücesidir:


Asıl adı Mehmet’tir. IV.Murat döneminde yaşamıştır. 16.yüzyıl şair ve ozanlarındandır. Yeniçeri ocağında Halife Baba (Büyük Baba Efendi) olduğu bilinmektedir.  Alevi ozanlarının en büyüklerinden biri. Yaşayışı ancak kendisinin ve başka ozanların şiirlerinden çıkarılabiliyor. Buna göre Teslim Abdal, tarikatta yüksek yeri olan bir pirdir. Denizli'de kendi adı ile anılan Bektaşi tekkesinde gömülüdür. Ona göre insan dile gelip konuşan, bütünlüğü içinde Kuranı kendi özünde taşıyan bir varlıktır. Dahası insan Kurandır.

 

Teslim Abdal'ın piri Alioğlu'dur. Bunu bir nefesinde Teslim Abdal kendisi söylemektedir.

Pirim Alioğlu'ndan bize gel oldu
Mürşid duydu, müşkilimiz halloldu
Yardımcımız Şah-ı merdan Ali oldu
Urum'a yolladım gönül kuşunu

Teslim Abdal yukarıda adı geçen arkadaşları gibi hükümet kovuşturmasına uğramıştır. Çok güçlü ve ülkücü bir ozandır. Ünü yaygındır. Eserleri günümüze dek gelmiştir (C. Öztelli, Bektaşi Gülleri, s: 370). Teslim Abdal Tanrı insanla görünür. İnsan yüzünde yazılı bir Kur'an vardır der.

Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda

Gerçekte yaşamı üzerine ayrıntılı bilgi yok. 11. Mahmut'un emriyle düzenlenen "Bektaşi Tekkelerinin Teftişi" ile ilgili bir defterden o dönemde Sivas'a bağlı Mecitözü ilçesinin kendi adıyla anılan köyünde bir zaviyesi bulunduğu öğreniliyor. Bir şiirinde de pirinin XVII. yüzyıl şairlerinden Alioğlu olduğunu bildirilmekte, bir başka şiirinden ise Dedemoğlu'nun arkadaşı olduğu anlaşılmaktadır. Denizli'de, adıyla anılan tekkede yatan Teslim Sultan Abdal'ın bu şair olup olmadığı da bilinmemektedir. Bir şiirinde "Dördümüzü bir araya sürdüler / Eriş Teslim Abdal gel imdad eyle" diyerek onu yardıma çağıran Kul Mustafa'nın da daha önce sanıldığı gibi Kayıkçı Kul Mustafa olmayıp Teslim Abdal'ın müridi başka bir Kul Mustafa olduğu ortaya çıkarılmıştır.

Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol

 

-Maarif yayınevi tarafından çıkarılan M. Halit Bayrı'nın Aşık Virani divanında, Teslim Abdal isminde bir aşığın var olduğu, ancak nerede ve ne zaman yaşadığının bilinmediğinden bahsedilmektedir.

-Ayrıca, Erman yayınevi tarafından yayınlanmış, İbrahim Aslanoğlu'nun Söz Mülkünün Sultanları adlı eserinde de Teslim Abdal'ın asıl yaşadığı yerin bilinmediği, fakat Çorum'da bir Teslim Abdal köyünün bulunduğundan oralı olduğuna ilişkin tahminler yürütülmüş olduğu görülmektedir. Bu konuda Can Yoksul (A.Haydar Avcı)'nın Alevilik Araştırmaları dergisinin ilk sayısında geniş bir araştırma yer almaktadır.

-''Teslim Abdal Elazığ'ın Baskil ilçesine bağlı Şeyh Hasan (Şıh Hasan) köyündendir. Şeyh Ahmet dedenin torunlarından dördüncüsü olan Şeyh Melek kolundan gelen Kalender Abdalın oğludur. Kalender Abdal da bir gerçektir ve nefesleri vardır. Bu köyün Doğu tarafında Şeyh Ahmet dedenin Türbesi ve civarında da köyün mezarlığı vardır. Batı tarafında bir tepenin arka yüzünde de Teslim Abdal'ın türbesi ve onun çevresinde de ondan gelen torunlarının mezarları vardır.

Teslim Abdal'ın ikinci oğlu Süleyman'dan doğma Derviş Ali'nin mezarındaki tarih 1172 dir. Bundan anlaşılacağı üzere Rumi 1090 da miladi ise 1670 yıllarında yaşamış olduğu anlaşılır.

Teslim Abdal'ın beş oğlu olmuştur. Adları şöyle : İmam, Hüseyin, Süleyman, Bektaş ve Cafer'dir. Bunlardan İmam Teslim Abdal'ın sağlığında öldüğü için, Ceddi Şeyh Ahmet dede mezarlığında gömülüdür. Hüseyin oğlunun mezarı Teslim Abdal'ın türbesi içinde, Süleyman, Bektaş ve Cafer'in mezarları ise Teslim Abdal mezarlığındadır.

Süleyman oğlundan gelen derviş Ali'nin türbesi de Şeyh Ahmet dedenin türbesi bitişiğinde kargir kubbeli bir türbedir. Derviş Ali de bir gerçek Er'dir. Yaygın nefesleri vardır.

Teslim Abdal'ın sayısı çok olan nefesleri vardır. Ama elimize ancak yetmiş kadarı geçmiştir. Köyünde onun soyundan gelenler de bir zihniyet vardır ki onun eserlerini kimseye vermeyip sıkı Sıkı saklıyorlar. Bu yüzden fazla elde edemedik.

Teslim Abdal ata ve dedelerine saygılı bir kişi idi. Bu yüzden öldüğü zaman kendisine daha fazla ilgi gösterilip, Şeyh Ahmet dedeye daha az ilgi gösterilme ve bu yüzden de saygısızlık etmiş olması ihtimaline karşı, kendi mezarının bugünkü Tepe Düzü mevkiine yapılmasını vasiyet etmişti. Onun için Şeyh Hasan köyünün iki mezarlığı var. Teslim Abdal'dan sonra bu soydan gelen kişiler Teslim Abdal mezarlığına defnedildiler. Yalnız Teslim Abdal'ın oğlu İmam Teslim Abdal hayatta iken vefat ettiği için Şeyh Ahmet Dede mezarlığına defnedildi.

Teslim Abdal'ın halk arasında söylenen bir söylencesi şöyledir :
Teslim Abdal'ın yaşadığı yıllarda İbrahim Paşa adında, Osmanlı Padişahının seyis başısı vardır. Bu zat bir gece rüyasında Şeyhhasan köyünü, oradaki Şeyh Ahmet dede yatırını görür. Yatırın üzerine başındaki fesi çıkarıp koyar, daha sonra hiç el değmeden fesin tekrar başına konduğunu görür. Bu rüyanın etkisi ile Şeyhhasan köyünü aramak üzere yola çıkar. Araya araya Fırat nehri kıyısına gelir. Oradan da o zamanın tek nehir nakil aracı olan Kelek ile nehri geçip köye gelir. Köyde başı kavuklu bir çok Dede ve

Şeyh vardır. Bunların hepsi kendi çaplarında mucize sahibi kişilerdir. Teslim Abdal ise divana kabul edilmediği için adamdan sayılıp cemaatte yer alamaz. İbrahim Paşa bu kavuklu kişilere rüyasını anlatır. Kavuklular << Peki Paşam, sen kurban kes köylüye yedir, biz gerekeni yaparız>> derler. İbrahim Paşa birinci gün bir kurban keser ve Şeyhin birisi İbrahim Paşanın fesini el değmeden başına giydirmeyi dener, başaramaz. İkinci günü bir kurban daha keser bu defa bir başkası dener, gene fesi Paşaya giydiremez. Böylece kırk gün kurban kesme ve denemeler sürer. Derken İbrahim Paşa hiddetlenir ve : << Benim rüyam yalan değildir. Mutlak içinizden birisi fesi bana giydirecek>> der. << Eğer bunu başaramazsanız hepinizi kılıçtan geçireceğim>> diye bir korku verir. Bunun üzerine herkes telaşlanır, ne yapacaklarını şaşırırlar. Neticede orada bulunanlardan birisinin aklına Teslim Abdal gelir. Belki bunu Teslim Abdal yapar, derler ve hemen denemeye koyulurlar. Teslim Abdal fakir olduğu için civar köylerden olan Boran köyünün sığırlarını otlatmaktadır. Bir kaç kişi hemen yola çıkar, Teslim Abdal'ı bir otlakta bulurlar. <<Aman sen bilirsin, İbrahim Paşa gazaba geldi, bizi kılıçtan geçirecek, bizi kurtar>> diye yalvarırlar. Teslim Abdal <<ya benim bu sığırlarım ne olacak>> der, <<biz senin sığırlarını otlatırız>> deyip, iki kişiyi sığırların yanına bırakırlar, diğerleri de Teslim Abdal'la birlikte Şeyh Ahmet Dede yatırının yanında bekleyen İbrahim Paşaya gelirler. İbrahim Paşa Teslim Abdal'ı görünce, rüyasında gördüğü kişi olduğunu hemen tanır. Çevresindekilere <<işte bu yapar>> der. Yine kurban kesilir, dualar edilir, köylü yer içer, Türbenin içine girerler. İbrahim Paşa fesini çıkarıp yatırın üzerine koyar. Teslim Abdal'ın nazan ile fes Paşanın başına gelir. Üç defa bu tekrarlanır. Paşa kalkıp diğer kavuklulara dönerek : <<Hey Allah'tan korkmazlar, Gerçek kişi ve Gerçek Er bu zat imiş, sizler kendinize boş yere süs veren yalancılarsınız>> diyerek onları kovar. Sonunda Paşa Teslim Abdal'ın dua ve himmetlerini alıp gitmek üzere Fırat Nehri kenarına geldiğinde, Teslim Abdal geri çağırtır ve ona bir delilik yaparak aklını karıştırır. Paşada <<Eyvah iyi bir Er imiş ama deliymiş>> diye ikirciklenir. Teslim Abdal Paşaya <<şimdi gidebilirsin>> deyip gönderir.

Orada bulunanlar Teslim Abdal'a merakla neden böyle yaptığını sorarlar. O da: << Böyle yapmasaydım, köyümüzde ne ikrar kalırdı ne iman kalırdı ne de tarikat kalırdı. Hepsini Paşa alıp götürürdü. Şimdi ikirciklendiği için hepsini burada bıraktı>> der. İbrahim Paşa oradan ayrılıp Malatya iline gelir ve bugünkü Paşa Köşkü denilen mevkide ev yaptırıp konaklar.

Seherde bir bağa girdim
Ne bağ duydu ne bağbancı
El vurdum güllerin derdim
Ne bağ duydu ne bağbancı

Teslim Abdal'ın torunu Derviş Ali'de dedesi gibi divane ve ermiş bir kişi idi. Şeyhhasan köyünün bir kaç saat batısında Kale köyü var. Bu köyün yamacındaki dağda da, Hz. Muhammed zamanından Battal Gazi zamanına kadar gelip Hz. Muhammed' in verdiği emaneti Battal Gazi'ye getiren Battal Gazi'nin piri Abdulvahab'ın yatırı bulunmaktadır. Kale köyünün bir kaç saat batısında ise Adaf köyü bulunmaktadır.

Derviş Ali bir gün Adaf köyünde bir cemde otururken şöyle der:

''Nefestir adamı talar, Adara Elmaya salar,
Üç Kürt oğlu suya dalar Battı m'ola çıktı m'ola''.

Köylüler Derviş Ali'nin gerçek bir kişi olduğunu bildikleri için hemen adam koştururlar. Fırat Nehri kıyısındaki elma bahçesini kontrol ettirirler. Bakarlar ki kürt çocukları elma çalmaya gelmişler, elma çalarken suya düşmüşler ve boğulmak üzereler.
Hemen çocukları kurtarırlar.

Derviş Ali ölmeden önce Teslim Abdal'ın yatırı yanında uzanıp yatmasının saygısızlık olacağı gerekçesi ile kendi mezarını başka yere yapmalarını ister. Şimdi yatın Şeyh Ahmet Dede yatın yanında ve ondan biraz daha küçüktür.

Şeyh Hasan köyünün kıble yönünde ve köyün hemen önünde Murat suyu akmaktadır. Murat suyunun karşı kıyısında ise Korucuk köyü vardır. Bu köyde Hasan Dede isminde bir de yatır vardır. Bu zata Hasani Basri de derler. Bu zatın Bağdat'tan geldiğini ve sonunda da su ile Bağdat'a gideceği çok önceleri büyüklerimiz tarafından söylenirdi. Bir süre önce Murat taştı. Köylüler yatır gidecek diye telaşlandılar ve çevre köylerden para toplayarak önüne set yaptırdılar. Ne yazık ki, şimdi Atatürk Barajı yapımı nedeniyle bu yatır gene suyun altında kalacak ve söylendiği gibi de Bağdat'a gidecek. Bu yatır, Vakıflar idaresince Eski Malatya (Battal Gazi) ilçesi merkezine nakledilmiştir.

Hasani Basri'nin yaşadığı tarih belli değil. Yalnız, çok ağır hasta ve deliler ona büyük bir itikat ile götürüldüğünde şifa bulurlardı. Teslim Abdal bir beytinde bu zatı övmüştür'' (Yusuf Şahin, Kulhak, 1987, İstanbul, s: 250).

Teslim Abdal ey der eremediniz
Kör idi gözünüz göremediniz
Yetmiş yıl dolandım bilemediniz
Zöhre yıldızı doğup aştı duydun mu?

Teslim Abdal'ın şiirleri öğreticidir, eleştiri öğeleri de taşır. Bu şiirlerin bir kaç Teslim Abdal'a ait oldukları da düşünülebilir. Şiirlerde Şah Hatayi etkileri görülür. Erdebil tekkesiyle ilişkisi olabileceği düşünülse de, şiirlerde daha çok Anadolu Aleviliği görüşleri egemendir. Öztürkçe söyler, dili sade ve akıcıdır, yerel söyleyiş biçimlerine ve adetlerine yer verir. Şiirlerinde Allah-Muhammed-Ali, oniki imam sevgisi egemendir.

Menzil almak ister isen
Gönül sabreyle sabreyle.

 

 

 

      Seherde Bir Bağa Girdim
      Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı
      El Vurup Güllerin Derdim
      Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı  

               Seherin Bülbülü Öttü
               Öttü De Murada Yetti
               Teslim Abdal Yükün Tuttu
               Ne Bağ Duydu Ne Bağbancı

..........................

 

  

Yüz yıllık yoldan aşıp gelen sofu,

Dört kapının hangisine girdin sen.

Düz ovada kimseye uğur vermezken,

Yokuşu görünce niye durdun sen.

 

Mollayım dersin, okur yazmayınca,

Deryadan çıkan suyu yüzmeyince,

İki canı bir sohbete düzmeyince,

Batmak gerek o deryaya girdin sen.

 

Mollayım dersin, yazdığın okunmaz,

Gerçek olanın, kara yüzü olmaz,

Mümin olanın da çiğ sözü olmaz,

Hocan kim, kimden dersin aldın sen.

 

Hiç mi sormadın evliyalar yolunu,

Birine arz etmedin mi halini,

Sorabildin musahibin malını,

Eyi idi niçin kelbe verdin sen.

 

Musahipsiz yedi adım varılmaz,

İrfan olmayınca ağu yudulmaz,

Yularsız deve, katara gelmez,

         Hakkın bir ikrarın kime verdin sen.

 

Teslİm Abdal nasıl olsa geçinir,

Sağlam-çürük, sohbette seçilir,

Kapı bir sağdan, bir soldan açılır,

Kapıların hangisine girdin sen.

............................

 

İşte geldim, işte gittim,

Yağ çiçeği gibi bittim,

Şu dünyada ne iş ettim,

Ömürcüğüm geçti gitti.

 

Çağırdılar imam geldi,

Her biri bir işe yeldi,

Azrail pençesin saldı,

Can kafesten uçtu gitti.

 

İşte geldi yuyucular,

Tenime su koyucular,

Kefenim elinde Hoca,

Kefenciğim biçti gitti.

 

Ayırdılar ilimizden,

İp attılar belimizden,

Pek tuttular kolumuzdan,

Can cesedden uçtu gitti.

 

İlettiler mezarıma,

Sığındım gani kerime,

Toprak attılar serime,

Gözüm yaşı taştı gitti.

 

İmam telkine başladı,

Bir sevapçık iş işledi,

Komşular bizi boşladı,

Geri dönüp kaçtı gitti,

 

Kabrime bir melek geldi,

Bana bir sualcik sordu,

Hışm edip bir topuz vurdu,

Tebdilciğim şaştı gitti.

 

TESLİM ABDAL oldu tamam,

İşte geldi ahir zaman,

Yardımcımız on iki imam,

Ten turaba karıştı gitti.

…………

 

Gafil durma şaşkın bir gün ölürsün
Dünya sana bâki değil ne fayda
Ettiğin işlere pişman olursun
Pişmanlığın ele girmez ne fayda

Bir gün seni iletirler evinden
Hak'kın kelâmını kesme dilinden
Kurtulmazsın Azrailin elinden
Türlü türlü yolun olsa ne fayda

Söylersin de sen sözünden şaşmazsın
Helâlini haramından seçmezsin
Kepeğin tükenir su da içmezsin
Hep deryalar senin olsa ne fayda

Teslim Abdal der, çöksem otursam
Cümle varlığımı ele getürsem
Şu yalan dünyayı zapta getürsem
Hep dünyalar senin olsa ne fayda
.................

Dört duvar içinde olsa mekanım
Taşrasından esen yel bana neyler
Yanımdaki sudan korku çekerim
Uzakta çağlayan sel bana neyler

Mekanım balçıktır, üstadım Ali
Muhammed nesline demişim beli
Çekerim gayreti sererim yolu
Ben Hak'tan korkarım el bana ne der

Dünyada gerçekler katara uydu
Aşk ile muhabbet ikrarın bendi
Pirimden almışam hatır gülbengi
Haramili olan bey bana neyler

Teslim Abdal eder, gözler kanlı yaş
Aradım bulamadım bir sevdasız baş
Herkesin ameli kendine yoldaş
Haramzade olan kul bana neyler


.............

 


Tâ ezelden yârin yüzüne bakıp
Cemâli didarı gören ağlar mı
Yetişip bir mürşid eteğin tutup
Özünden benliği ayran ağlar mı

Ali'ye Muhammed geldi bürhana
Hatice Fâtıma o ehli câna
Birleyip özünü ulu meydana
Anlayıp zâtını bilen ağlar mı

Sahipzaman yakın yola gelirse
Hasan'la Hüseynin âhın alırsa
Erenler deminden her ne gelirse
Ere erip Hak'kı gören ağlar mı

Zeynel'âbidin'in yüzünü görüp
Muhammed Bâkır'ın sırrına erip
Câ'feri Sadık'ın dârına durup
Burada ikrarın veren ağlar mı

Mûsâ-yi Kâzım'ın Tûruna uçup
İmamı Rızâ'nın yurduna göçüp
Küfür köprüsünü ileri geçüp
İmam deryasına dalan ağlar mı

Takî, Nakî'yi, Askerî'yi bilen
Hak Muhammed ile Mehdî'dir gelen
Her daim kırkların cem'inde olan
Muhabbet tadını duyan ağlar mı

Teslim Abdal daim yüksek uçar mı
Erenlere teslim olan kaçar mı
Dört kapudan kırk makamdan geçer mi
Bir olub birliğe yeten ağlar mı

...............

 


Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol
Dünya malına güvenme
Engin ol gönül engin ol

Şu dünyanın hali böyle
Yalan yahşi geçer şöyle
Söyledikçe engin söyle
Engin ol gönül engin ol

Gökte uçar huma kuşu
Bilmeyenler atar taşı
Enginlik gönülün işi
Engin ol gönül engin ol

Teslim Abdal özüm haktır
Sözümün yalanı yoktur
Engin söyle büyüklüktür
Engin ol gönül engin ol

 

...................

 


Seherde bir bağa girdim
Ne bağ duydu Ne bağbancı
El vurup güllerin derdim
Ne bağ duydu ne bağbancı

Bağın kapusunu açtım
Sayın ki Cennete düştüm
Yar ile tenha buluştum
Ne bağ duydu ne bağbancı

Seherin bülbülü öttü
Öttü de murada yetti
Teslim Abdal yükün tuttu
Ne bağ duydu ne bağbancı

 

...................



Övmüş te yaratmış kendi nurundan
Padişah eylemiş ilin üstüne
Cemalini gördüm salâvat verdim
Çıkılar sokunmuş serin üstüne

Vallahi Kur'ân'dır senin sözlerin
Yâsin-i
Şerife benzer yüzlerin
İnnâfetahnâ sûresi gözlerin
Vedduha inmiştir dilin üstüne

Kaşların üstüne benler düzülür
İkrarından dönen Hak'tan üzülür
Ak göğüsün üstüne Tebbet yazılur
Veşşemsi inmiştir kolun üstüne

Alnımıza yazıldı böyle yazı
Hak içün kılarız biz de niyazı
Âyetelkürsile güzel ihlâsı
Okudum giderim yolun üstüne

Teslim Abdal eder Şemsin çırası
Errehmandır iki kaşın arası
Güzel Bismillâhla Elham sûresi
Elif lâm mîm inmiş hattın üstüne

...............

 


Aşnamdan ayrıldım yamandır halim
Adettir aşıkın hali böyle olur
Yar aklımı aldı, çevirdi başın
Mecnun dedikleri deli böyle olur

Şu aşkın ateşi bağrımı yaktı
Ah ile feryadım göklere çıktı
Gözlerimden yaş yerine kan aktı
Yaz bahar ayının seli böyle olur

Teslim Abdal ben bu yoldan dönemem
Dünyadan piri elimden salmanam
Devlet sofrasına elim sunmanam
Saadetli Hünkar kulu böyle olur

..................

 


Arzulamış gelir koca Bağdad'ı
Şah Süleyman başı telli geliyor
Yardımcısı ola oniki imam
Önü sıra serdar Ali geliyor

Yüz bini birden der Allahım Allah
Yüz bini der Lailahe illallah
Yüz bin katarı ver, yüz bin de sipah
Yüz bini de darplı sallı geliyor

Müminler Hu çeker, münafık erir
Müminin muradın ol Huda verir
Yüz bin de zırh geymiş sipahi gelir
Yüz bini de bahar ballı geliyor

Teslim Abdal der ki hep canlar canı
Bunca Süleyman'lar dünyada hani
Yüz bin nutku vardır yüz bin de canı
Yüz bin de kolu kolçaklı geliyor

 

.....................

 

 

Ne kadar methetsem kanıl değildir,

Saru  …… keklik olmaz baz ilen.

Bilmem deli midir aslı da bunun,

Gölde tavuk değişir mi kaz ilen.

 

Meğer var mı idi bizi yaradan,

Götür şu benliği kaldır aradan,

Ya niye seçmedin akı karadan,

Hakka varılır mı kara yüz ilen.

 

Sen beddua eyler olmuşsun çoktan,

,korkmayın erenlerin attığı oktan,

Ya niye seçmedin batılı haktan,

Hakka varılır mı eğri yüz ilen.

 

Aşıklarda söz var sözüme karşı,

Söylerler sözünü yüzüne karşı,

Kumaş alan dersin bazına karşı,

Her kumaşın bahası bir mi bez ilen.

 

Teslim Abdal eydir halini çevir,

Taneyi samandan seçe gör ayır,

Hakkı batıldan seçmeyenler hep cavur,

Ya niye seçmedin altı göz ilen.[55]

 

……………..

 

 

Dağlar taşlar hayvan insan ağladı,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

Yer gök yasın tuttu kara bağladı,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Ateş yasın çekti anda yanmadı,

Bunda …..  miğmet yenmedi,

Cennet halkı matem tuttu gülmedi,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Zülcenan atı çıka geldi gördüler,

Hüseyin’in düştüğünü bildiler,

Alim ….. zarlığın kaldılar,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Dedesi Muhammed yanına geldi,

Torunun hatrını ovada aldı,

Açtı Fatima Ana saçını yoldu,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Ümmügülsüm Şehriban murat almadı,

Onlara olan hiç kimseye olmadı,

Cennet halkı matem tuttu gülmedi,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Sıdk ile tutanlar haslar hasıdır,

Tutmayanlar ulu Allaha asidir,

Çekin görün imamların yasıdır,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Lanet Yezide yasın çekmedi,

Sular dem çekti de durdu akmadı,

Gökte kuşlar bile tüyün dökmedi,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Lanet Yezide okunur onda,

Mümine rahmet okunur bunda,

Bin haç kadar sevap vardır bir günde,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.

 

Teslim Abdal dertli sinem çağladı,

Muhipler yas tuttu kara bağladı,

Alim ah Hüseyin’im diye ağladı,

İmam Hüseyin’in düştüğü günde.[56]

 

 

Kaynak: 1. A.Tevfik Otyam; Bektaşiliğin İçyüzü, Karacak Yay. 198

Kaynak: 2. Yatağanoğlu Alimcan, Dedemin Cönkünden Alevi-Bektaşi Şiirleri, Kaynak Yay.1.Baskı, s.121

 

 

 

 

 

ŞEMSİ (ŞEMSEDDİN-İ) SİVASİ
(1520 - 1597)

 

Tokat'ın Zile ilçesine bağlı Silis köyünde doğan Şemseddin Sivas'î, alim ve mutasavvıf bir şairdir. Babası Seyyid Mehmet Ebulberekât'tır.

                      

Ahmet Yesevi'nin Horasan Erenleri Zinciri'nden olan Ebulberekât Horasan'dan Anadolu'ya kırk kadar sofisi ile gelmişti. (Bazı kaynaklarda 28 sofisi ile geldiği belirtilir.) Kendisi Hüseyini olduğu için seyyid lakabını almıştır. [57]

 

Halk arasında Şems'ül Aziz veya esmerliğinden dolayı Kara Şems denilen şairin asıl adı Ahmed, künyesi Ebu's-senâ lakabı ise Şemseddin'dir. Şiirlerinde Şemsi mahlasını kullandı. Ebulberekât'ın dört oğlundan biri olan Şemseddin Ahmed, yedi yaşında babası ile Amasya'ya giderek Şeyh Muslihiddin 'in sevgisini kazandı. Ardından Tokat'a giderek Arakiyecizâde Şemseddin Efendi ile Şeyh Şirvani'den ilim tahsil etti. Daha sonra İstanbul'a giderek ilmini daha da derinleştirdi, müderrisliğe yükseldi. Bir gün kazaskeri ziyarete gittiği zaman mevki isteyenlerin küçülmelerini görerek üzüldü ve tasavvufa yöneldi.

 

Devrinde büyük şöhrete kavuşan Şemseddin Ahmed, hac görevini ifa etti. Dönüşünde tekrar İstanbul'da Zile ve Tokat'tan sonra Sivas Valisi Hasan Paşa tarafından yaptırılan Meydan Camii'nde göreve başlamak üzere Sivas'a geldi. Sivas'ta çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Hayveti Tarikatının Şemsiyye konulu kurdu. Seksen yıla yakın ömrünü ilme, öğrenci yetiştirmeye, eserlerini yazmaya ve irşadlarda bulunmaya vakfetti, ünü Sivas'ın dışına da yayıldı. III.Mehmet ile Eğri seferine katıldı. Din, devlet ve millet bütünlüğüne yürekten inanmış bir kimse idi. Devletin bekası için yaşının ilerlemiş olmasına bakmadan, padişahtan davet geldiğinde "işittik, itaat ettik, zaten biz her an hazırlıklıyız. Bismillah, hemen gidelim" diyerek yollara düştü. 1597 (H.1006) yılında vefat etti ve Meydan Camii'nin kuzey tarafında bulunan türbesine defnedildi.

 

Nuh felek şemsi toplandı nur ile ölümüne düşürülen tarihlerden biridir. Soyundan gelen Abdülmecit Sivasî, Abdullahad Nuri, Ahmed Sûzî ve Recep Kâmil de güçlü mutasavvıf şairlerdir. Dergahın son şairi Şeyh Ahmed Güneren (Rindi)dir. Yazmış olduğu kırka yakın eserde, yüksek bir din kültürüne sahip olduğu görülen Şemseddin Sivasî, Arapça ve Farsça'ya da çok iyi vakıftır. Şiirlerini tasavvufi fikirlerini ifade etmek ve yaymak amacıyla yazmış olup, şiiri bir vasıta olarak görmüştür. Duygu ve düşüncelerini içten ve özlü bir şekilde ifade etmiş, aruz ve hece vezni ile söylediği şiirlerinde Allah ve Hz.Peygamber sevgisini dile getirmiştir.[58]

 

ESERLERİ:

 

 

NA'Tİ ŞERİF'TEN

Düşeli mekteb-i aşka unuttum dersi, fetvayı
Gidip meyhane-i aşka yanıldım zühdi takvayı.

 

Gönül levhine yazalı mûhabbetnameyi şeyhim,
Görünmez gözüme uzak, seçemem akı, karayı.

 

Gözüm yaşı gibi gönlüm revandır bi karar oldu,
Arar maksudını bulmaz gezer biçare hercâi.

 

Gehî yanmaktayım gehi garik, bahr-i hicranım,
Günahım göklere gitti başım yerlerde arayı.

 

Tabibe dahi şerhetme bu sinen yaresin ŞEMSİ,
Bulursun suzişi vasla diğer ancak bu yarayı.
[59]

 

KAYNAK :


1. Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul
2. Vehbi Cem Aşkun, Sivas Şairleri, Sivas, 1948
3. Müjgan Üçer, Şemseddin Sivasî ve Sivas'ın Sosyal Kültürel Hayatındaki Yeri, Erciyes, Kayseri, 1992

 

 

  

 

 

NEVİ (YAHYA)

1533-1599 MALKARA TEKİRDAĞ-İSTANBUL

 

Pir Ali oğludur. Sarhoş Balı, Kurt Mehmet, Şeyh Şaban’a bağlandı.

 

 

HÜDAYİ (Ahizade Hüseyin Efendi)

1550-1633

 

 

MUHYİDDİN ABDAL

1550-1650

 

16.Yüzyıl şair ve ozanıdır. Ne zaman ve nerede doğduğu ve yaşamı konusunda fazla bir bilgi yoktur. Şiirlerinde Balım Sultan, Hacı Bektaş Veli, Otman Baba gibi ünlü alevi ozanlarından söz eder. Bu ozanlardan sonra dünyaya geldiği muhakkak.

 

Varmagıl bir yere gel olmayınca,

Sana bir mürşit kamil olmayınca.

 

Senin yolun varub menzile ermez,

Gönülden gönüle yol olmayınca.

 

Kişi alçak kapulardan geçemez,

Eğilip ham kaddi dal olmayınca.

Ol aşıka zehi aşık demezler,

Akuban gözyaşı sel olmayınca.

 

Men kulum dimekle kişi kul olmaz,

Özü miskin nefsi kul olmayınca.

 

Özü vahdet cismi sohbet bula mı,

Kişinin müşkili hal olmayınca.

 

Cahilin sohbetinde can bite mi,

Sohbeti has özü bal olmayınca.

 

Boyun çeküp göz kırpmak kar eylemez,

Dilbere söyleyüp dil olmayınca.

 

Muhyİddİn demekle ol bulunmadı,

Çöp kımıldar mı hiç yel olmayınca.

......................

SULTAN BABA

 

Ela gözlü Sultan Baba
Ululardan ulusun sen
Yedi iklim dört köşeye
Arşa kürse dolusun sen

Seni gören yoksul bay olur
Kafirler imana gelir
Seni sevmeyenler n'olur
Şah-ı Kerem Ali'sin sen

Şahısın eksikli kulun
İçenler ayrılmaz dolun
İnceden incedir yolun
Tamam gerçek velisin sen

Doğru sözün yol kılıcı
Çaldığın iki bölücü
Düşmüşler elin alıcı
Hakkın kudret elisin sen

Dehanından kevser akar
Nazar-ı kula Hak bakar
Kokun cüml'aleme kokar
Muhammed'in gülüsün sen

Parlayıp ateşin yanar
Cüml'alem şulene konar
Susayanlar senden kanar
Ab-ı hayat gölüsün sen

Muhiddin Abdal n'eylersin
Dipsiz denizler boylarsın
Ne bilirsin ne söylersin
Aklın mı var delisin sen.

...................

ARİFLERİN SOHBETİ

Ariflerin sohbeti candan olur
Küfür gider Lutf-u imandan olur
Tarikatta taatin temiz kılan
Kendi ümmet, tarıkı dinden olur

Talep ile nefsini bilmeyene
Zira bilmezsen kusur senden olur
Bunca nimetler yenilip içilir
Bilir misin aslını kandan olur

Gelsin gevher alan madenini buldum
Maden benim ol gevher benden olur
Genci buldun ise key faş eyleme
Kavga düşer aleme dandan olur

Arifler sohbeti Muhyeddin Abdal
Bile nur bilmeze zindan olur

................
 

 

Şeriatı yüzleyip,

tarikatı gözleyip,

Marifeti izleyip,

hakikati sezsinler.

 

Okusunlar yazsınlar,

hoşça name düzsünler,

Söylenecek bir sözü,

inci gibi dizsinler.

 

Derviş olan yolunda,

name gerek dilinde,

Erenlerin gölünde,

balık gibi yüzsünler.

 

Muhiddin’e uyanlar,

gelsin dedim duyanlar,

Ben seyyahım diyenler,

can mülkünü gezsinler.

 

..................

 

Çün eriştim ben cananın izine,

Yüzüm sürdüm ayağınun tozına.

 

Can tutuldu zülfinin tuzağına,

Dil bend oldı kaşı ile gözine.

 

Âşıkı bin can ile kurban olur
         Âferin bu şiyve ile nazına

 

Gönül gözi sihrinden fehme vardı,

Sabrı gitti korku düşti özine.

 

Zehi sadet zehi devlet mürüvvet
         Vâkıf ola kim gire râzına

         Muhiddin benliğim kayıdı benden
         Hayâlim düşeli şeksiz yüzüne.

.....

 

Hak taala ismini yad eyledi,

Otuz iki hattı yazmış yüzine.

 

Yüzinde hem sözinde yirmi sekiz,

Ol sebebden zahir oldı özine.

 

 

Buradaki 32 ve 28 sayıları bize Hurifiliği anımsatıyor. Hurifiler insan varlığında 32 hat (yazı) olduğu inancındadır. Yüz, göz ve organları da 28 harfli Elif-ba alfabesinin imgelerini oluşturur.

 

Muhyiddin’im dervişem,

Hak yoluna girmişem,

On sekiz bin alemi,

Bir zerrede görmüşem.

 

Muhyiddin’in dili kırsal kesim halkın dilidir. Arı bir Türkçedir.

 

Soldu geldi uzaktan,

Süd süzüldü süzekten,

Dil gamdan azad oldu,

Can kurtuldu tuzaktan.

.........................

 

Şükür elhamdülillah,

Kara sakal ağardı.

Gördüm dağlar başında,

Ağırub kar yağardı.

 

Eski sürüldü gitti,

Geldi yenisi yetti,

Ekilen yerden bitti,

Yer yeşerdi köğerdi.

 

Yerin yetti nebatı,

Götürdü zulumatı,

Erdi Hızır hayatı,

Can bostanın suvardı.

 

Urdu can baş terkisin,

Çekmez ölüm kaygısın,

Açtı gaflet uykusun,

Gönül gözün uyardı.

 

Sünbül nergis menekşe,

Aşık oldu bu nakşe,

Bunlar Hakka yüz tutup,

Her dem boynun eğerdi.

 

Sultana erdi kuldan,

Aşık oldu gönülden,

Muhyiddin can-u dilden,

Erenleri severdi.

 

Ozan geleneğine göre yazılmış olan bu koşukta Muhyiddin, sakalın ağarmasından, dağın başına kar yağmasından başlayarak sürekli bir değişim ve devinimin varlığına işaret etmek istiyor. Esiler gidecek, yeniler gelecek. Yıprananlar gündemden çekilecek. Yerden bitkilerin çıkışı doğanın canlanması tanrının evrende nesnel boyutlara intisap ettiğinin işaretleridir.

 

İnsan insan derler idi,

İnsan nedir şimdi bildim.

Can can deyu söylerlerdi,

Ben can nedir şimdi bildim.

 

Kendözünde buldu bulan,

Bulmadı taşrada kalan,

Mümin kalbinde olan,

İman nedir şimdi bildim.

 

Bir kılı kırk yardıkları,

Birin köprü kurdukları,

Erenler gösterdikleri,

Erkan nedir şimdi bildim.

 

Sıfat ile zat olmuşum
         Kadr ile berat olmuşum
         Hak ile vuslat olmuşum
         Mihman nedir şimdi bildim

         Muhiddin der Hak kadir
         Görünür herşeyde hazır
         Ayan nedir pinhan nedir.

.................

Doğruya Nazar Eyleriz

Doğruya nazar eyleriz
Biz eğri nazar bilmeyiz
Naktile pazar eyleriz
Veresi pazar bilmeyiz

Haktır sevdiğimiz bizim
Haktır övdüğümüz bizim
Boyun eğdiğimiz bizim
Haktan özge yar bilmeyiz

Sazımızı ele aldık
Namusu deryaya saldık
Aşkile meydana geldik
Zincir ile dar bilmeyiz

Muhittin Abdal coşunca
Çiğler özünde pişince
Gönlümüze yar düşünce
Hiç sabrı karar bilmeyiz

Muhittin Abdal

Gönlümüze Yar Düşünce

Doğruya Nazar Eğleriz Biz
Eğri Nazar Bilmeyiz
Nakt İle Pazar Eğleriz
Veresi Pazar Bilmeyiz

Hak`tır Sevdiğimiz Bizim
Hak`tır Övdüğümüz Bizim
Boyun Eğdiğimiz Bizim
Hak`tan Özge Yar Bilmeyiz

Sazımızı Elem Aldı
Namusu Deryaya Saldı
Aşk İle Meydana Geldik
Zincir İle Dar Bilmeyiz

Muhittin Abdal Coşunca
Çiğler Özünde Pişince
Gönlümüze Yar Düşünce Biz
Sabrı Karar Bilmeyiz

Muhittin Abdal

İnsan İnsan Dedikleri

İnsan insan dedikleri
İnsan nedir şimdi bildim
Can can deyü söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim

Kendisinde buldu bulan
Bulmadı taşrada kalan
Müminin kalbinde olan
İman nedir şimdi bildim

Bir kılı kırk yardıkları
Birin köprü kurdukları
Erenler gösterdikleri
Erkan nedir şimdi bildim

Sıfat ile zat olmuşum
Kadr ile berat olmuşum
Hak ile vuslat olmuşum
Mihman nedir şimdi bildim

Muhiddin eder Hak kadir
Görünür her şeyde hazır
Ayan nedir pinhan nedir
Nişan nedir şimdi bildim

Muhittin Abdal
.................................