topÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ:  

E-mail:  yonetim@odek-koyu.com Copyright  © Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir. Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına aittir.     


 
 

LİMAN  VON SANDERS   PAŞA ÎLE İLK TANIŞI

BU  İSTİFA   KABUL   EDİLMEMELİ

SİVAS KURULTAYI

BEN KAMÇI KULLANMADIM!

 NE YAZIK Kİ YOK PAŞAM !...

bİr vİcdan borcudur

OTURUN, TÜRBEDÂR OLUN

GENELGE İLE DEVRİM OLMAZ

HALK İSTERSE, BENİ DE KOVAR

GÖRSÜNLER BAKAYIM

ULUSUM BENİM   DEDİĞİME İNANIR

 SAVAŞ  YAPIP KAN  DÖKMEYECEĞİZ

MEHMET USTA BEN ACIKTIM

TEMİZ BİR NESİL YETİŞİYOR !

BİR DOĞUM GÜNÜ

KURT MEHMET

OKUMAYI  SEVEN  LİDER

HEMŞERİ SANA NE OLUYOR?

ŞUNA DİKKAT EDİNİZ

SİZİ CANDAN KUTLARIM

 

LİMAN  VON SANDERS   PAŞA İLE İLK TANIŞI

Atatürk, Alman Generali Liman Von San-ders ile karşılaşmasını şöyle anlatır, der ki :

«Kâzım Bey önce yalnız olarak Ordu Komutanı Paşa'nın yanma gitti ve bir dakika sonra beni davet etti. Ve bîr şekil ve surette, pek iyi hatırlamıyorum, 19. Tümen Komutanı mı dedi, yoksa kurulması düşünülen bir tümen komutam mı dedi, fakat, Sofya'dan gelen Ataşemilter Yarbay Mustafa Kemal, sözleri çıktı. Liman Von Sanders Paşa büyük nezaket ve güleryüzle benî kabul etti. Bürosunun karşısında kendine dönük oturttu, kibar bir tavırla sordu :

—    Sofya'dan ne vakit geldiniz?

—    Dün,

—    Hâlâ Bulgarlar savaşa girmeyecek midir?

—    Benim gördüğüme göre henüz girmeyeceklerdir.

—    Niçin?

Bu soruyu sorarken eliyle de garip bulmuş gibi bîr jest yaptı* Cevap vermek için biraz düşündüm ve hemen dedim ki:

—  Benîm anladığıma göre Bulgarlar iki ihtimalden bîrinin gerçekleşmesinden önce savaşa girmezler. Onlardan biri, Alman Ordusunun başarılı olacağına kanaat verecek açık kanatlar görmedikçe, ikincisi, savaş hali kendi topraklarına temas etmedikçe»

Bu cevabım üzerine Liman Von Sanders birdenbire öfkelendi. Sağ yumruğunu sıkarak ve yukarı kaldırarak önce güldü ve ekledi :

— Bulgarlar hâlâ, Alman Ordusunun başarısına güvenemiyorlar mı?

—  Hayır Ekselans»

Benim bu cevabım Liman Paşa'yı biraz daha öfkelendirdi ve yüzü hücum eden kanla kıpkırmızı oldu. Liman Paşa ciddî olarak kızıyordu, sordu :

—  Niçin?... Nasıl olur, Alman Ordusunun başarısına karşı güvensizlik, bu nasıl olur?

—    Öyle efendim, dedim. Dikkate gözlerime baktı ve :

—    Siz ne kanaattesiniz?

Soruya cevap vermek mî, vermemek mî gerektiğinde tereddüt ettim. Fakat komutanlığa atandığı vakit, havada bir komutan durumunda bulunan ben nasıl uzman bulunabilirdim?

Aslında bu işlerde kendi görüşümü çoktan gerekenlere yazmıştım» Bunun tersi bîr şey söyleyemezdim» Son dakikaya kadar da Bulgarların uzağı gören hareketlerini de takdir etmekten kendimi alamamıştım» Bilhassa Sofya'yı terkederken o tarihte en yüksek makamı işgal etmiş olan General Ficyef ile içtenli bir görüşme yapmış, benim görüşüme uygun düşen düşüncesini anlamıştım. Buna göre, ben, Türk yurdunun Boğazlarını savunma görevi almış bulunan bu Mareşale ne diyebilirdim? Bir anlık bir vicdan muhakemesinden sonra kısa bir cevap verdim, dedim ki :

— Bulgarları, düşüncelerinde haklı görüyorum.

Liman Von Sanders derhal ayağa kalktı ve bana izin verdi. 

 

    BU   İSTİFA   KABUL   EDİLMEMELİ

Mustafa Kemal, önerilerini tam değerlen­dirmediği için Alman Generali ile fikir çatış­ması içindeydi. Çanakkale Savaşımımı sonların­da, Düşman 21 Ağustos günü, Küçük Anafartalar'a doğru tekrar saldırıya geçer. Göğüs göğse, boğuşmacasına yapılan siper savaşında ye­nik düşüp kaybeden gene saldırgan düşmandır. Gazi Mustafa Kemal, düşmanın bu başarısız­lıklar karşısında yarımadayı boşaltacağını se­zinler. Bir karşı saldırı ile düşmanı bozguna uğratmak ister. Fakat üst, yetkili makamlarda bulunan komutanlar onu bu görüş ve önerisi­ne katılmazlar. Cevapları : (Kaybedecek gücümüz, hattâ bir erimiz yoktur!) şeklindedir. Bu dar görüş karşısında Ordu Komutanlığına gide­rek 10 Aralık 1915 günü görevinden affını ister.

O'na büyük saygı ve sevgi duyan komutan bu isteğe sadece izin vermekle yetinir. Mustafa Kemal üzüntü içinde İstanbul'a gelir.

On gün sonra 19 Aralık 1915 günü düşman kuvvetlerinin Gelibolu yarımadasını terk ederek ayrılması; Rütbesi küçük görüş ve düşüncesi çok büyük olan komutanın haklılığını bir kez daha kanıtlar.

Bu olayı gerçek yönüyle aydınlatan en güzel belge Türk Tarih Kurumu'nun elinde bulunan,  Alman   Generali   Liman  von   Sanders'in;

17 Temmuz 1915 günü yazmış olduğu (Almanca) mektuptur. Bu konuda yayınlanan yazı şöyledir :

«... Mustafa Kemal'in Anafartalar Komu­tanlığından, Enver Paşa'nın kendi cephesini gezmemesi nedenine bağlanan istifası ile ilgili bu istifa üzerine Osmanlı Ordularını Çanakkale ve Filistin'de yöneten Alman Generali Liman Von Sanders, Enver Paşa'ya acele bir mektup yazarak, istifanın kabul edilmemesini ister. Al­manca   yazılı   olan   mektubun   özeti   şudur:

(MUSTAFA KEMAL BU YURDUN ENDER YETİŞTİRDİĞİ VE YURDUN KENDİSİNE İHTİ­YACI OLAN BÎR KİŞİ VE ÇOK DEĞERLİ BİR ASKERDİR. ONUN İÇİN BU İSTİFA KABUL EDİLMEMELİ VE ÖNLENMELİDİR!) der.

Atatürk sağlığında ve bütün yaşamı boyunca ne böyle bir mektubun varlığını öğrenebildi ve ne de istifasının kabul edilmeyişinin gerçek nedenini...»

 

 

 

SİVAS KURULTAYI

Ağustos 1919 Cuma günü Yunanlılara sa­vaş ilânı yaptı. Babıâli ise, Elâzığ Valisi Ali Galibi, 30 Ağustos 1919 günü Sivas üzerine yürümeğe ve Mustafa Kemal'i tutuklama görevini vermiştir.

O, 29 Ağustos 1919 Cuma günü Erzurum' dan çıkmıştır. Sivas yönünde yoluna devam ederek 2 Eylül günü Sivas'a girdi. Bölgedeki ordu ve Türk ocakları; Millî hareketin destekçisiydi. Doktor İbrahim Tali Beyin buradaki çalışmaları ile hazırlanan ortam içinde halk, Mustafa Kemal'i görmek ve karşılamak üzere Erzincan yoluna dizilmişti. Vali Reşit Paşa'nın tüm çabasına rağmen, memurlardan bile bu karşılama törenine katılanlar vardı. Temsil Heyeti Başkanı Mustafa Kemal, topluluğu görür görmez, otomobilinden inerek karşılamaya gelenlerin ellerini sıktı. Büyük Önder her zamanki gibi itinalı giyinmişti. Sırtında kurşunî bir avcı ceketi, başında kalpak vardı. Göğsünde de yalnız liyakat madalyası vardı. Konuklar Sivas lisesine indiler.

Anadolu'nun çeşitli yörelerinden seçilmiş delegeler akın akın Sivas'a geliyordu. Kurultay toplantısı için Lisenin toplantı salonu, süslenip hazırlanmıştı. 4 Eylül 1919 Perşembe günü saat Î4fde Sivas Kurultayı açıldı. 25 delege katılmıştı. Davet sahibi sıfatıyla Mustafa Kemal, kurultayı açarak, şu tarihî konuşmasını yaptı :

«... Yurdun yer yer işgal edildiğini, buna karşı her törede ulusun ayaklanarak hukukunu savunmaya giriştiğini, tüm millî hareketleri desteklemek ve birleştirmek için 21 Haziran 1919 günü Sivas Kurultayına davet aldıklarını açıkladıktan sonra sözlerine devamla :

Sivas Genel Kurulunda, yurdumuzun bütünlüğü, ulusumuzun beraberliğini gereği gibi açıklayacak ve kanıtlayıcı esasları kuracaktır.

Millî Meclisin henüz toplanmamış olduğu bir sırada, kuşatılmış ve egemenliğini yitirmiş olan İstanbul hükümetinin yalnız başına ve geçerli olmayan bir kararı, millî amaçlara ters düşen, bazı yabancı isteklere boyun eğişi ve onların davranışları karşısında Erzurum ve Sivas kurultaylarının millî ruhu temsîlen ve birbirini izleyen toplanışı kesinlikle bir hayırlı yoldur...», Kurultayda bulunan 25 üyeden 22'sinin olumlu oyu ile Mustafa Kemal. Kurultay Baş­kanlığına seçilir. Üyeler, şu andı söylerler :

«Yurt ve ulusumun mutluluğundan başka hiç bir kişisel amaç izlemeyeceğime, İttihat ve Terakki kuruluşunun yaşatılmasına çalışmaya­cağıma, mevcut siyasî partilerden hiç birinin siyasetine hizmet etmeyeceğime vallahi, billahi...»

Toplantı sırasında bir manda sözcüğünün ortaya atılması ile yapılan tartışmalarla konu açığa kavuşturulup, teklif reddedilir, İstanbul Hükümet Başkanı Sadrazam Ferit Paşa bile; 5 Eylül 1919 günü Tanin gazetesine verdiği demeçte; Mustafa Kemal Paşa nın ve millî hareketin alevleri sönmüş bir saman yığını olduğunu bildirdiği halde, sözünün sonunda: (Türkler manda sözcüğünü işitmek istemez.) der. Biz bağımsız hükümetiz, bağımsız kalacağız... seçim yapılacaktır, diye bu konudaki düşüncesini açıklar.

Sivas Kurultayı 5 Eylül 1919 günü Padişaha bir telgraf çekerek: Damat Ferit Paşa hükü­metinin millî iradeye dayanmadığından ulusun gelecek ve güvenliği konusunda söz sahibi olmadığını bildirip, bunu tüm ulusa yayınlayarak, bildirirler...

Sivas Kurultayı devam ederken, Sadrazam Ferit Paşa'nın adamı Ali Galip, Malatya'da topladığı aşiret kuvvetleriyle Sivas üzerine yürüyerek kurultayı dağıtma girişiminde bulunur.

Bütün ordu, Mustafa Kemalin çalışma ve davranışını    yürekten    desteklemekteydi.    Bu amaçla Sivas'ta bulunan Beşinci Kafkas Tümen Komutanı Cemil Cahit'e bir kuvvet tertip ettirerek, gelen aşiret kuvvetlerinin üzerine göndertir. Ali Galip 'in müfrezesi dağıtılır ve kendisi de İstanbul'a kaçar. Bu olay üzerine Mustafa Kemal 11 Eylül günü İçişleri Bakanı Âdil Bey'e şunları yazar :

«Alçaklar, caniler!

Düşmanlarla ulus aleyhine haînce tertibatta bulunuyorsunuz* Ulusun güç ve iradesini takdirden aciz bulunuyorsunuz. Fakat bu ulusa karşı hainâne ve mezbuhâne harekette bulunacağınıza inanmaz istemiyorum. Aklınızı başınıza toplayın! Galip Bey gibi aptalların ahmakça olan kuruntuya dayanan sözlerine kapılarak ve Mister Vovil gibi/ulusumuz ve yurdumuz için zararlı yabancılara vicdanınızı satarak giriştiğiniz kötülüklerin ulusça uygulanacak sorumluluklarını dikkate alınız. Güvendiğiniz adamlar ve güçlerinin sonucunu öğrendiğiniz zaman kendi sonucunuzla karşılaştırmayı unutmayınız!..»

Sivas Kurultayında, şu karar ve esaslar alındı :

Osmanlı Devleti ile İtilâf Devletleri arasın­da yapılan Mondros mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde ka­lan ve her noktada İslâm çoğunluğu ile meskûn olan Türk uluslarının kısımları birbirinden ve Türklükken koparılıp parçalanamaz. Bu uluslarda yaşayan tüm müslümanlar birbirlerine karşı saygı ve fedakârlık duyguları ile bağlı ve

geleneklerine, sosyal  yaşantılarına tamamıyla boyun eğen öz kardeşlerdir.

Türk toplumunun bütünlük ve millî bağım­sızlığını sağlamak için Kuvai Millîye'yi âmil ve millî iradeyi egemen kılmak kesin esastır.

Türk yurdunun herhangi bir parçasına karşı yapılacak işgal girişimine, özellikle yur­dun içinde bağımsız bir Rumluk ve Ermenilik kurulması amacına yönelik hareketlere karşı Aydın, Manisa, Balıkesir cephelerinde olduğu gibi birlikte savunularak karşı koyacak meşru esas kabul edilmiştir.

Öteden beri, aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız bütün azınlıkların her türlü doğal hak­ları tamamıyla korunduğundan, bu topluluklarla siyasî egemenlik ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalık verilmesi kabul edilmeyecektir,

Osmanlı hükümeti, dış baskı karşısında ulusumuzun herhangi bir parçasını bırakmak veya boşaltma zorunluğunda olduğu zaman, yurt ve ulusun sorumluluk ve bütünlüğünü koruyacak her türlü tedbirler ve kararlar alınmıştır.

Ulusumuzun iç ve dış bağımsızlığını ve yurdumuzun tümünü korumak koşulu ile, 6 ncı maddede gösterilen sınır içinde milliyet temeline saygılı ve ulusumuza karşı istilâ amacı taşımayan herhangi devletin teknik, sanayi ve ekonomik yardımlarını memnuniyetle karşılarız.- Bu âdil koşulları kapsayan bir barışın da çabucak    yapılmasını    sağlayarak,    insanlığın kurtuluşu ve dünyanın sükûnetini elde etmek millî amacımızdır...

İstanbul hükümeti, Mustafa Kemalin tu­tuklanıp, asılarak idam edilmesine karar almış­tı. Gerçeği göremeyenlerden ve hükümet yanlısı Ali Kemal : (Peyâmı Sabah), Refi Cevat da : (Alemdar) gazetesinde, Mustafa Kemal ve arka­daşlarını en ağır dille suçlayıp, yurt haini ilân ederken, Refik Halit (Anadolu, Rumeli değildir.) başlıklı yazısında; Kuvai Milliyecilerin başarıya ulaşamayacağım yazıyordu. Geçen zaman ve gelişen olaylar gerçeği su yüzüne çıkararak, onların köhne düşünce ve kehanetleri de kendileri gibi iflas etmiş, yanılgıları ise yüzlerinde acı bir şamar gibi patlamıştı»..

Temsil heyeti Başkam, 15 Eylül 1919 Pazartesi günü alman kurultay kararlarını illere bildirerek, önceki gibi devlet işlerinin adalet içinde yürütülmesini, din ve ırk ayrımı yapılmamasını, millî harekete karşı olan görevlilerin şiddetle cezalandırılmasını, görevlerinden ayrılmak isteyenlerin bu isteklerinin hemen kabulünü, yeni bir hükümet kurulmasına kadar tüm işlerin Heyet-i Temsiliye tarafından yürütüleceğini bildiriyordu, önemli bir adım daha atılmıştı.

Mustafa Kemal lise binasında yatıyor; top­lantılar yapıyordu. En küçük gereksinmelerini bile sağlayacak durumda değildi. Bazı geceler şafak atana kadar, küçük petrol lâmbasının cılız ışığı altında çalışmasını sürdürüyordu.

Bir aralık şöyle bir haber kentte dolaşma­ya başladı: Padişah O'na lise binasından çıkmasını emretmiş, baskın yapılarak yakalanıp asılacak!...

Mustafa Kemal'in hizmetini saf, temiz ruhlu fedakâr bir Türk genci yapmaktadır. Bu delikanlının babası gizli ve sık gelerek oğluna :

—  Etme eyleme, evine dön. Bugün, yarın kent basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları tutuklanacak. Onlar her şeyi göze almışlar. Sen kendini, aileni düşün diyordu.

Mustafa Kemal bu geliş gidişin farkına varmıştı. Bir gün delikanlıyı yanma çağırarak sordu :

—    Sık sık sana gelen kimdir?..

—    Babam...

—    Ne istiyor?..

Temiz yürekli saf delikanlı her şeyi anlatır. Mustafa Kemal ona biraz daha yaklaşarak elini gencin omzuna koyarak der ki:

—  Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. Mademki razı olmuyor; git...fakat babana söyle ki; (YURT ELDEN GİDERSE EVLÂDIN NE HÜKMÜ KALIR?..)

22 Eylül 1919 Pazartesi günü General Harbord ile Mustafa Kemal Sivas’ta bir görüşme yapar. General, Birinci Dünya Savaşı'nda General Pershınk'ın Kurmay Başkanı idi.

Mustafa Kemal ile bir süre konuşan General Harbord sözlerine şunları ekleyerek sorar :

— Ben bu göreve atandığım zaman; Türk tarihini okudum. Gördüm ki, ulusuna büyük ordular hazırlamış, büyük komutanlar yetiştirmiştir. Bunu başaran bir ulus kesinlikle bir uygarlığa sahip olmalıdır. Bunu takdir ederim. Fakat bugünkü durumunuza bakalım, başta Almanya olmak üzere dört ortakla, dört yıl savaştınız. Sonunda yenik düştünüz. Dördünüzün birlikte yapamadığınız şeyi bu durumunuzla tek başınıza yapmayı nasıl düşünebilirsiniz. Kişilerin intihar ettiğini zaman zaman görürüz. Şimdi de bir ulusun intiharına mı tanık olacağız?..

Mustafa Kemal büyük bir kararlılık ifade eden şu cevabı verir :

— Teşekkür ederim. Tarihimizi okumuş, ulusumuzun büyük ordular, büyük komutanlar yetiştirdiğini, bunun için ulusumuzun uygarlığına sahip olması gerektiğini, geleceğini takdir ve kabul ediyorsunuz. Fakat şunu bilmenizi isterim ki, biz emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş, sefil bir ölüme mahkûm olmaktansa, babalarımızın oğlu sıfatı ile vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz...

 

 

 

 

 

 

 

 

BEN KAMÇI KULLANMADIM!

Devrim uğraşında,  Atatürk'ün bir  niteliği

de, devrimleri zor ile değil ikna yoluyla gerçekleştirmiş olmasıdır.

Örneğin, Şapka devrimini yaparken Atatürk önce başında şapka ile Kastamonu iline geziye çıkmış, halka fes yerine şapka giymenin gerek ve yararını anlatmıştır. Şapka yasası an­cak bu geziden üç ay sonra, halkın çoğunluğu mümkün olduğu kadar ikna edildikten sonra çıkarılmıştır.

Atatürk devrimlerinin bir niteliği de, deneme - yanılma ile doğruyu bulma sisteminin uygulanmasıdır. Nitekim, dil devriminde 1935 sı­ralarında aşırılığa gidildiğini farkedince, Ata­türk daha ılımlı bir davranışı benimsemiştir.

Atatürk'ün ayrıldığı eşi Bayan Lâtife Uşaklıgil bir anısını şöyle anlatır :

«Atatürk'le evli bulunduğumuz sıralardaydı, İzmir'deydik. Doktorlar Atatürk'e sakin bir yaşantı ve dinlenmesini öngörüyorlardı. Fakat kendileri ancak birkaç gün uyma gösterebildi.

Bir türlü uyuyamadığı bir gece, saat 02 sularında bana :

—  Lâtife, ben şimdi bir tramvaya binmek istiyorum, dedi.

O saatte bu olanaksızdı. Ama isteğinin yerine gelmemiş olması onu belki de üzecekti, kendilerine :

—    Paşam dinlenseniz daha iyi olmaz mı, vakitte hayli geç oldu.

—    Ben de vaktin geç olmasından yararlanarak tramvaya binmek istiyorum ya...

Cevabını verince :

—  Pekiyi, temin edelim...

Telefon edildi ve bir atlı tramvay hazırlandı. Yaverlerle birlikte gittik. Bir sürücüden başka kimse yoktu. Atatürk bir ara tramvay sürücüsünün yanma yaklaştı, sordu :

—    Sen atları kamçılayarak mı idare edersin?

—    Tabiî Paşam... Kamçısız. idare edilir mi?...

—    Neden idare edilmesin?

—    Biz görmedik?...

— Sen şu yerini bana ver de, kamçısız idare edeyim.

Sürücü derhal yerini Atatürk'e bıraktı. Atatürk, dizginleri ele aldı' ve kamçı kullanmadan atları sürmeye başladı, sürücüye sordu : 

—    Nasıl idare edebiliyor muyum?...

—    Fevkalâde Paşam... Benden daha güzel idare ediyorsunuz...

—    Ben de senin gibi bir idareciyim. Yüz binlerce insanı yönettim. Onları ölüme giden yola seve seve şevkettim, fakat hiçbirine kamçı kullanmadım... dedi.»

  

 

 

                  NE YAZIK Kİ YOK PAŞAM !...

Atatürk, Yaverini çağırtarak, Behçet Kemali bulup Çankaya'ya getirmelerini buyurdu. Bir süre sonra Behçet Kemal odaya girince :

—    Geldin mi çocuk?

—    Geldim Atatürk.

—    Sen Şair Yahya Kemal'i tanır mısın?

—    Günümüzün en büyük şairini nasıl tanımam Atatürk!

—    İyi öyleyse... Şiirlerini ezbere bilir misin?...

—    Bilirim...

—    Şimdi sen git ve Yahya Kemalin ne kadar şiiri varsa, onların içinden bir seçme yap ve ezberle. Ayrıca senin kendi şiirlerinden de ezberinde olmayan varsa, onları da ezberle, akşama saat dokuz, dokuz buçukta buraya gel...

Yahya Kemal'i sofraya çağırdım. O burada olacak. Sen davetli değilsin, kendiliğinden geldin, anladın mı?...

—    Anladım Atatürk...

—    Sana ben hem senin şiirlerini okutacağım, hem Yahya Kemal'in şiirlerini...

Akşam sofrası geniş tutulmuştu. Atatürk, Yahya Kemal'e «Hoş geldiniz» diyerek elini sıktı ve kendisine yakın bir yerde oturttu. Rahat ve neşeli bir sofra idi ama, özellikle Yahya Kemal tedirgindi. Atatürk kendisine küçücük bir sitemde bulunsa, yaşamı yıkılmış gibi üzülecekti. Atatürk, İsmet Paşa ile konuşurken, sözlerini «işin felsefesine inmek gerekir» diye noktaladıktan sonra Yahya Kemal'e sordu :

—  Yahya Kemal Bey, bize Felsefen in tanımını yapar mısınız?

Yahya Kemal kıpkırmızı oldu. Bilmediği bir soru ile karşılaşmış sınav öğrencisi gibi dudakları titriyordu. O ağızından bal akıtan sohbetleriyle ünlü büyük şairi tanıyanlar, bu   duraksamasını heyecanına bağladılar,  gerçekten de heyecanlı idi. Ama kendisini toparladı ve geniş kültüründen yararlanarak felsefenin tanımını yaptı. Atatürk aldığı cevaptan çok memnun olmuştu. Kendisi de bu konu üzerinde bazı bilgilerini açıklayıp bitirmişti ki, yaver salona girdi ve bilgi verdi. Atatürk :

—  Behçet Kemal mi, gelsin, dedi.

Behçet Kemal'in gecenin bu saatinde çağırılmadığı halde Atatürk'ü ziyarete gelmeyeceği bilinirdi, Yahya Kemal zaten kuşkulu iken, şimdi tedirgindi.

Sofranın parça parça sohbeti bir süre daha sürdükten sonra Atatürk Behçet Kemal'e döndü :

—  Şair, bu sofrada tanımadığın kimse var mı? diye sordu, Behçet Kemal sofradakileri bir bir gözden geçirdikten sonra :

—- Bu yüksek kişileri sayenizde tanıyorum, yalnız üstadımız büyük şair Yahya Kemal Beyefendi ile bugüne dek yüz yüze gelmemiştim. Ama şiirlerinden çok iyi tanıdığım için bu sofrada tanımadığım bir kimse yok diyebilirim.

—   Güzel. Demek Yahya Kemal Beyi şiirlerinden tanıyorsun...

—   Evet, Atatürk!

—   Madem bu kadar seviyor, beğeniyorsun da niçin şimdiye kadar tanışmadın?

—- Fırsat elvermedi Atatürk...

—  Şiirlerinden ezbere bildiklerin de var mı ? 

—    Var.

—    Öyleyse, oku da biz de dinleyelim...

Behçet Kemal, ayağa kalkıp Yahya Kemal' in «Yeniçeriye Gazel» şiirini okumaya başladı :

«Vur, pençe-i Alîdeki şemşir aşkına.» diyerek şiiri sonuna kadar okudu. Atatürk :

—  Güzel, Şair güzel okudun!.. Başka?

Behçet Kemal, bu kez «Abdülhak Hamit'e Gazel» şiirine başladı. Son beytine gelince sözcüklerin altını sesiyle çizerek okuyordu :

«Kâm almadık misaferetinden bu âlemin

Cananla, meyle son günü ey mevt, sendeyiz!.»

Atatürk Yahya Kemal'e döndü ve sordu :

—  Tebrik ederim Yahya Kemal Bey, güzel bir şiir... Ama bugünün çocukları bu dilden anlarlar mı?...

Yahya Kemal sıkıla ezile cevap verdi :

—  Divan Edebiyatına yeni bir nefes koymayı denedim Paşa Hazretleri...

Soyadı yasasından sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya sadece Atatürk diye sesleniyor, Atatürk de imzasını «Kemal Atatürk» diye kullanıyordu. Fakat Yahya Kemal alışkanlığı ile «Paşa Hazretleri» diye karşılık vermişti. Atatürk bunun üstünde durmadı. Yüzünü iyice Yahya Kemal'e döndürerek konuştu :

—  Demek Divan Edebiyatını taze nefeslerle diriltmeye çalışıyorsunuz Yahya Kemal Bey!. Biz de sizin yolunuzu tutsaydık, Osmanlı yönetimini taze güçlerle yaşatmaya çalışmamız gerekecek, Cumhuriyeti rüyamızda bile göremeyecektik. Siz buna ne diyorsunuz?

Yalıya Kemal sustu, önüne baktı. Bir karşılık vermiş olmak için konuştu :

—    Küçük bir denemeydi, Paşa Hazretleri, başarılamadı...

—    Başarılamaz!, istediğiniz kadar usta bir şair olun, dilde ölmüş sözcüklerle şiir yazdınız mı kimse anlamaz sizi, kendi kendinize söylenmiş olursunuz... Bu duygularınızı Türkçe ile söyleyemez miydiniz?... 

—   Böyle şiirlerim de var Paşa Hazretleri.. Atatürk Behçet Kemal'e :

—   Oku bakalım öyleyse.

Behçet Kemal Ses ve Açık deniz olan Yahya Kemal'in şiirlerini okudu. Atatürk'ün hoşuna gitmişti, konuştu :

— Güzel bunlar. Bir diyeceğim yok. Ama Anadolu'ya, Kurtuluş Savaşımıza ait şiirleri yok mu? bir tane de onlardan oku!.

—- Bu konuda yazılmış bir şiirini göremedim Atatürk»

Atatürk Yahya Kemal'e dönerek sordu :

— Var mı?

— Ne yazık ki yok Aziz Paşam!...

— Yaaa... Demek yok!. Kurtuluş Savaşımızın içinde yaşadınız, Büyük Millet Meclisi'nde Milletvekili idiniz. Dış ülkelerde devletimizi temsil ettiniz, öyle olduğu halde Cumhuriyet için, Kurtuluş Savaşı için yazılmış bir şiiriniz yok demek!... Pekâlâ, bu sizin bileceğiniz bir iştir!...»

 

 

 

bİr vİcdan borcudur

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün çocukluk, ma­halle arkadaşlarından Bay Asaf (İlbay), bir anısını şöyle anlatır :

«Mustafa Kemal'in din anlayışını kesin olarak pek az kimse öğrenebilmiştir» Orman Çiftliğinde, başbaşa kaldığımız bir gün, din konusunda ne düşündüğünü sordum. Bana şu cevabı verdi :

— Dîn vardır ve gereklidir. Temeli çok sağlam bir dinîmiz var. Malzemesi iyi, fakat yapı uzun asırlardır ihmale uğramış» Harçları döküldükçe yeni harç yapıp binayı pekiştirme •gereği duyulmamış. Aksine olarak, bir çok ya­bancı unsur, (yorumlar, boş inanlar) yapıyı da­ha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, onarılamaz da. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak gereği nasıl olacaktır.

Dîn, bir vicdan sorunudur* Herkes, vicdanı­nın buyruğuna uymakta serbesttir. Biz din'e saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye kar­şı değiliz. Biz sadece, din işlerini yurt ve ulus işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz, amaç ve eylemleri bağnazlığa dayanan hareketlerden sa­kınıyoruz. Gericilere hiç bir zaman fırsat vermeyeceğiz...»

 

 

 

 

 

 

OTURUN, TÜRBEDÂR OLUN

Bay Mahmut Baler diğer anısını da şöyle anlatır :

«Bir gün de gene o küçük köşkte yukarıda, Hamdullah Suphi Bey söz alarak şöyle konuştu :

— Paşam, öğrenciler Büyük Komutan Fatih nerede gömülüdür, gidip ziyaret edemez miyiz? Türbesi niçin kapandı? Yavuz gibi, Kanuni gibi büyük komutanların, büyük padişahların yerlerini, türbelerini bilmesin mi öğrencilerimiz? Sordukları zaman çaresiz kalıyoruz. Hiç olmazsa götürüp gösterebilsek ve onlara gerekli açıklamayı yerinde verebilsek.

Atatürk    konuşmayı    sabırla   dinledikten sonra dedi ki:

—    Hamdullah Suphi Bey, ne demek istediğinizi anlıyorum. Bakınız ben medreseleri kapattım. Medreseleri kapadığım zaman, medreselerden aş yemiyen adamlar müteessir (etkilenmiş) olmadılar ve medreselerde çocukları okumayanlar üzüntü duymadılar. Kapanır mı medreseler, ne oluyor falan denildi ama unutuldu geçti, gitti. Tekkeleri kapadım. Tekkelerde oturup ikamet edenler ve orada parasız yiyip içenlerin dışındaki insanları, tekke ile ilgisi olmayanları etkilemedi. Ben on beş milyonun; Bir düşünceye, bir inanışa körü körüne bağlanıp ondan başkasına düşünemez olan durumuna seslenecek şu hareketi yaptım; şapka giydirdim. Anlasınlar ki insan kisve ile din değiştirmez. Ve dinini herhangi bir kisveye âlet etmez. Kısa bir sürede bunu anlayacaklardır. Dîn île kisvenin farkının ne olduğunu da idrak edeceklerdir. Ben bu hesapları bir gardrop konusu üzerinde duracak kadar basit görmüş veyahut üzerinde durarak onu bîr devrim kabul etmiş bîr insan değilim. Şapka giydikten bir süre sonra bu iş ayrı, o iş ayrı diyecekler. Anlayacaklar kî şapka giymekle kimse dinini değiştiremez. Bu budur. Ben size onbeş yıl süre veriyorum. Onbeş yıl bu böyle sürecek Hamdullah Bey. Onbeş yıl sonra gelin... Hangi türbenin türbedarlığını istiyorsanız ben onu size vereceğim. Orada entari giyin oturun, türbedar olun.

Atatürk'ün en çok duyarlılık gösterdiği, din özgürlüğünde; bağnazlığı açıkça teşhis edebilen en objektif Müslüman Atatürk'tür!...»

 

 

 

GENELGE İLE DEVRİM OLMAZ

Bay Cemal Fırat, Atatürk'e ait bir anısını şöyle anlatır :

«1924 yılının ilkbahar ayları idi. Erzurum ve Pasinler'de, görülen depremden birçok   köy evleri yıkılmıştı.

Atatürk, yıkılan köyleri görmek ve yurttaşlarının acılarını paylaşmak için Pasinler'e geldi. O çevre halkı ve köylüler de gelmişlerdi. Atatürk onlarla görüşmek için okulun önünde bulunan alanın bir köşesinde yanında bulunanlarla birlikte oturmuştu.

O zaman Pasinler'in yaşlı bir kaymakamı, genç bir tahrirat kâtibi vardı. Atatürk önce kaymakamla yapılacak   işler üzerinde görüştü;sonra da çevresini saran halkın içinden   yaşlı bir köylüyü çağırarak sordu :

— Depremden çok zarar gördün mü baba?...

Bu ani çağırılış ve beklenmedik soru, yaşlı köylü yurttaşı şaşırtmıştı. Kollarını göğsüne bağladı, boynunu büktü ve bir şeyler söylemek istedi. Atatürk, onun kararsızlığını görünce tekrar sordu :

—  Hükümet sana kaç lira verse zararını karşılayabilirsin?...

Yaşlı yurttaş, kurt şivesiyle :

—- Valle Padişah bilir!... dedi.

Atatürk gülümsedi. Yaşlı köylünün ne demek istediğini tamamen anlamıştı. Yumuşak bir sesle sordu :

— Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı?... Söyle bakalım zararın ne?...

Yaşlı köylü gene aynı cevap tekrar etti :

—  Padişah bilir...

Bu cevap karşısında Atatürk'ün yüz hatları birden değişti. Kaşlarını çatıp, kaymakama döndü :

— Siz daha devrimi yaymamışsınız!...

Bir anda kaymakam dona kaldı, cevap veremedi. İmdadına yetişmek ister gibi genç kâtip öne atıldı, görevini başarmış kişilere uygun bir ağırbaşlılıkla :

—  Köylere genelge ile bildirdik Paşam, dedi.

Atatürk'ün fırtınalı yüzü daha ziyade karıştı, kaşlarını yukarıya kaldırdı, dedi ki :

—  Oğlum, genelge ile devrim olmaz!...»

 

 

 

 

 

   HALK İSTERSE, BENİ DE KOVAR

Bay C. Yalçın, Atatürk'e ait bir anısını şöy­le anlatır :

«Yıl 1935, Dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, yurdumuzun da bazı bölgelerinde Yahudi aleyhtarlığı baş göstermişti. Musevilerin çoğu, bu durum karşısında ellerindeki mal ve mülklerini satarak Filistin'e gitmek çabasında idiler. Ben Çanakkale'de bulunuyordum ve Atatürk'ü de hiç görmemiştim. Birgün geleceğini haber alınca, koşarak Balıkesir caddesine geldim, topluluğun içinde iyi bir yer aldım. Bir süre sonra: «Atatürk geliyor» söylentisi toplulukta bir kıpırdanma yarattı. Halkın: «Yaşa varol» sözleri ve alkışları arasında Atatürk otomobilinden inerek halkın ortasında ilerliyordu. Çok garip bir rastlantı ve şans eseri olarak bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yapmıştı. Halka bakıyor ve topluluğu selâmlıyordu.'

Tam bu sırada, yanımda bulunan bir Musevi ileriye doğru yürüyerek Atatürk'ün önüne çıktı. Görevli koruyucular engel olmak istediklerinde Atatürk görevlilere :

—- Bırakın gelsin! dedi.

Musevi yurttaş, Atatürk'ün önünde ellerini açtı, omuzlarını yukarıya kaldırarak ve kendine özgü şivesiyle yakındı ve :

— Paşam, bizi kovuyorlar... Biz ne yapacağız?...

 

Atatürk, onun ne demek istediğini ve kim olduğunu hemen anladı, fakat buna rağmen sordu :

—  Sen kimsin?

— Ben Paşam, Çanakkale Musevilerinden Âvram Patto.

—  Sizi kim kovuyor?.. Yasa mı?.. Güvenlik kuvvetleri polis veya jandarmamı? Bana onu söyle?.. dedi.

Musevi yurttaş durakladı, şaşaladı. Az sonra kendini hemen toparlayarak soruya cevap verdi :

—  Hayır Paşam, halk kovuyor...

Atatürk, bu yurttaşın yüzüne dikkatle baktı, gülümsedi ve şu karşılığı verdi :

—  Halk isterse beni de kovar!... diyerek, yürümesine devam ettiler...»

 

 

 

 

 

 

 

GÖRSÜNLER BAKAYIM

   Hatay   konusunda   Bay   Şevket   Özengin, Atatürk'e ait bir anıyı şöyle anlatıyor :

«Yıl 1938, O büyük önderin sağlık durumu iyi değil. Acıları gittikçe artıyor. Türk ulusu üzüntülü ve endişelidir. Doktorlar, konsültasyonlar ve uygulanacak tedavi yöntemi saptanıyor. Üç ay köşkten çıkmayıp dinlenmesi gereği öneriliyor. Gezi ise kesinlikle yasaklanmıştı. Atatürk ilk olarak hepsini kabul etti, uygulayacağını bildirdi. Benim o gün görevim gece saat 24'e kadar Atatürk'ün emrini beklemekti. Ya­tak odasında uzun koltuklu bir şezlonga dayan­mış, gözünde gözlüğü, sırtında beyaz bir entari gazete okuyordu. Saat onbir'de beni çağırdı. Yanma girdiğim zaman radyoyu işaret ederek :

—  Biraz daha aç!., dedi.

Radyoda Fransızca konuşmalar vardı. Bir an dikkat kesildi. Atatürk'ün yüzüne bakıyor­dum. Birden yüz hatları gerildi, kaşları çatıldı, söylenenlere çok fena öfkelenmişti. Bu her halinden belliydi. Özel kalem müdürü Süreyya Beyi çağırmamı istedi. Geldiklerinde :

—  Hemen radyo haberini not ediniz!... de­di.

Yayın son bulunca Türkçeye çevrilerek okumasını söyledi. Süreyya Bey az sonra not aldığı metni okumaya başladı :

—  Türklerin güvendikleri en büyük koruyucu Atatürk çoktan ölmüştür.  Otomobilinde gezdirdikleri Atatürk değil, O'nun şeklinde bir büstüdür. Biz Hatay'ı vermek değil, çevre illerini dahi pek yakında işgal edeceğiz!...

Atatürk haklı olarak bu saçma habere öfkelenmişti. Başyaver Celâl Beyi çağırttı :

—    Yarın akşam geziye çıkıyorum. Tren hazırlansın!... Buyruğunu verdi. Doktorların koyduğu sürenin henüz bir ayı bile geçmemişti. Bu geziyi hiç kimse uygun bulmuyordu. Vücudun sarsılmasıyla, yorgunluk hastalığı tekrarlamış olacaktı. Ama hiç kimse O'nu engelleyemedi, yola çıkıldı. Trende şöyle diyordu :

—    Görsünler bakalım, ben ölmüşmüyüm, sağ mıyım?...

Yolculuk Mersin'e kadar sürdü. Civar halkı çok etkileyen bir propaganda ve alçakça yayılan yayın bir süre için onları inandırmış gibiydi. Atatürk'ü o gün nasıl çılgın bir gösteri ile karşıladıklarını açıklamaya sözcük bulamıyorum. Vali Konağında bir hafta konuk kalıp Adana'ya döndük, o gün geçit töreni vardı. «Alay Bayrağı geçiyor!...» diyerek —Ayakta duracak gücü olmadığı halde — bastonunu sağ ve sol değiştirerek kendine güç katıyor ve saygı ile töreni izliyordu.

Tarsus'u da ziyaret edip Ankara'ya geldik. Bir gece kaldıktan sonra, İstanbul'a gideceğini söyledi...»

  

 

 

        ULUSUM BENİM   DEDİĞİME İNANIR

       Atatürk,   Hatay'ın   Anavatana   katılması için ileri sürerek savunduğu düşüncesini, ulusal bir dava   olmaktan öte;    kişisel bir

amacı olarak ele almıştır. Bilinen nedeni, kurtuluş savaşı sırasında imzalanan «Ankara Anlaşması »nın görüşmeleri sürüp giderken, Atatürk ile Franklin Bouillon arasında yapılan görüşmelerdir. Atatürk, F. Bouillon'a Flatay sorunu üzerindeki düşüncelerini söylemiş, Fransız temsilcisi de; Fransızlar Suriye'den çekildikleri takdirde, bu Türk topraklarının Türkiye'ye bırakılacağını bildirmişti. Lozan görüşmeleri sırasında Büyük Millet Meclisinde söz alan Atatürk Türk ulusuna «Hatayı Alacağım» demişti.

Görüşme ve çekişmelerin yoğunlaştığı günlerde Romanya Başvekili Tataresco gelmişti. Onuruna «Sergi Evi»nde  bir balo   verilecekti.

Bu baloya Balkan Devletleri Genelkurmay Başkanları ile ingiliz ve Fransız büyükelçileri de çağırılmıştı. Atatürk usta bir diplomat kişiliği ile Romanya Başvekili, Balkan Genelkurmay Başkanları, İngiliz ve Fransız elçilerini büfenin önünde toplayarak, özellikle Fransız büyükelçisi ile ilgileniyor, Fransa'nın büyük bir ulus olduğunu, geleneksel bir dostlukla birbirimize bağlı olduğumuzu, Fransız devriminin yapıtı olan insan hakları bildirisinin tüm dünya için bir değer taşıdığını açıkladıktan sonra sözlerini Fransızcaya çeviren Ruşen Eşrefe dönerek :

—    Şimdi söyleyeceklerimi kelimesi kelimesine çevir! uyarısını yaptıktan sonra konuşmasını şöyle sürdürür :

—    Ben sayın ulusunuzun ve onurlu ordunuzun değerli, güçlü niteliklerini takdirle, sitayişle bilirim!.. Bu bilinçle ona ben dostluk elimi uzatmak istiyorum, o da benim dostluğumun değer olduğunu bilmelidir; buna aynı önemle karşılık vermelidir» Bakınız, benim kendi dostluğumun yanında bütün bu çevremde gördüğünüz ünlü ve seçkin kişilerin temsil ettikleri onurlu Balkan Paktı ve Sadabât Paktı kuvvetlerinin değerli, güçlü ve koskoca dostluğu var,., Bunun önemini devletinizin anlamaması ve benim, isteğimi reddetmesi olasılığını tasavvur etmiyorum. Ben, toprak büyütme dileklisi değilim; barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak sözleşmeye dayanan hakkımızın îsteyicisiyim. Onu almasam edemem!.. Büyük Millet Meclisi'nden ulusuma söz verdim; «Hatay'ı alacağım!» dedim. Ulusum benim dediğime inanır, sözümü yerine getirmezsem, onun karşısına çıkamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim; yenilirsem, bir dakika yaşayamam. Bunu bilerek ve sözümü ne yapıp yapıp yerine getireceğimi düşünerek, benim dostluğumu lütfen bildiriniz ve gerçekleştiriniz!..

Fransız elçisi dikkatle dinliyor, bir ilgili de çevirileri dikkatle not ediyordu. İngiliz Sefiri, Atatürk'ü gülümseyerek ve arada bir baş hareketiyle dinliyordu. Konuşmasının burasında durdu. Yanında bulunan İngiliz Büyükelçisi Sir Persi Loren'in omuzunu okşayarak sözlerine devam etti :

— Bakınız, sayın ingiliz kolegînîz benîm bütün düşüncelerimi iyi anladı, benimle tam dost oldu. Sorun kendisine, öyle değil mi? Ben sîzinle de aynı içtenlikle, tamamen dost olmak istiyorum...

Elinde tuttuğu kadehini kaldıran Atatürk :

—  Onurunuza!... dedi.

Bütün kadehler yükseldi ve içkiler yudumlandı. Atatürk, konuk olan Başvekile dönerek :

—  İçten olmak kadar güzel bir şey var mı? İçten insanlar ve uluslar daima anlaşmışlardır. ..

Atatürk, usta bir diplomat rahatlığı ile konuşmaları bir anda günlük olaylara döküyor, şakalaşıyor, espriler yapıyordu. Sanki az önce Fransız Sefirine o yıldırıcı konuşmayı yapan kendisi değildi. Gene en önemli bir ulus konusunu, sofrasına getirmiş, incelemiş, çözümlemişti.

Ertesi sabah bütün gazetelerin baş sayfalarında bu konuşma yer aldı. Ajanslar, haberi yayıyorlar, yorumlar birbirini izlemekteydi. Ertesi akşam Atatürk, Ruşen Eşrefe şunları söylüyordu :

—    Başvekil Paşa, benim demeçlerimden boşuna telâş ediyor» Fransızlar, bir sancak için özellikle şu günlerde bizim gibi bîr ulusla savaşı göze alamazlar. Biz hakkımızı istiyoruz, onlar bu hakkımızı diplomatik yollarla gölgelemeye çalışıyorlar. İngilizler bizim tarafımıza geçtiler bile. Ama tüm dünya bizim, karşımızda bîrleşse, biz Hatay'ı alacağız! Hükümet buna cesaret edemezse, ben Cumhurbaşkanlığından çekilir, bir ferdi millet olarak Hatay'a girer, onun bağımsızlığını elde ederim.

 

 

 

 

        SAVAŞ  YAPIP KAN  DÖKMEYECEĞİZ

 Bay Şevket Özengin, Tanık olduğunu açıkladığı bir anısını da şöyle anlatmaktadır :

«Bir gün Mareşal Fevzi Çakmak İstanbul'a Atatürk'ü ziyarete geldi. Atatürk yastıklara dayanarak uzun oturuyordu»   Sohbetlerinde   söz konusu Hatay olunca, Mareşal şöyle konuştu :

—  İzin verirseniz iki fırka askerle, yirmi dört saat içinde Hatay'ı işgal edeyim. Yalnız doğacak olayların sorumluluğunu siz hesaplarsınız!

Atatürk bu sözlere karşı sağ eli ile dudağını büktü, gözlerini kapatarak bir dakikalık düşünceden sonra Mareşal'ın önerisine şu tarihi karşılığı verdi :

—  Hayır Savaş yapıp kan dökmeyeceğiz, ben orayı barışla alacağım!...

Bu karşılığa kalben memnun olan Mareşal Fevzi Çakmak, Atatürk'ün hastalığına üzgün olarak yanından ayrıldılar.

Birçok bakanlar, sık sık Atatürk'ü hastalığı süresince ziyaret ettiler» Yurt görevleri konusunda gerekli görüşlerini bildirerek direktif almakta sorunların çözümlerinde kolaylıklar sağlanmaktaydı.

En sonunda Hatay Anavatana katıldı. Kavgasız, gürültüsüz olarak Türk ulusunun onurlu bağrındaki yerine katılmış oldu...»

 

 

 

 

 

 

  MEHMET USTA BEN ACIKTIM

1924 yılından sonra, ondört yıl yedi ay Atatürk'ün ahçıbaşısı olan Mehmet Yücel, Mustafa Kemal Atatürk'e ait birkaç anısını şöyle dile getirerek anlatıyor :

«Allah gani gani rahmet eylesin. Atatürk, gerçekten çok başka bir adamdı. O'nda kibir, büyüklük yoktu, çok alçak gönüllüydü!... Mutfağın çalan telefonunda Onun : «kimsin!» diyen sesini tanır, kendimi tanıtırdım. Bana :

— Mehmet usta ben acıktım, dedi. Kendisine cevabım :

— Peki Paşam, olurdu.»

Telefon konuşması bittikten biraz sonra da mutfağa gelerek, bana çocuksu bir hareketle seslenir :

— Mehmet usta, ben acıktım, bana şuracıkta bir şeyler hazırlayıver, derdi.

Yemeğini yedikten sonra da :

— Eh..., bakalım bir kahve yap, bir de sigarandan ver!... derdi. Sigarasını ve kahvesini içtikten sonra da :

—  Sağ ol Mehmet usta, iyice doydum. Allahaısmarladık, diyerek mutfaktan ayrılırdı»

Atatürk'ün en çok düşkün olduğu yemek; kuru fasulya ile pilâvdı. Soğuk bir gece Kırşehir'e hareket ettik. Yolculuk çok zor koşullar altında geçiyordu, gece yarısını da çoktan geç­mişti. Atatürk bir ara otomobilden inip yanıma geldi :

— Ahçıbaşı ben acıktım, bana yemek ver, dedi.

Mevcut olanları saydım. O :

—    Kuru fasulya ile pilâv isterim.

—    Unuttum Paşam.

—    Öyleyse hemen pişir!...

—    Paşam, yanımda fasulya yok, hem burada pişirme olanağı çok az olacak!., dedim.

Durdu, yüzüme baktı, verdiğim cevaba gülerek :

—  Doğru ahçıbaşı, hakkın var. Canım isteyiverdi de işte!.. Aldırma, yarın yaparsın!...

Sözleri ile hem teselli etti, hem de gönlümü almış oldu.

Devrimler sırasında öyle çalışırdı ki, 36 saat çalışma odasında kalırdı. Çeşit çeşit yemekler hazırlardım, odasına götürünce bana çıkışır :

'' — Bana bir ayranla, bir dilim ekmek ver, bol da kahve yap!... Şimdilik bunlar yeter, daha öbürlerini yemeği hak etmedim, derdi. Çok alçak gönüllüydü. Birgün saat ikiye doğru mutfağa geldi, bana :

—  Mehmet usta, ben yol yapan amele ile beraber yemek yedim, adamların soğanlarını bitirdim, sen onlara bir şeyler hazırlayıver de
götür! deyince, ben hemen sordum :

-— Paşam siz belki doymamışsınızdır, ben daha sözümü bitirmeden, şöyle cevap verdi :

—  Amma da yaptın Mehmet usta!.. Soğan ekmek, zeytinden daha iyi yemek olur mu?...

 

 

 

 

 

 

 

   TEMİZ BİR NESİL YETİŞİYOR !

     Atatürk atla gezmekten çok hoşlanırdı. Sık sık Çankaya sırtlarında, atla dolaşır ve zaman zaman yere inerek köylülerle, halkla ve küçük çocuklarla da sohbet ederdi, ilk Cumhurbaşkanı seçildiği zamandı, bir sabah bir­kaç arkadaşıyla atlara binip Çankaya sırtlarında gezinti yapıyordu. Mevsim kış ile ilkbaharın kucaklaştığı günlerdi. Hava güneşli olmakla beraber soğuk yerindeydi... Eski Muhafız Alayının barındığı kerpiçten yapılma binanın arkasına geldikleri sırada, biraz uzakta 10-12 yaşlarında iki çocuk gördüler. Uçurtma uçurmakla meşguldüler. Çocuklardan biri takla atan uçurtmasının peşi sıra, Atatürk'ün bulunduğu yere doğru koşmaya başladı. Atatürk, attan inerek çocukları izlemeye koyulmuştu, tam bu sırada uçurtma da dolana "dolana Atatürk'ün ayakları dibine düşüverdi. Atatürk uçurtmayı almaya gelen çocuğun sırtını okşayarak, uçurtmasını yerden kaldırmasına yardım etti. Bu sırada öteki çocuk da gelmiş ve büyüklerin yanında durmuştu. Fakat her iki çocuk da bir durgunluk, bir şaşkınlık vardı.

Atatürk, sırtını okşadığı çocuğa gülümsedi ve sordu :

—  Adın ne bakayım senin?
—  Benim mi?.. Cemil!

—    Nerede    oturuyorsunuz?..    Çankaya'da mı?...

—    Yok.. Ayrancıda i...

—    Okula gidiyor musun?

—    Elbette!

—    Peki, ben kimim Cemil?

Bu soruya çocuk hiç kekelemeden cevapladı :

—  Sen Gazi Paşasın.

Atatürk, Cemil'e doğru adamakıllı eğilerek yine gülümseyip sordu :

—  İşte bu olmadı Cemil... Beni benzettin

sen...

—    Yok   benzetmedim.   Sen Gazi   Paşasın, çok iyi biliyorum...

—    Peki nereden biliyorsun?

Cemil bu soruyu, kendine güveni fazla bir adam gibi cevapladı ve :

—  Nereden bileceğim, - sana kimse  benzemez ki!

—  Cemil,   sen büyüdüğün   zaman ne   olacaksın?

—    Asker olacağım.

—    Neden?

—  Düşman bu topraklara, bir daha ayak basarsa onu ezmek için!...

—  Eee, okulda neler okuyorsun bakalım?
—- Birçok şey okuyorum...

Küçük Cemil çok saygılı, çok ciddi bir tavırla konuşmaktaydı, Atatürk, «daha rahat konuş» der gibi çocuğun yüzüne tatlı tatlı baktı ve kollarından tutup yavaşça kaldırarak alnından öptü ve :

—  Haydi git oyna Cemil... dedikten sonra, başını ağır ağır sallayarak o andaki duygularını şöyle açıkladı :

—    Evet, bu ulusun bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu cumhuriyeti onlara bırakacağım ve gözüm arkada kalmayacak!...

 

 

 

 

 

BİR DOĞUM GÜNÜ

Atatürk, arkadaşlarıyla şakalaşmayı severdi. Bir gün sofrasında bulunan Nuri Conker'e bir telgraf gelmişti. Conker yazıyı okudu ve gü­lümsedi. Durumu izleyen Atatürk, Conker'e sordu :

— Hayrola, iyi bir haber mi?

— İyi Paşam,

— Eee, söyle biz de sevinelim. 

— Bugün benim doğum yıldönümüm de... Çocuklar tebrik ediyor,

— YaaL Çocukların her yıl bu saygısızlığı yaparlar mı?..

— Nasıl saygısızlık, Paşam?...

— Nasıl olacak! Yani her yıl bir yaş daha kocadığını yüzüne vururlar mı?

Atatürk'ün bu sorusu üzerine Conker sanki büyük bir gafletten sonra uyanmış gibi düşüncesini söyler :

— Sahi yahu!... Ben şimdiye kadar işin farkına varmamıştım, der ve gülüşürler...

 

 

 

 

 

 

 

 

KURT MEHMET

       Bay Halit Kıvanç’ın yayınlanan iki fıkrasını aynen aktarıyorum :

«Her Türk için tek idealin   «Atatürkçülük» olduğunu benimsediğimden, Atatürk'ün o,  pek nefis fıkrasını anımsamadan geçemiyorum.:

Muhafız Alayı erlerinden ikisi Çankaya köşkünün bahçesinde güreşe tutuşmuşlardır. Diğer erler de onları seyre koyulmuştur.

O anda köşke gelmekte olan Mustafa Kemal Atatürk, otomobilini durdurur ve bir el işaretiyle güreşmekte olan emireri yanına çağırır. İki güreşçiden biri diğerinden daha fazla heyecanlanır. O kadar ki, fanilasını, gömleğini dahi giymeye vakit bulamaz. Ürkek adımlarla Atatürk'ün otomobiline yaklaşır. Gazi Paşa sorar :

—  Ne yapıyordunuz?

Atatürk'ün sorusuna, erlerden önce onbaşıları cevap verir :

—  Güreş, Paşam!.. Arkadaşlar güreş tutmuşlardı...

Sporu, özellikle milli sporumuz güreşi ziyadesiyle seven Atatürk, memnunluğunu gizlemez ve :

—  Peki, der, devam edin öyleyse!.

Erler çekingenlik gösterince, Atatürk ısrar eder :

—  Güreşin, güreşin!.. Ben de seyredeceğim. Yalnız daha önce hanginizin başpehlivan olduğunu öğreneyim.

Atatürk'ün yanma gelen erlerden yarı soyunuk, çok heyecanlı olanı bir adım öne çıkar ve :

—    Benim, Paşam....

—    Adın ne senin?

   — Kürt Mehmet....

Kürt sözünü duyan Atatürk kaşlarını çatar, fakat bir an sonra tekrar gülümser bir çehre ile, pehlivan ere seslenir :

—  Kurt gibi güçlü olduğun için mi sana «Kurt Mehmet» diyorlar?...

Kürt Mehmet, köylüdür, okumamıştır ama, Atatürk'ün ne demek istediğini hemen kavramıştır, cevap verir :

—  Evet Paşam.. Benim adımı onun için Kurt Mehmet olarak çağırırlar..»

       

             OKUMAYI  SEVEN  LİDER

         Atatürk'ün Genel sekreteri Bay Hasan Rıza Soyak, anlatıyor :

 

        «... Atatürk okumayı   çok severdi,   genel bilgisini devamlı    artırmaya çalışırdı.    Zengin    bir kitaplığı vardı. Okuması da çalışması gibiydi. Eline aldığı kitabı, eğer ilginç bulduysa bitirmeden bırakmazdı. Okuduğu yapıtlarda, ileri sürülen fikirlerle, güdülen hedefleri çok iyi özetlerdi.

         Bir geziden  Ankara'ya dönüyordum. Köşk'e gittiğimde  özel hizmetine  bakanlara ne durumda olduğunu sormuştum. Cevapları :

         — İki gün, iki   gecedir   durmadan   kitap okuyorlar; yalnız birkaç kez banyo aldılar   ve koltuklarında dinlendiler, oldu.

         İzin isteyip yatak odalarına girmiştim. Beyaz keten gecelik entarisi ile, geniş koltuğunda bağdaş kurmuş dinleniyordu. Elinde bitirmek üzere bulunduğu kalınca bir kitap vardı,beni görünce :

        — Hoş geldin, otur bakalım... Elime bir tarih kitabı geçti. Bilmem ne zamandan beri okuyorum... dediler.

        Hayretle kendilerine sordum : 

   —   Yorulmadınız mı Paşam?

  —   Hayır, yalnız gözlerim yaşarıyor, fakat onun da çaresini buldum. Birkaç metre tülbent aldırdım, işte gördüğün gibi parça parça kestirdim, arasıra bunlarla yaşaran gözlerimi kuruluyorum!., diyerek sorumu cevaplamışlardı...»

 

 

 

 

 

  HEMŞERİ SANA NE OLUYOR?

  Mustafa Kemal Atatürk, bir sade vatandaş gibi toplum içinde bulunup gezmeyi, halkla bir­likte bulunmayı severdi. 1931 yılının yirmi bir Temmuz günü İstanbul'a gelerek onur veren Gazi Paşa, bir gün sonra, sabaha karşı arkadaşları ile birlikte otomobille Eyüp yönüne giderek güneşin doğuşunu izlemiştir. Oradan Yeşilköy'e giderken, yolda kavun yüklü bir arabaya rastlar. Otomobili durdurup inen Gazi Paşa, kavun yüklü arabanın sürücüsü genç çocuğun yanına yaklaşıp; adını ve nereli olduğunu öğrendikten sonra Atatürk sorar :

—   Arabanda kaç kavun var, kaça satarsın?...

—   Üç yüz kadar kavun var, on beş liraya veririm.

—  Daha aşağı olmaz mı?... Bunları İstanbul'a götüreceğine bana sat.

— Satarım ama onbeş liradan aşağı olmaz. Bu sırada arkadan gelen diğer bir köylü pazarlığa karışarak konuşur :

— Yahu ne yapıyorsun, bir araba kavun onbeş liraya hiç verilir mi?

Mustafa Kemal Paşa, pazarlık arasına giren köylüye der ki :

—  Hemşeri sana ne oluyor?... Biz bu delikanlı ile görüşüyoruz, mal onundur, onunla pazarlık ediyoruz.

Sonradan gelen, pazarlığa karışan yaşlı köylü, arabada bulunan delikanlının ağabeysi olduğunu, kardeşi Recep kavunları onbeş liraya verse bile kendisinin vermeyeceğini söyledikten sonra kardeşi Recep'e dönerek :

—  Trava...

Diye seslenince, (Trava) sözcüğü Rumca (çek) demektir. Mustafa Kemal Paşa onbeş liraya razı olur, satıcılar da olur deyip, malı nereye götüreceklerini sorarlar. Paşa bir pusulaya yeni harflerle adresi yazıp köylüye verir. Ellerine verilen adres : «Dolmabahçe Sarayında Gazi Paşa» yazılıdır»

Köylüler kendileriyle pazarlık edenin Mustafa Kemal Paşa olduğunu çok üzülmüşler ve :

—  Gazi Paşa'ya karşı kabalık yaptık... Tuh birden   tanıyamadık,   aklımızın  ucundan  bile geçmezdi...

Diyerek üzüntülerini dile getirirler...

 

 

 

 

 

 ŞUNA DİKKAT EDİNİZ

 Mübahat Önkon, Atatürk'e ait, tanık olduğu bir olayı şöyle anlatıyor :

«Şubat ayı içindeyiz, oldukça karlı ve soğuk bir gün Ankara'yı sarmış üşütüyordu. O gece Ankara Kulübünde bir balo düzenlenmişti. Resmî şekilden çok aile toplantısı gibi içten ve neşeliydi. Gecenin geç saatlerinde bir haber duyuldu: (Gazi Paşa baloya geliyorlar!...)

Rusya Büyükelçiliğinde imişler, Elçi ve yanındakiler kısa bir süre sonra baloya onur verdiler. Kendilerine ayrılan bir odada, bir süre dinlendikten sonra Ali Sait Paşa'nın eşi ile dansa katıldılar. Bu arada Rus Elçisi de zaman zaman dansa katılıyor ve orada bulunanlarla ayrı ayrı görüşmeler yapıyordu. Bir aralık elçi, salonun ortasına doğru ilerlemekte olan Mustafa Kemal'e yaklaşarak, Fransızca :

— Ekselans; sizi çok seviyorum, saygım sonsuzdur; Çünkü birlikte, bir amaç uğrunda varlığımızı kurtarmaya çalışan iki ulusuz. Türkiye'nin en büyük kurtarıcısı ve kurucusu olan sizi, izin verirseniz bir kez öpmek onurunu kazanabilir miyim?...

Gazi Mustafa Kemal önce gülerek alnını uzattı, sonra O da elçiyi öptü.

Büyük ve değerli Atatürk, bu tür eğlenti yerlerinde dahi yurdunun çıkarını ve politikasını göz önünden bir an bile uzak tutmazdı. Bu nedenle bütün yabancı basın muhabirlerinin önünde, şu cümlelerle elçinin sözlerini cevapladı :

—  Ekselans, gösterdiğiniz sevgi davranışından ve sözlerinizden çok duygulandım. Teşekkür ederim. Bu iki ulus sonsuzluğa kadar dost kalmalıdır. Yalnız şuna dikkat ediniz, her zaman dost kalmak arzumuza rağmen, kesinlikle Bolşevik olmayacağız!...»

21 Haziran 1935 tarihli basında bir haber yayınlanmıştı :

Amerikalı gazeteci Miss Gladya Baker, Atatürk ile yaptığı bir görüşmede, şöyle bir soru soruyor:

— Türkiye'de Bolşevikliğin yayılmasından çekiniyor musunuz?...

Atatürk, hassas elleriyle, ekseriya yaptığı güçlü jestlerle sözlerini sakin, büyüleyici etkisiyle soruyu şöyle cevaplar :

—  Türkiye'de Bolşeviklik olmayacaktır; Çünkü Türk Hükümetinin ilk amacı, halka özgürlük ve mutluluk vermek, askerlerimize olduğu kadar, sivil halkımıza da iyi bakmaktır.

Konuyu, Prof. Y. Hikmet Bayur'un sözleriyle noktalıyalım :

«... Yıllar geçtikçe Atatürk'ün yaşayış, düşünüş ve işleyişinden yeni yeni ibretler çıkarılacak, onlar üzerinde yeni yeni buluşlar yapılacaktır; Mustafa Kemal Atatürk sonsuz bir hazinedir. Sonsuz lider olduğu için de; sonsuz ilham kaynağıdır...»

 

 

 

 

 

  SİZİ CANDAN KUTLARIM

 Mübeccel Duru Hanım, Atatürk'e ait bir anısını şöyle açıklar :

«Cumhuriyetin onuncu yıldönümü töreninde bulunmak üzere Rusya'dan Mareşal Voroşilof başkanlığında bir heyet Ankara'ya gelmişti. Çankaya'daki şölende konserler vermek üzere okulda on altı kişilik bir koro seçilmişti. Toplulukta ben de vardım. Konuklardan önce köşke gidip kapının önündeki yerimizi aldık. Atatürk, bir ev sahibi titizliği ile, her şeyle ilgileniyordu. Bizim sıraya girişimizi düzene soktu, heyet gelirken ne şekilde davranmamız gerektiğini bir kaç kez anlattı.

Konuklar içeri girerken millî marşlar söylendi. Bu davranıştan konukların kıvanç duydukları belli oluyordu. Atatürk, konukları ile sofraya oturduktan bir süre sonra salona alındık. Rus bestecilerinden koro eserleri söyledi.

     Saat yirmi iki sularında Atatürk, konukları ile birlikte Ordu ve Halkevlerinde verilmekte olan baloya  giderken  bize  köşkten   ayrılmamamız emrini verdi. Gece yarısı epey gece döndüler. Konser ve konuşmalar bir süre daha sürdü. Atatürk, bir ara Rus Elçiliği çevirmeni Palyakofu yanma çağırdı ve ona :

— Benim söyleyeceklerimi konuklara aynen çevir! dedi.

Abartmasız iki saatten çok konuştu. Onlara, sosyalizmin tarihi gelişmesinden, Owen ve ingiliz sosyalizminden, 1848 ihtilâlinden, Marx ve Engels'ten, diyalektik maddecilikten, Rus ihtilâlinden, uygulanmakta olan rejimin özelliklerinden söz etti. Konuşmayı büyük bir ilgi ile dinleyen Mareşallardan Voroşilof, Atatürk' ün boynuna sarılarak onu yürekten kutladı. Voroşilof'un Atatürk'e söyledikleri bugünkü gibi aklımdadır. Şöyle dedi :

—   Ben Rus İhtilâlinin içinde bir er olarak bulunmuş, başarıda karınca kararınca rol oynamış, rejime inanmış ve memleketimde katıksız uygulanmasına çalışmış ve çalışmakta olan bir insanım. Sizi, yürekten ve hiçbir art düşünüşün etkisi altında olmadan şunu söyleyebilirim ki, uyguladığımız rejimi bu kadar güzel anlatan, tahlil eden ve eleştiren ne bir eser okudum, ne de kimseden dinledim. Sizi candan kutlarım, benim düşündüğümden de çok daha büyük bir insanmışsınız...» 

Kaynak:  ERENLİ, Muharrem; Atatürk'ümüzün Geçmişten Günümüze ve Geleceğe Işık Saçan Sözleri,

             Yapı Kredi Bankası Yayınları.

Derleyen:Cafer KARŞI


 

 
 E-mail: yonetim@odek-koyu.com
 Bu sayfanın son güncelleme tarihi: 02-03-2012

 bottom