topÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ:  

E-mail:  yonetim@odek-koyu.com Copyright  © Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir. Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına aittir.     


 
 

DÜNYA NE ZAMAN VE NİÇİN KÜRESELLEŞTİ?

 

          Kapitalizm küreselleşmeye 1990 başlarında ulaşmıştır. Ancak, bugünkü küreselleşmenin temelleri ise ABD Başkanı Franklin Delano Roosvelt tarafından 6 Ocak 1941'de Kongreye sunduğu ünlü dört özgürlük belgesinde ortaya atılmıştır.(1) Bu bildirgede yer alan hususlar şunlardır:

  1. Ülkelerin sınırları ancak halk oyu ile değişebilir.

  2. Her halk kendi dilediği yönetim (hükümet) biçimine sahip olmakta özgürdür.

  3. Dünyadaki doğal kaynaklardan yararlanma eşitlik ve serbestlik içinde mümkün olmalıdır.

  4. Korku ve yoksulluğun söz konusu olmadığı sürekli bir barış sağlanmalıdır.

          Başkan Roosvelt ve kısa süre sonra bağlaşığı olacak İngiliz Başbakanı Winston Churchill ile 14 Ağustos 1941'de Atlantik'te bir gemide buluşarak ünlü Atlantik Bildirisi'ni yayınladılar. II.Dünya Savaşı Sonrası dünyasının bir planı sayılacak bu bildiri sekiz maddeden oluşmaktaydı;

  1. ABD ile İngiltere'nin ülkelerini genişletmek gibi bir niyetleri yoktur.

  2. Sınır değişiklikleri halkların istekleri doğrultusunda yapılabilir.

  3. Ulusların zorla alınan egemenlik hakları geri verilmeli ve her ulus kendi dilediği hükümet biçimini kurabilmelidir.

  4. ABD ve İngiltere, büyük veya küçük, yenmiş veya yenilmiş olmalarına bakılmaksızın bütün ulusların dünya kaynaklarından yararlanmalarını, denizleri, okyanusları serbestçe kullanmalarını sağlamak istemektedirler.

  5. Her iki devlet bütün ulusların ekonomik alanda eşitçe işbirliği yaparak herkes için daha iyi çalışma koşulları, yüksek refah ve sosyal güvenlik sağlamaları arzu edilmektedir.

  6. Nihayet dünyanın bütün ulusları gerçekçi ve manevi sebepler dolaysıyla güç kullanmaktan vazgeçmelidirler.

  7. Nasyonal Sosyalist despotizminin yok edilmesinden sonra bütün uluslara ve insanlara kokudan ve yoksulluktan uzak bir yaşam ortamı kurulmalıdır.

  8. Barışı korumak için bütün önlemler alınmalıdır.

           Gerek Roosvelt'in ilk belgesinde ve gerekse Churchill ile birlikte ilan ettikleri maddelerde insanlar ve uluslar için çok güzel maddelerin varlığı inkar edilemez. Ancak, her iki belgede de ortak olan ve o güzel maddeler arasına adeta ustaca yerleştirildiği şüphe götürmeyen öyle maddeler var ki; "dünya insanları ve ulusları için ne faydası var? Bu maddenin burada ne işi var?" diyesi geliyor. ABD, İngiltere ve diğer süper ülkeler dünya uluslarına bunca güzel olanaklar sağlamaları karşılığında alacakları bir bedel olarak bunu bir antlaşma ile dünyaya duyurmuş olmaktadırlar. ABD ve İngiltere, bütün ulusların dünya kaynaklarından yararlanmalarını istemektedirler. Çünkü dünyadaki bütün kaynakların global olduğu yani herkese ait olduğu iddia edilmektedir.

           Ayrıca halkların sınır değişikliklerini istedikleri gibi yapabilmeleri, halklara özgürlük ve bağımsızlık verilmesi, dileyen ulusun kendi hükümet biçimini kurabilmesi, v.b. yeni devletlerin oluşmasına yol açacak bu sözleşme sonrasında "böl-parçala-yönet" sistemiyle süper ülkelerin atağa geçtikleri görülmüştür. Çoğu kez bu sinsi planlar gizlice eyleme konulmuştur. Dikkatlerin başka ülkelere çekilmesi de ihmal edilmemiştir. Örneğin "Halklara Özgürlük" sloganı Sovyet Rusya'ya mal edilmiş ve tehlikenin oradan geleceği uyarısında bulunulmuş ve ülkeler buna inandırılmışlardır.

           Hedef olarak seçilen ülkeler içindeki azınlık gruplar ayartılmış ve çoğu bağımsız küçük devlerini kurabilmişlerdir. İçten sarsılan ve terör yahut kaos içine sürüklenen ülkeler parçalanmaktan kurtulamamışlardır. ABD, İngiltere ve bazı Avrupa ülkeleri Kendi politikalarını daha rahat ve istedikleri biçimde zayıflatılmış bu ülkelere kabul ettirmekte pek de zorlanmamışlardır.

           İşte uluslararası sermayenin bu düşüncesini hayata geçirmesi sonucunda, ABD Başkanları günümüzde bile ikide bir "Petrol globaldir, enerji kaynakları globaldir.", v.b. söylemleri dile getiriyorlar.

           Bu fikirden hareketle  "Uranyum veya boraks globaldir." gibi düşüncelere sahip olmadıklarını kimse söyleyemez!

          1940'lı yıllarda belki insanlar bu beyanın ne anlama geldiğini hissedememiş, çözememiş ve algılayamamış olabilirlerdi. Ancak şimdi Körfez Savaşıyla her iki ülkenin birlikte giriştikleri faaliyet, dünyadaki doğal kaynaklardan eşit(!) şekilde yararlanma yolunda birlikte atılan bir adım değil midir? Küreselleşmenin esası bu olsa gerek! Gerisi ayrıntıdan ibarettir. Dünyamız ve gezegenimiz daha o yıllarda adeta paylaşılmış görünmektedir. Gelinen nokta daha o gün yapılan planlama ve paylaşmanın bir sonucudur.        

            Sermaye öyle bir güç ki, boyunduruğu altına aldığı toplumlarda tüm değer yargıları, örf ve adetleri hallaç pamuğu gibi atmaktadır. Onları önce bozmalı ki, değişiklik için alternatif arayışlar sürsün ve o arayışlar sırasında kendisine danışılacak olduğunda hemen reçetesini verebilsin. Tabii koyduğu kurallar kendine özgü olacaktır. Topluma, halklara, kurum ve kuruluşlara kendince şekil verecektir.

            ABD'nin şekillendirdiği  Almanya, Avustralya, Irak gişbi ülkeler ABD eyalet sistemine; İngiltere'nin şekillendirdiği  Hindistan, Şeyselles, Kolombiya, Kenya, Uganda, Tanzanya gibi ülkeler İngiliz sistemine; Fransa'nın şekillendirdiği  Suriye, Cezayir, Kongo, Guyana, Çad, Gabon, Fransız Polenezyası gibi ülkelerin Fransız rejim ve sistemlerine uygun oldukları dikkati çekmektedir.

            Bunun için hedef seçilen ülkelerde öncü birliklere ihtiyacı vardır. Yazar-çizer takımına ilk kanca takılması boşuna değildir. Onlara destek olacak ve fikirlerini yayacak medya da lazımdır. Yazarlar ve medyaya destek olacak iş çevresinden yerli işbirlikçiler hemen devreye gireceklerdir. O ülkeyi şekillendirmek için planlar sistematik şekilde uygulamaya konulur. O ülkelerde bunalımlar yaratırlar, kargaşa ve buhranlara sürüklerler, sonra da gelip oraya düzen kurmaya, demokrasi ve özgürlükler getirmeye kalkışırlar. Kendi fikir ve sistemleriyle o ülkelerin ekonomik ve sosyal değerlerini öncelikle şekillendirirler.

  Globalleşme olarak da bilinen yeniden yapılanma ihtiyacı, uluslararası sermayenin içine düştüğü bunalımdan bir çıkış yolu bulma çabası olarak karşımıza çıkmakta ve dünyaya kendilerince uygun görülen şekillenmeler dayatılmaktadır. Bu bunalımdan çıkışın iki önemli ayağı vardır:

1. Ürünlerine dünyada Pazar bulmak. Bu tüketim amaçlıdır.

2. Dünyadaki ekonomik değerleri, kaynakları uluslararası sermayenin kullanımına sunmak. Bu da üretim amaçlıdır.

İnsan hakları ve ona duyulan ilgi ve uygulama biçiminin farklılığı ülkelerde birbirinden farklı anlayış, sistem ve rejimler yaratmıştır. İnsanoğlunun biyolojik dünyasını esas alan sosyalizm ile ekonomik dünyasını esas alan kapitalizm insan hakları bağlamında sürekli bir yarış içinde olmuşlardır. Birinde birey, diğerinde toplum olarak her şeye birlikte sahip olmak ilkesi hakimdir. Üretim araçlarına sahip olan toplumun ürettiklerini ortaklaşa paylaşılması insanın varoluşuna daha bir uygun görünen bir fenomen olarak kapitalizme fark atması karşısında 1929 da çöken sermaye çevreleri kısa sürede toparlanarak ele geçirdiği yeni argümanlar sayesinde 60 yıl sonra 1989 da komünizmin çökmesini sağlayan süreci adım adım dikkatlice ve planlı bir biçimde hayata geçirmiştir.     

Siyasal liberalizm, 20. Yüzyılda sosyalist düşünce hareketinin de etkisiyle klasik kimliğinden çıkabilmiş ve sosyal demokrasi kimliğine bürünmüştür. Ancak, Rusya'nın çöküşünden sonra liberalizm bu kimliğini bir kenara koymuştur. Üretim mekanizmasını kökünden değiştirerek zenginliklerini arttırmış, tüketim düzeyini yükseltmiş, milyonlarca insanını yokluğun, cehaletin, hastalığın pençesinden kurtarmıştır. Adeta çağ atlatmıştır.

Ancak, madalyonun bir de diğer tarafına bakmak lazım. Acaba, özgürlük, eşitlik, adalet, v.b. demokrasinin olmazsa olmazları, paralel bir hızda kalkınmaya tanık olmuş mudur? Kimse bu soruya "evet" diyememektedir.

Siyasal liberalizm uluslararası alanda örgütlense de (Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, v.b.) demokrasi hedeflerine ulaşabilmiş değildir. Siyasal liberalizmin amacı zaten demokrasi değildir. O demokrasiyi kendine hizmet ettiği ölçüde ve süresince tanımaktadır. Demokrasi onun için ideal bir kılıftır. Demokrasiyi getireceğim, yerleştireceğim diye kendini getirmekte, yerleştirmekte ve yerini sağlamlaştırmaktadır. Yurttaşlarına dev ilerlemeler sağlayabilmektedir ancak onların sorunlarını çözebilmiş değildir.

Küreselleşmiş ülkelerde demokrasi keşke sorunlu olsa iyi. Sorunu çözerek derdinden de kurtulmak olanaklıdır. Ne yazık ki, "bunalımlı demokrasi" yapısıyla karşımıza çıkmaktadır. İşte işin zor tarafı bunalımı çözmek ve bunu aşmak! Bütün mesele burada.

Milyonları nasıl bir gelecek bekliyor?

           Milyonları kaçamayacakları, dışında kalamayacakları bir fırtına bekliyor.

           Küreselleşme!

           İster bu duruma sevinsinler, ister yerinsinler; insan aklı kaçamayacağı bir gerçek karşısında tavrı iki türlü sergiler:

           Önce tepki koyar ve tedbir alır, sonra değiştiremeyeceğini anlayınca da ondan faydalanmaya çalışır!

           Gençleri her geçen gün iyice sıkıştıran küresel fırtına tarihte sanayi devriminden sonra en büyük kırılmayı topluma dayatıyor ve insanlara iki büyük yenilik sunuyor:

           1) Dünya tek ve ulaşılır bir pazar oluyor (Tüketim Toplumu).

           2) Bilgi herkesin ortak malı haline geliyor (Bilgi Toplumu).

           Bu çark demokrasinin çarkı değil. Bu düzen demokrasinin bir düzeni değil. Gelinen bu nokta küreselleşmenin vardığı bir utkudur.

Bilişim teknolojisi, insanların daha önce hayal edemeyeceği bu gelişmeyi gerçek haline getirirken dünyada sadece mal ve hizmetlerin her yere ulaşmasına önayak olmuyor, aynı zamanda gençlerin tek sermayesi olan beyin emeğini de evrensel kullanıma sunuyor.

           Dünyada artık herkes herkesin olacak, ama herkes herkesin rakibi haline gelecektir!

           Hemen her türlü bilgiye ulaşmanın mümkün hale geldiği bir dünyada bilgi sahibi olmak da bir tekel veya özel kazanılmış hak olmaktan çıkıyor. Çünkü, bilgi "mülkiyetsiz" hale gelmiş oluyor.

           Mühendislik, iktisat, tıp vb. diplomaların tek başlarına bir anlamı kalmıyor.

           Diplomaların değil, standart testlerin insan sermayesini kategorize edeceği bir dünyada bilginin sahibi olmak değil, bilgiyi farklı kullanmak, bilgiden farklı katma değer elde etmek ön plana çıkıyor.

           21. yüzyılda gençler tüm dünyayı kendi rakipleri olarak görmek ve bilgiden farklı sonuç elde edebilmek için kendilerini de farklı bir şahsiyet (birey) olarak şekillendirmek zorundalar!

           İşte küreselleşme vardığı sonuç itibariyle iki kilit kelimeyi öne çıkmaktadır:
"Birey" ve "Rekabet".

           Önce fiziki, sonra zihni sınırları yıkan "bayrak tanımaz" , "sınır tanımaz" sermayenin gücü ve baskısı giderayak toplumda başkalaşmalara yol açmıştır. Sınırların yıkılması da yerel yeteneklerin evrensele taşınmasının yolunu açmıştır. Bu çerçevede beyin göçünün alabildiğine sermayeye doğru koştuğu görülen bir gerçekliktir.

          Uygulamanın içinde olan batılı aydınların ortak görüşü: "Küreselleşme sayesinde ulaşılan refah ve ekonomik güç sayesinde insanların yaşamı biraz daha serpilip gelişebildi ama, özgürlük, eşitlik, adalet, kardeşlik, paylaşım ve demokrasi ağır biçimde yara almıştır."

            Yeniden yapılanma yani globalleşme tasarısı, ekonomiyi yönet, insanları da yönetmiş olursun ilkesine dayanmaktadır. Ekonomik değerlerin önemi, insani değerlerin önüne geçmiştir. “İnsanlar parası kadar önemlidirler.”, sözünün milenyum yılına uyarlanmış farklı bir ifadesidir globalleşme.

             Geçmişten günümüze dek gelen ve biz'i biz yapan ortak değerler vardır ya. Hani şu beni benliği atan ve beni biz yapan ve bizi iri kılan, diri kılan ve bir kılan değerler. Biz'i bir arada tutan o ortak değerler giderek aşındı. Artık günümüzde bu değerler sankiye yok olup gitmektedir. Biz kelimesi artık hepimizi kapsamaya yetmiyor. Ulus devlet kavramı zayıflamaktadır. İnsanları heyecanlandıran milli takım ruhu körelmektedir.                      

           "Kapsamlı üstkimlikler"in yerini "işlevsel altkimlikler" almıştır. Galatasaray, Fenerbahçe, v.b. takım marşını gırtlaklarını parçalarcasına söyleyenlerden bazıları milli marşımızı mırıldanmaya bile zorlanmakta ve hatta hiç söylememektedirler.

           Bunların sayıları gün geçtikçe artmaktadır.  İnsanların kendi değerleri, ulusal değerlerin önüne geçmektedir.  İnsan iradesine bağlı gerçekliklere dayalı birliktelikler, örneğin nükleer santral karşıtlığı, çevrecilik, kolejlilik, Masonluk, Alevilik, Nakşilik, Galatasaraylılık, Fenerbahçelilik, mülkiyelilik, v.b.  bir cemiyete aidiyet duygusundan kaynaklandığı için insanda daha güçlü birliktelikler olarak öne çıkmaktadırlar. Hemşerilik, meslektaşlık, v.b. gibi iradi olmayan gerçekliklere dayalı birliktelikler bilinçli bir seçim olanlar karşısında bağlar giderek daha zayıflamaktadır.

            Küreselleşmiş bir dünyada artık "biz Türkler" diyen giderek azalmakta, "biz dünyalılar" diyen ise çoğalmaktadır. Onun için "biz"im gibi konuşmayan kimi yazarlar , siyasiler, bilim adamları, medya mensupları, v.b. Avrupa'da, Amerika'da, dünyada birilerinin onlara sahip çıkıp kol kanat germeleri beklenen ve görülen bir sonuçtur. Ülkemizde de bunun örnekleri zaman içinde görülmektedir. Bu kişiler bazen ceza kovuşturmasından bile kurtarılabilmektedirler! Her şeye ekonomik gözlükle bakan bu zihniyet ceza adalet sisteminde de pazarlıkla adalet dağıtma yöntemleri Ülkemizin hukuk sistemine  yavaş yavaş sokmaya kalkışacaktır.

  Yeni dünya düzeni tasarısı, felsefesini ve temel ilkelerini IMF-Dünya Bankası-Dünya Ticaret Örgütü orijinli küreselleşme, özelleştirme, yerelleştirme kavramlarıyla tanımlanan yeni sağ ideolojiden almıştır. Öngörülen yeniden yapılanma; toplumsal kaynakları yerelleşme adıyla küresel sermayeye bağlayacak, kamu hizmetlerini her düzlemde piyasaya teslim edecek bir özelleştirme sürecini de başlatacaktır.

 Bu tasarı ile kamusal alan daha da daraltılmakta, kamu hizmetlerinin sunulmasında piyasacı mantıkla yurttaşlar “müşteri” konumuna getirilmektedir. Devlet, “sosyal devlet” olarak değil “düzenleyici devlet” yani bir nevi "aracı kurum" olarak sistem içindeki rolünü oynayacaktır.

 Kimsesizlerin kimsesi olan Cumhuriyet ve Ulu önder Atatürk’ün yapılandırdığı yeni Kemalist Türkiye Devleti bu yeni düzende tamamen yıkılıyor ve Kemalizm yok ediliyor. AB yetkilileri de “Kemalizmi bırakın, terk edin, sizi AB’ye alalım.” Demiyorlar mı? ABD’de de Kemalizm'e karşı olduğunu her fırsatta dile getirmiyor mu? Uluslararası sermaye, ABD, AB ve Türkiye'deki çıkar çevrelerinin ortak paydası “Kemalizmi Yok Etmek” olarak belirmektedir.

 Yok edilmek istenen sadece Kemalizm değil, kimliğimiz, insanlığımız, kültürümüz, inançlarımız, milli değerlerimiz, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızdır.

 Küreselleşen ülkelerde insanlar bin pişman ancak geriye dönüş şansları yoktur. Kaybettirildikleri şeylere yeniden kavuşmak imkanları yoktur.

 Küreselleşmede hak ve hürriyetleri sınırlayan engeller kaldırılmış ve sınırlar genişletilmiş gibi gösterilse de temelinde “cebinizdeki para kadar hürriyet” bahşeden bir sistem sunmaktadır size.

 Zaten akıllı olanlar "demokrasinin sınırsız özgürlükler rejimi" olmadığını çok iyi bilirler. Sınırsızlık bizatihi tahdittir.

 Yeniden yapılandırma tasarı ile kamu hizmetleri ulusal planlama ve kamusal denetleme ilkelerinden uzaklaştırılmaktadır.

 Bizimle işbirliği yapmak niyetinde gözüken sermaye çevrelerinin Sevr'i dayatmaları anlamlı gözükmektedir.

 Kamu hizmetlerinin sınırları da sermayedar tarafından belirlenecektir.

       Halkın çıkarlarına aykırıdır.

       Kamu hizmetlerini özelleştiren bir tasarıdır.      

 Kamu arazilerinin, ormanlarının ve kıyıların talanını sağlayacak yapı getirmektedir.

 İnsanları dar alanlara hapsedecek, yurdunu, şehrini, mahallesini, evini, işyerini kendine hapishane yaratacak yapısallıklar getirmektedir.

 Stratejik madenlerini, enerji kaynaklarını özelleştirerek yabancı sermayenin istismarına olanak tanımaktadır.

 İyi, güzel ve hoş gözüken tüm yeniliklerin meyveleri bu tasarıyı hazırlayan ve sunan sermaye çevrelerine gidecektir. Mal ve hizmetlerin halkla paylaşımı asla düşünülmemiştir. Parası olanlarca satın alınması temeline dayalıdır.

 Tasarı, halk için, halktan yana olanlar için, insanımız için tuzaklarla doludur. Kulağa da hoş gelen “küreselleşme, globalleşme, yeniden düzenleme, özelleştirme, modernleşme, yerelleştirme, saydamlık, etkili, verimli, kaliteli hizmet, daha fazla hak ve hürriyetler, daha çok insan hakları, yönetişim, v.b.” sözler sermaye çevresi için ayrı ve halk için ayrı anlamlar taşımaktadır. Olaya herkes kendi penceresinden bakmaktadır. Tasarıyı düzenleyen aktörler, uluslararası sermayenin hesabına hareket etmektedirler.

 İyi ve güzel olan şeyleri, küreselleşmeden de yapamaz mıyız? Kendimizi buna layık bulmuyor muyuz?

          Türkiye senelerce karma ekonomi ile idare edilmiştir. O bakımdan kapitalizmi iyi biliyoruz. Kapitalizm aslında "ahlaksız" değildir. Ama "ahlaklı" olduğu da söylenemez. İşin gerçeği şu: piyasa, ahlaki yargılarla işlemez. Orada insanlar, dürüst olanı yapmaya değil, para kazanmaya çalışırlar. Serbest piyasa içinde dürüst olmak marifet değil, para kazanmak marifet. Piyasa ise kamusal yararın değil, kişisel yararın peşindedir. Serbest rekabet içinde her şey mubah sayılır. İnsanlar orada rekabet eder ama elinden gelse ve fırsatını bulsa rekabeti ortadan kaldırabilir.  Bu açıdan dürüstlük, ilkelilik söz konusu  olmadığı gibi beklenilmez de. Piyasalarda geçerli olan kurallar bu açıdan ahlakdışıdır.

           Kaynakların insanlar arasında adilane dağılımı için piyasalara bel bağlamak da boşunadır. Özgürlük, demokrasi, hukuk düzeni gibi evrensel ilkeler, piyasanın insafına bırakılacak şeyler değildirler. Bu asla ve asla gözden uzak tutulmamalıdır.

           Barışı sağlamak, çevreyi korumak, adaleti gözetmek, hatta piyasa mekanizmasını garantiye almak için bile piyasa dışı, siyasi bir bakış açısı gerekir.

           Piyasayı denetlemezseniz, her şeyinizi kaybedebilirsiniz. Çünkü Karl Marx'ın dediği gibi kapital daima yoğunlaşma eğilimindedir ve rekabeti sağlamazsanız tek bir gücün eline geçer. İşte o zaman, o güç karşısında duracak ve onu belli kurallar çerçevesinde davranmaya zorlayacak bir mekanizma olmayacağından tüm insanlar tekelci sermayenin insafına kalmış olacaklardır. Karl Marks'ın bu fikriyle kapitalizme hizmet etmesi ne garip değil mi?

          Şimdi kapitalizm ülkemizde bu güne kadar hiç olmadığı ölçekte yoğunlaşmaktadır. Bu bile büyük tehlikenin habercisidir.

          Dünyamız küreselleşerek gittikçe çevremizde daralmaktadır. Tekelci sermayenin politikalarına alet olmak ve teslimiyet ulusumuzu ve ülkemizi yok edecektir. Bize düşen, bu önemli süreçte ülkemizi ve ulusumuzu bir bütün olarak düzlüğe çıkartacak yeni politikalar geliştirmektir. Ülkemiz ve insanlarımız için iyi ve güzel olan şeyleri küreselleşmeden de toplumumuzun istifadesine  sunabiliriz. Buna engel hiç bir şey yoktur.

______________________________

(1) Mumcu, Ahmet Prof.Dr.; İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri; Savaş Yay.Ankara 1992, 1.Bası, s.96

 

 

İbrahim Acun

TODAİE_KYUP Kamu Yönetimi Uzmanı


E-mail: ibrahimacun@yahoo.com

              ibrahimacun@ttmail.com

 

 

 

 

 

 


 

 
 E-mail: yonetim@odek-koyu.com
 Bu sayfanın son güncelleme tarihi: 27-02-2012

 bottom