|
topÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ:
MÜNACAAT
|
E-mail:
yonetim@odek-koyu.com Copyright
©
Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir.
Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına
aittir.
|
|
|
 |
|
|
DEĞİŞİK ŞAİR VE OZANLARDAN
MÜNACAAT – ŞATHİYE TÜRÜNDE ŞİİRLER
(TARİHSEL
DİZGİ)
|
700-805 Bağdat-Basra
Harun Reşit’in kardeşidir. Abisi tarafından
öldürüleceği korkusuyla hayatta kalmak için kendisini deliliğe vurmuştur. İmam
Cafer Sadık için öldürülmesi fetvasını imzalamamak için divane gibi davranışlar
sergilediği de söylenmektedir.
Behlül hiç gülmez imiş. Harun Reşit, her kim
kardeşimin güldüğünü görür, müjdeyi getirirse, bir kese altın vereceğini vaat
etmiş. Behlül, bir gün Bağdat sokaklarında gezerken bir kasap dükkanı önünde
durmuş ve bir süre izledikten sonra gülmeye başlamış. Bunu gören esnaf hemen
Harun Reşit’e koşup haber vermişler. Harun, Behlül’ü huzuruna çağırmış. Niçin
güldüğünü sormuş. O da “Kasap dükkanında gördüm ki ak koyun ak bacağından, kara
koyun kara bacağından asılmış. Ben de senin işlediğin günahlar için benden de
hesap sorarlar diye, üzülür dururdum. Meğer boşuna imiş.” Der.
Harun Reşit, “deli
olmasaydın şuracıkta başını vurdururdum” der ve Behlül’ü serbest bırakır.
Ademi balçıktan
yoğurdun, yaptın,
Yapıp da
neylersin, bundan sana ne.
Halk ettin
insanı, saldın cihane,
Salıp da
neylersin, bundan sana ne.
Bakkal mısın,
teraziyi neylersin,
İşin gücün
yoktur, gönül eğlersin,
Kulun günahını
tartıp, neylersin,
Geçiver suçundan,
bundan sana ne.
Katran kazanını
döküver gitsin,
Mümin olan kullar
didara yetsin,
Emreyle yılana
tamuyu yutsun,
Söndür şu ateşi,
bundan sana ne.
Sefil düştüm bu
alemde, naçarım,
Kıldan köprü
yaratmışsın, geçerim,
Şol köprüden
geçemezsem uçarım,
Geçir kullarını,
bundan sana ne.
Behlül Dana’m
eydür cennet yarattın,
Nice kullarını
cehenneme attın,
Nicesin ateş-i
aşk ile yaktın,
Yakıp da
neylersin, bundan sana ne.
1340 - 1418 Şirvan-Halep
Alevilerin yedi ünlü
ozanından biridir.
Asıl adı
Ömer’dir. Ancak, Alevi çevrelerinde yaşadığı için makbül olmayan bu adı hiç
kullanmamış ve adeta unutturmuştur. Bir adı da Ali’dir. Ancak en çok Nesimi
adıyla bilinir. Seyyid adı, gerçekten mi yoksa öyle görünmek ihtiyaccından mı
kullanımış, bilinmiyor. Hz. Ali ve Hz. Fatima’nın oğlu Hasan’dan inenlere “Seyyid”,
Hüseyin’den inenlere “Şerif” dendiğini biliyoruz. Babasının adı
bilinmemektedir. Şah Handan isimli bir kardeşi olduğunu şu mısrasından
anlıyoruz:
“Bende sığar iki cihan; ben bu cihana
sığmazam,
Gevheri la mekan benem; kevn ü mekana
sığmazam” deyince
“Gel bu sırrı kimseye faş eyleme!
Han-i hası ammaye aş eyleme!”
Diyerek kardeşi Han’ı cevaplar. Bağdat
karyesinden olan Nesimi köyünde doğduğu sanılır. Yine, Tebrizli, Şirazlı,
Nusaybinli diyen araştırmacılar olmuştur. Kardeşi Han veya Handan Şirvan’da
doğup orada vefat ettiğine göre Şirvan’da doğduğu ileri sürülebilir. Doğduğu yıl
da tam olarak bilinmemekle birlikte 1340 yılında doğduğu sanılmaktadır.
Türkçeyi çok iyi kullandığı ve Türkçe
şiirler yazdığı biliniyor. Kullandığı kelimelerden “gelmem” yerine “gelebilmem”
, “sığmam” yerine “sığmazam”, “demem” terine “demezem” gibi fiilin geniş zamanlı
olumsuz hallerini kullandığına bakılırsa dilinin Oğuz Türkçesi olduğu
anlaşılmaktadır. Şu mısrasında Türkmen olduğunu açıklar;
“Arabın nutkı bağlandı dilünden,
Diyen kimdir seni ki Türkmansen?”
Türkçe şiirleri Farsça olanlara oranla daha
espirili ve daha kuvvetli ifadeler içermesi de aslının Türk olduğunu tanıklar.
Alevi Bektaşi çevrelerince sevilen ve
sayılan 7 ulu ozandan biridir. Varlık birliği inancına (Vahdeti vücut) sahiptir.
Herşeyi yaratan tanrı, yarattıklarını kendinden yaratmaktadır. İnsanı da o
yaratmıştır. O halde insan tanrının bir parçasıdır. Tanrı insanlardan en kamil
olanın donuna girerek insanların arasına karışır. Hz. Ali en olgun bir insandır.
Tanrı Hz. Ali donunda aramızda dolaşıyor diye düşünür. Hz. Ali’nin tanrı
sayılması fikri buradan kaynaklanır. Nesimi Fazlullah Hurufi’ye de yakınlık
duymuş ve onu öven şiirler yazmıştır. Nesimi çağına göre oldukça absürd bu
düşüncesini şiirlerinde açıkça söyleyince bağnaz çevrelerin dikkatini çekmiştir.
“Mansur gibi benden eğer çıhdı; Ene’l Hak,
Ey hace itab eyleme uş darumı buldum.”
“Faş eyledüm cihana Ene’l Hak rümüzını,
Doğru haberdür, anın içün dara düşmüşem.”
“Gel Enel Hak sırrını meyhanede meyden
işit,
Ey düşen inkara niçün münkiri meyhanesen?”
“Ger Enel Hak söylemekten dara asılsam ne
gam?
Bunca Mansur’ın asılmış başı ber-dar uşta
gör.”
“Zikrüm Ene’l Hak’dür benüm, doğru sözüm
hakdür benüm,
Dareyn içinde gayrühü hem leyse fiddar
olmuşam.”
..............
O Kadere Lanet Yazıya Lanet
Beni böyle bu hallere getiren
O kadere lanet yazıya lanet
Böyle acılarla ömrüm bitiren
O kadere lanet yazıya lanet güzele lanet
Ağla ey Nesimi sen sana acı
Bulunmaz dermanın yoktur ilacı
Bahtın kara senin kaderin acı
O kadere lanet yazıya lanet güzele lanet
Nesimi
Ey Cennetin handan güli,
Acı firakin har imiş.
Müşteka dirlik sensüzin,
Vallah ki key düşvar imiş.
Sesüz gerekmez Kün fe kan,
Ey sureti Rahman bana,
Işk ehlinin maksudı çün,
Kevni mekanda yar imiş.
Musa tecelli nurını,
Görmek temenna eyledi,
Maksudı malum oldı kim,
Hak’tan anın didar imiş.
Hak ile yar ol, yari bil,
Yad olma Hak’dan, arif ol,
Şol müddei kim Hak ilen,
Yar olmadı, ağyar imiş.
Ger tanımışsan nefsini,
Gerçek bilirsin Rabbini,
Hak’dır seninle, gam yime,
Niçün ki Hakkın yar imiş.
Mansur “Enel Hak” söyledi,
Hak’dır sözi, Hak söyledi,
Anın cezası gam değil,
Biganeden ger dar imiş.
Kalü Belanın ahdini,
Unutmazam, unutma kim,
İmanı tevhid ehlinin,
Şol ahdü şol ikrar imiş.
Münkir inanmaz ger Hak’e,
Ayb itme anı, farig ol,
Şol maniden kim münkirin,
Daim işi inkar imiş.
Hak suretinden gö yumar,
Zahid nedendür bilmezem,
Şol mekri çoh Şeytan gibi,
Hak’dan meğer bizar imiş.
Arif katında dünynın,
Mikdarı yohdur zerrece,
Mizana çek mikdarını,
Gör kim ne bimikdar imiş.
Nazmi Nesimi2nin yakın,
Allahü nur’ın şerhidür,
Ol nurı her kim bilmedi,
Bil kim nasibi nar imiş.
................
Yer ile gök yaradılmazdan evvel,
Seyyid Nesimi aşık idi ol cemale.
Hasretinden gam yer isem n’ola,
Aşıkın daim işidür gam yemek.
Nesimi’nin mekanı la mekandır,
Mekansız aşıkın Hak’tır mekanı.
..............
Bu derin manayı gör ki beyan eder Nesimi,
Felekin dili tutuldı bu ulu beyan içinde.
Her neye kim baktın ise, anda sen Allahı
gör,
Kancaru kim azim kılsan, semme vechullahı
gör.
Bu ikilik perdesinden geç, hicabı ref kıl,
Gel bu birlik vahdetinden bak, bu Resullahı
gör.
Haccı ekber kılmak ister isen, gel ey zahid
beri,
Aşıkın kalbi içinde, sen bu Beytullahı gör.
YUNUS
EMRE:
1238-1320 Karaman-Eskişehir
Doğum ve ölüm tarihleri tam
olarak bilinmemekle birlikte 82 yıl yaşadığı bilinen Yunus Emre 1238 yılında
doğmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Babası İsmail Efendi Horasan’dan gelmiş bir
derviştir. Kendisi Kirişçi Baba olarak da tanınır. Karaman (Larende) de zaviyesi
bulunmaktadır. Yunus’un şeyhi Taptık Emre’dir. Taptık’ın şeyhi Barak, Barak’ın
da şeyhi Saltuk’tur. Alaaddin Ali Bey seferde iken isyan çıkar. Yunus da bu
isyana karışır. İsyancılar Alaaddin’in vekili Süleyman Şah’ı öldürürler. Yunus
Süleyman Şah’ın da şeyhidir. Alaaddin dönünce isyanı bastırır. Yakalananlar
arasında Yunus da vardır, siyaset meydanında idam edilirler. Mezarı, tekke ve
zaviyesi Karaman’dadır.
Taptık Emre, Yunus’u yanına alır bir evladı gibi
yetiştirir ve eğitir. Taptık Emre dergahına yıllarca hizmet eder. Şeyhi ona
icazet verir ve Yunus başlar deyişlerini okumaya. Kim ne derse desin, Yunus ümmi
değil, tam tersine okumuş, çok iyi bir eğitim almış, yazmasını da bilen ilerici,
gerçekçi, aydın bir ozandır.
Yunus Emre münacaatlarıyla da çok dikkati çeken bir ozandır. Bu Tanrısıyla
hasbıhalini, candan sohbetini her kitapta bulmak mümkün değil. Çok derin anlamlı
insicamlarından bir kaçı şöyle;
MÜNACAAT
Ya İlahi ger sual etsen
bana,
Cevabım işbudur anda sana.
Ben bana zulmeyledim ettim
günah,
Neyledim nittim sana ey
Padişah.
Gelmeden dedin hakkıma kem
deyü,
Doğmadan dedin Asa deyü.
Sen ezelden beri beni asi
yazasın,
Doldurasın aleme avezesin.
Ben mi düzdüm beni, Sen
düzdün beni,
Pür ayıp niçin getirdin ey
Gani.
Gözüm açıp gördüğüm zindan
içi,
Nefs-i heva pür dolu Şeytan
içi.
Habs içinde ölmiyeyim deyü
aç,
Mısmıl u murdar yedim bir
iki kaç.
Nesne eksildi mi mülkünden
senin,
Geçti mi hükmün ya hükmünden
senin.
Rızkını yiyip seni aç mı
kodum,
Ya yiyip öynünü muhtaç mı
kodum.
Kıl gibi köprü gerersin geç
deyü,
Gel seni sen tuzağımdan seç
deyü.
Kıl gibi köprüden adem mi
geçer,
Ya düşer ya dayanır yahut
uçar.
Kulların köprü yaparlar
hayır için,
Hayrı budur kim geçerler
seyir için.
Ta gerek bünyadı muhkem ola
ol,
Ol geçenler ayıda uş doğru
yol.
Terazi korsun hevaset
tartmaya,
Kastedersin beni oda
yakmağa.
Terazi ana gerek bakkal ola,
Ya bezirgan tacir ü attar
ola.
Çün günah murdarların
murdarıdır,
Hazretinde yaramazlar
karıdır.
Sen gerek lütuf ile anı
örtersin,
Pes ne hacet murdar açıp
tartarsın.
Sen temaşa kılasın ben hoş
yanam,
Haşa Lillah senden ey Rabb
el Enam.
Sen basirsin hod bilirsin
halimi,
Pes ne hacet tartarsın
amalimi.
Geçmedi mi intikamın
öldürüp,
Çürütüp gözüme toprak
doldurup.
Hiç
Yunus’tan değdi mi sana ziyan,
Sen bilirsin aşkara vü
nihan.
Bir avuç toprağa bunca
kıyl-ı kaal,
Neye gerek ey Kerim ü
Zülcelal.
KAYGUSUZ ABDAL
1310-1296 ELMALI
Antalya iline bağlı Alanya Sancağı Teke Beyinin oğlu olan
Gaybi, Abdal Musa Sultan’a mürit olmak ister. Babası razı olmazsa da birkaç
kerameti bizzat yaşar ve oğlunu Abdal Musa’ya emanet eder. Nunun üzerine şeyhi;
“Artık bir gaygın kalmadı, bundan sonra senin adın Kaygusuz olsun” der Ona
Kaygusuz lakabını verir. Kırk yıl Abdal Musa ocağına hizmet eder. Tekkede aldığı
eğitimle devrinin en büyük ozanları arasına girer. Kırk yıl hizmetinden sonra
“iki aslan bir posta oturmaz” diyen Abdal Musa onu 40 derviş ile birlikte
Mısır’a görevli gönderir. İcazet olarak yazıp verdiği belgeyi saklayacak yer
bulamaz, yitireceğim korkusuyla kalbine gömmek için ayranı içine doğrayarak yer.
Yücelerden yüce gördüm
Esbabsın sen koca Tanrı
Alem okur Kelâm ile
Sen okursun hece tanrı.
Asi kullar yaratmışsın
Varsın şöyle dursun deyü
Onları koymuş orada
Sen çıkmışsın uca Tanrı.
Kıldan köprü yaratmışsın
Gelsin kullar geçsin deyü
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı.
......................................
Kaygusuz Abdal yaradan
Gel içegör şu cür'adan
Kaldır perdeyi aradan
Gezelim bilece Tanrı.
Devrişlik hırkada tacda değil
Isılık ondadır saçta değildir
Var bir gerçek erden kuşan kuşağı
Anları kurt yemez ucda değildir
Hakk'ı ister isen Ademden iste
Irak'ta Mekke'de Hac'da değildir
Döğüp bir kardeşin hatırın yıkma
Eğilüp kıldığın secde değildir.
Aşk ile ölegör Kaygusuz Abdal
Aşk ile ölmezsen güçte değildir.
GENÇ
ABDAL, Genci,Genciya, Güvenç Abdal
1789-1874 Eskişehir Sücaaddin
Asıl
adı bilinmiyor. Çünkü, herkes onu yaşından dolayı Genç diye çağırıyormuş. Adı
da böyle kalmış daha sonra da asıl adını hatırlayan çıkmamış. Küçük yaşta
İstanbul’a gelmiş ve divan katipliği yapmıştır. Divan katibi iken Alevi
tarikatına girmiş ve dervişliği memuriyete tercih etmiştir.
Sadrazam Yusuf Kemal Paşanın zevcesi Şair Zeynep Kamil Hanımefendi Alevi
dostudur. Pir Mehmet Dede ile Sücaaddin Dedeyi İstanbul’a konağına davet
etmiştir. Dedeler konakta aylarca kalmışlar. Onları ziyarete gelenlerle konak
dolmuş taşmış. Genç Abdal böyle bir ortamda bulunmuş ve şiirler söylemeye
başlamış. Ondaki cevheri gören dedeler, yaşının küçüklüğüne rağmen Zeynep
Hanımın konağında ona nasip vermişler.
Genç
Abdal mürşit ve rehberiyle birlikte Anadolu’ya geçmiş ve şehir şehir, köy köy
gezmiş. İrticalen şiirler okuyormuş. Yanındaki katipler hemen orada şiirlerini
kaleme alıyorlar ve dinleyen halk da hemen ezberliyormuş. Şiirlerinde Genç
Abdal, Genci, Genciya, Güvenç Abdal gibi mahlaslar kullanmıştır.
Beş
sene Sultan Seyit Battal tekesine hizmet etmiştir. Burada saz ve keman çalmasını
da öğrenmiştir. Pir Mehmet Dedenin ölümü üzerine Sultan Sücaaddin Veli tekkesine
gelerek postunu sermiştir. Mehmet Sücaaddin vefat edince yerini alan Ali Rıza
Hadi’ye bağlanmış ve cemlerde güvendelik ve zakirlik yapmıştır. Yatağan Baba
tekkesinde de uzun süre hizmet etmiştir.
Ali Rıza Hadi’nin izniyle Bağdat ve Kerbela’ya kadar gitmiş ve 3 yılın sonunda
Eskişehir’e dönmüştür. 85 yaşında iken vefat etmiş ve tekkenin içinde garipler
mezarlığına defnedilmiştir.
MÜNACAAT
Ey cümle bu alemler ulusu
koca Tanrı,
Ey baki-i kayyumu kadir, ey
yüce Tanrı.
Ya evvel ve ahir, ya iki
cihan şahı,
Hükmünde senin tüm uçtan uca
Tanrı.
İsyanlara gark oldum,
efendim tut elimden,
Affet günahım, bakma sakın
sen suça Tanrı.
Didarı cemalinle beni eyle
müşerref,
Mahfice bu dil istedi bir
tez, koca Tanrı.
Lütfunla okur GENCİ
hakikatten efendim,
Hakka! Kamu alemlere sensin
hoca Tanrı.
...............
Muhammed Ali’ye salavat
eyle,
Kevser şarabından içmek
istersen.
Ali evladına muhabbet eyle,
Gevheri sırçadan seçmek
istersen.
Ulaş bir mürşide vaden
yetmeden,
Müşkülün hallolsun fırsat
gitmeden,
Sorusuz hesapsız azap
görmeden,
Sırat köprüsünden geçmek
istersen.
Mürşidin rehberin nefesin
hakla,
Erenler sırrını kalbinde
sakla,
Kalbini mamur et özünü
pakla,
Aşkın deryasına dalmak
istersen.
Arayıp da aslı zatın
bulmalı,
Derununda nuru iman dolmalı,
Hakikatta kamil sarraf
olmalı,
Cevherin kanını bulmak
istersen.
GENÇ ABDAL’ım hikmet
yüzünden söyle,
Yolda doğru yürü, eriş
menzile,
On iki imama bir niyaz eyle,
Erenlere sırdaş olmak
istersen.
HARABİ BABA (AHMET EDİP - EDİP HARABİ)
1835-1916 İstanbul-İstanbul
1835
yılında İstanbul’da doğmuştur. İyi bir eğitim görmüş ve genç yaşta Bektaşi
tarikatına girerek Mehmet Ali Hilmi Dede baba’ya mürit olmuştur. Vahdeti vücut
esaslarına bağlıdır. Eserleri Edip HARABİ Divanında toplanmıştır.
Daha Allah ile cihan yok
iken,
Biz onu var edip ilan
eyledik.
Hakka hiçbir layık mekan yok
iken,
Hanemize aldık mihman
eyledik.
Kendisinin ismi henüz yok
idi,
İsmi şöyle dursun, cismi yok
idi,
Hiçbir kıyafeti, resmi yok
idi,
Şekil verip tıpkı insan
eyledik.
..................
Ey zahit, şarabı eyle
ihtiram,
Müslüman ol, terket bu
kıyl-ı kali,
Ehline helaldir, na ehle
haram,
Biz içeriz bize yoktur
vebali.
Sevaba girmek çün içeriz
şarap,
İçmezsek oluruz düçar-ı
azap,
Senin aklın ermez, bu başka
hesap,
Meyhanede bulduk biz bu
kemali.
Kandil geceleri kandil
oluruz,
Kandilin içinde fitil
oluruz,
Hakkı göstermeğe delil
oluruz,
Fakat kör olanlar görmez bu
hali.
Sen münkirsin sana haramdır
bade,
Bekle belki içersin öbür
dünyada,
Bahsi açma
Harabi, bundan ziyade,
Çünkü bilmez haram ile
helali.
…………….
Şer’i şerif inkar olunmaz
amma,
Şeriat var, şeriattan içeri.
Tarikatsız Allah bulunmaz
amma,
Tarikat var, tarikattan
içeri.
Gördüğün şeriat şeriat
değil,
Gittiğin tarikat tarikat
değil,
Hakikat sandığın hakikat
değil,
Hakikat var, hakikatten
içeri.
Şeriatı Muhammede verdiler,
Tarikat üstüne bir yol
kurdular,
Marifet babında sual
sordular,
Hakikat var, hakikatten
içeri.
Veçhi
Harabi’ye gel eyle dikkat,
Hakkın cemalini eylersin
rüyet,
Sade Hak var demek, değil
marifet,
Marifet var, marifetten
içeri.
..........................
Hak kendini halka bildirmek
için,
İnsanı kendine timsal
eyledi.
Kur’anı natıkın tefsiri
için,
Kur’anı samiti irsal eyledi.
...............
Kur’anda buyurmuş ol
rabbülfelak,
Aç gözünü kendi özüne bir
bak,
Hak sıfatı sende ikmal
eyledi.
İnsan kainatta olmuş
bi-bedel,
Vettini suresi şerh etmiş
güzel,
Halkı ikaz için hallakı
ezel,
Bunca peygamberler irsal
eyledi.
Vaiz bu esrara değildir
agah,
Leyliği miraçta hazreti
Allah,
Bir sureti şabi emretse
nagah,
Peygambere arzı cemal
eyledi.
................
Ey gönül lütfeyle dünyadan
da ukbadan da geç,
Hakkı istersen eğer La’dan
da, İlla’dan da geç.
Leyletül esrarda kalma,
menzili maksut değil,
Gayret eyle Kabe kevseyni ev
edna’dan da geç.
Ma arefnake buyurmuştur
Habib-i kibriya,
Sırrı Hakkı halka ihfadan da
ifşadan da geç.
Yokluğu varlıkta bul,
varlığı yoklukta hemen,
Boş yere uğraşma esmadan,
müsemmadan da geç.
Ne azaba kail ol, hem ne
sıfata mail ol,
Narı duzahtan da geç,
firdevsi aladan da geç.
Huri gılman razvai rıdvanı
hatırdan çıkar,
Eyleme terki edep, bu hali
hülyadan da geç.
Ey HARABİ cümleden geç
söylerim, amma demem,
Sakiden peymaneden meyden de
miynadan da geç.
………
Ya Rab, senin mekanın yok,
Yatağın yok, yorganın yok,
Hem dinin hem imanın yok,
Her bir şeyden münezzehsin.
Sesin çıkmaz avazın yok,
Abdestin yok, namazın yok,
Hiçbir yere niyazın yok,
Kul Hüvallahi Ehad’sin.
Kapın büyük açan yoktur,
Seni kapıp kaçan yoktur,
Anan yoktur baban yoktur,
Ya Rab, Allah üs Samed’sin.
Elmasın yok, boncuğun yok,
Aban, keben, gocuğun yok,
Karın, kızın, çocuğun yok,
Lem yelid ve Lemyuled’sin.
Her bir şeye kudretin var,
Akla sığmaz hikmetin var,
Yetmiş iki milletin var,
Sen Hallak-ı Kün Fekan’sın.
Sağında avar, solunda var,
Eğri doğru yolun da var,
Bir Harabi kulun da var,
Sen Hallak-ı Kün Fekan’sın.
……………
Kaynak: 1. YILDIRIM Ali, Başlangıçtan Günümüze Alevi Bektaşi Deyişleri I, s.13,
2.
Kocatürk, Vasfi Mahir; Türk
Edebiyatı Tarihi, Edebiyat Yayınevi, Ankara 1970.s.620
Sakİne BacI
1842-1942 Eskişehir-Seyitgazi
Eskişehir Sücaaddin dergahı
şeyhi Ali Rıza Hadi’nin kızıdır. 100 yaşına kadar yaşamıştır.
MÜNACAAT
Ezeli kurdular erkan yolu,
Bu
yolun sahibi Muhammed Ali.
Pirimi sorarsan Bektaşi Veli,
Ali,
Veli gibi er bulunur mu?
Oturmuş mürşitler dolu içerler,
Dillerinden dürrü gevher saçarlar,
Günahlının günahından geçerler,
Kusursuz günahsız kul bulunur mu?
Mürşitler oturmuş yerli yerine,
Kimse eremedi Ali sırrına,
Hep
dikildik erenlerin darına,
Mansur’un çektiği dar bulunur mu?
Biz
de içelim kırkların içtiği demden,
Gönülde kalmasın, kaygıdan gamdan,
Hatice, Fatıma girdiği cemden,
Arasalar böyle cem bulunur mu?
Cem
cemiyet cümle şeyden uludur,
Ayin
cem kardeşler Ali kuludur,
Üstümüzde duran kudret elidir,
Böyle bir mübarek el bulunur mu?
Erenlerin yolu bir gizli sırdır,
Her
ne arar isen orada vardır,
Cümle cem ehlinde gönüller birdir,
Arasan birinde gam bulunur mu?
Üçler beşler o kapıyı açtılar,
Muhabbete miski amber saçtılar,
Haklıyı haksızı orda seçtiler,
Suçlu olanlara yer bulunur mu?
Onulur mu düşkünlerin yarası,
Bulunur mu kalb evinde çırası,
Bin
lokmana varsa yoktur çaresi,
Medet müret diyen can bulunur mu?
Beni
mest eyledin, meyi içirdin,
Fırsatın var iken elden kaçırdın,
Doksan beş yaş ile günüm geçirdin,
Geçen günler gibi gün bulunur mu?
SAKİNE HATUN der vara bilirsem,
Can
gözün açıp da göre bilirsem,
Bu
sözün vehmine ere bilirsem,
Bundan büyük sana ün bulunur mu?
...........
TEVFİK
FİKRET
1867-1915 İSTANBUL-İSTANBUL
İstanbul’da 24 Aralık 1867 de
doğdu. 19 Ağustos 1915 te İstanbul’da vefat etti. Önce memuriyet ve sonra
öğretmenlik yaptı. 1892 de Miras dergisinde yazdığı şiirle yarışmayı kazandı ve
dikkati çekti. Servet-i Fünunda yazmaya başladı. 1896 da derginin yönetimini
tamamen ele aldı. Türk Edebiyatında yeni bir ekolün doğmasına öncülük etti.
Edebiyatı Cedide öncüsüdür. Hüseyin Cahit ve Hüseyin Kazım ile Tanin Gazetesini
çıkardı. Galatasaray Lisesi müdürlüğü yaptı ve Robert Kolejinde ölümüne kadar
öğretmenlik yaptı.
Şiir Kitapları:Rübab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri, Şermin, Rübabın Cevabı, Tarihi
Kadim
TARİHİ KADİM
İşte der, insanoğlunun geçmiş
hayatı bu.
Ve başlar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi,
Dedelerimizin derin boşluklar
içinde, uzun,
Zifiri karanlık hayatında.
Gösterir bize evvel zamanı,
Tek doğru en güzel örnek der.
Bakarsın günlerin farkı yok geçen
geceden.
Senin tarih dediğin işte budur,
Alnında altı bin yıllık buruşuklar
Ve bir o kadar da kuşku.
Başı geçmişe, bir düşe benzer,
Sürünür ayağı bomboş bir geleceğe.
AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU:
1894-1973 Sivralan-Şarkışla
Aşıklık geleneğinin unutulmaya
yüz tuttuğu bir zamanda ortaya çıkan ve 20. yüzyıl Türk Halk Şiirinin önde gelen
siması olarak kendini kabul ettiren Aşık Veysel Şatıroğlu, 1894 yılında Sivas
İli Şarkışla İlçesinin Sivrialan Köyü'nde dünyaya gelmiştir. Babası Karaca
Ahmet, Annesi Gülizar Hatun'dur.
Yedi yaşına kadar akranları
gibi sağlam ve gürbüz olan Veysel bu yaşta yakalandığı çiçek hastalığı sonucu
sol gözünü kaybeder. Hastalıktan etkilenen sağ gözüne perde iner. Bu gözü ile
nisbeten görebilirken, sağım esnasında annesini beklemekteyken ineğin vurması
sonucu sağ gözünü de tamamen kaybeder.
Karanlık ve ızdırapla tanışan
Veysel'i düştüğü boşluktan kurtarmaya çalışan Baba Karaca Ahmet, oğlunu 10
yaşında bağlama ile tanıştırır. İlk dersini köylüleri Molla Hüseyin'den daha
sonra da baba dostu Çamşıhlı Ali Ağa'dan alan Veysel 1933 yılına kadar Pir
Sultan Abdal, Aşık Kerem, Karacaoğlan, Yunus Emre ve Emrah gibi tanınmış
ustaların eserlerini çalıp söyler.
1919 yılında 25 yaşında ilk
evliliğini yapar. İki yıl aradan sonra annesi ve babasını kısa aralıklarla
kaybetmesi onu derin acılara ve çaresizliğe sürükler. Sonrasında eşinin de
kendisini terketmesiyle Veysel daha da yıkılır. 1921 yılında hayatını ikinci eşi
Gülizar Hanımla birleştiren genç Veysel'in bu evliliğinden ikisi erkek altı
çocuğu olur.
Ömrü yoksulluk ve çilelerle
geçen Veysel, köyünden ilk defa ayrıldığı 1933 yılında Sivas Aşıklar Bayramı'na
katılır. "Türkiye'nin İhyası Hazreti Gazi" Şiiriyle dikkat çeker. Ahmet Kutsi
Tecer Bey'in ilgisine mazhar olan Veysel, Köy Enstitülerinde bir süre saz
öğretmenliği yapar. Bu yıllar hasret şiirlerinin birikimini oluşturur.
MÜNACAAT
BU ALEMİ GÖREN
SENSİN
Bu alemi gören sensin
Yok gözünde perde senin
Haksıza yol veren sensin
Yok mu suçun burda senin
Kainatı sen yarattın
Herşeyi yoktan var ettin
Beni çıplak dışar'attın
Cömertliğin nerde senin
Evli misin ergen misin
Eşin yoktur bir sen misin
Çarkı sema nur sen misin
Bu balkıyan nur da senin
Kilisede despot keşiş
İsa Allah'ın oğlu demiş
Meryem Ana neyin imiş
Bu işin var bir de senin.
Kimden korktun da gizlendin
Çok arandın, çok izlendin.
Göster yüzün çok nazlandın
Yüzün mahrem ferde senin.
Binbir ismin bir cismin var
Oğlun, kızın ne hısmın var
Her bir irenkte resmin var
Nerde baksam orda senin.
Türlü türlü dillerin var,
Ne acayip hallerin var,
Ne karanlık yolların var,
Sırat köprün nerde senin.
Ademi sürdün bakmadın,
Cennette de bırakmadın,
Şeytanı niçin yakmadın,
Cehennemin var da senin.
Veysel neden aklın ermez,
Uzun kısa dilin durmaz,
Elleri tutmaz, gözleri
görmez,
Bu acayip sır da senin.
...............................................
Allah birdir Peygamber hak
Rabbül alemindir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyim geldi sırası
***
Kürt'ü Türk'ü Çerkez'i
Hep Adem'in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi
Yanlış var mı ve neresi
***
Kuran'a İncil'e bak
Dört kitabın dördü de hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatte yüz karası
Bin bir ismim birinden tut
Senlik benlik nedir sil at
Tuttuğun yola doğru git
Yolldan çıkıp olma asi
***
Yezit nedir ne Kızılbaş
Değil miyiz hep bir kardaş
Bizi yakar bizim ateş
Söndürmektir tek çaresi
***
Kişi ne çeker dilinden
Hem belinden hem dilinden
Hayır ve şer emelinden
Hakikat bunun burası
Şu alemi yaratan bir
O'dur külli şeye kadir
Alevi Sünnilik nedir
Menfaattir varvarası
***
Cümle canlı hep topraktan
Var olmuştur emir haktan
Rahmet dile sen Allah'tan
Tükenmez rahmet deryası
***
VEYSEL
sapma sağa sola
Sen Allah'tan birlik dile
İkilikten gelir bela
Davan insanlık
davası.
Aşık Ali İzzet Özkan
1902-1981 Höyük-Şarkışla
Şarkışla’nın Höyük Köyünde 1902 yılında doğmuş. Babası Musa ve annesi Kamer’dir.
Dedesi Palabıyık Mustafa ile annesinin akrabası İğdecikli Aşık Veli, tanınmış
aşıklar arasındadır. Höyük çevresi aşıklarla doludur. Aşık Sabri, Aşık Ali yakın
komşularıdır. Kılıçcı köyünden Agahi, Sarıkaya köyünden Aşık Hüseyin Gürsoy,
Kale köyünden Aşık Kemter Baba, Sivralan köyünden Aşık Veysel, Kümbet köyünden
Suzi, Hardal köyünden Aşık Hüseyin, Orta köylü Hulusi, Höyükten Sabri, Saraç
köyünden Haydari, Tuzla köyünden Şevki, Beyyurdu köyünden Ali, Yalıncak köyünden
Aşık Resul ile arkadaşlık ve dostluklar kurmuştur. Hacı Bektaşı ziyaret etmiş ve
oradaki hizmetlerinden kendisine İzzeti adı verilmiştir. İlk şiirleri
1931 yılında tutulan defterde kayıtlıdır. Ancak kendisi 12 yaşında şiir yazmaya
başladığını söylemiştir. 1940 yılından itibaren daha sıklıkla şehirleri gezmeye
ve konserler vermeye başlar. Nihayet 1981 yılında hakkın rahmetine kavuşur.
TANRIYA
Haşa
hikmetine karışmam amma,
Aşıkınım duramıyom görünce.
Senin işin var mı bu ne muamma,
Günah m’olur hata m’olur sorunca.
Gizli sırrı ayıpları görürsün,
Mekanın yok imiş nerde durursun,
Gönlün olduğuna bol bol verirsin,
Bir
cömert ganisin gönlün olunca.
Sesin duyun deniz coşar bulanır,
Yüzün gören dağlar yanar küllenir,
Deryan mı çoğalır neren bollanır,
Şu
gözümün yaşın yere dökünce.
Sağ
yüzün gündüzdür yakar lambayı,
Sol
yüzün gecedir ışıtır ayı,
Şimden sonra kınamayın kimseyi,
Sen
gibi büyükler hatır yıkınca.
Harun karun ettin kimini Tanrı,
Kimini aç susuz koydun ahiri,
Ben
cömerdim deyi öğünme bari,
Al’İzzet kuluna böyle bakınca.
............
AMAN ALLAHIM
Aman
Allah şaşılacak işin var,
Bu
gökler ne, bu yerler ne, bu hal ne.
Yazın var güzün var karın kışın var,
Bu
afat ne, bu yağmur ne, bu sel ne.
İsa
ta yanına varmak istedi,
Musa
cemalini görmek istedi,
Alçak Nemrut seni vurmak istedi,
Bu
şeytan ne, bu fitne ne, bu kul ne.
Korkutursun cehennemden kulları,
Sen
gösterdin doğru eğri yolları,
Yıkarsın yaparsın sen bu illeri,
Bu
şimşek ne, bu hışım ne, bu yel ne.
Kulun ne suçu var emreden sensin,
Her
işi yap deyip seyreden sensin,
Yine
bu şerleri hayreden sensin,
Bu
ağu ne, bu zehir ne, bu bal ne.
Şu
gökleri Amerika yapmadı,
Şu
yerleri Urusuya yapmadı,
Al’İzzet’i hiçbir üstat yapmadı,
Yapan sensin, yıkan sensin, bu el ne.
............
AÇLIK DESTANI
Bin
dokuz yüz kırk ikinin yılında,
Nice
tüccar, nice zengin aç kaldı,
Mal
kalmadı ireşberin elinde,
Tükendi samanlar hayvan aç kaldı.
Çiftler sürülmedi koşumsuzluktan,
Tarlalar boş kaldı tohumsuzluktan,
Çok
atlar tay attı bakımsızlıktan,
Arpa
yoktur has küheylaan aç kaldı.
Köpekler uludu yalım yok diye,
Gitmedi davara halim yok diye,
Aşiret ağladı malım yok diye,
Göçmedi yaylaya Türkmen aç kaldı.
Ak
bez bulamadık şal palaz giydik,
Kefensiz çok ölü mezara koyduk,
Un
bulgur yok mısır kulağı yedik,
Çoluk çocuk sabi sıbyan aç kaldı.
Işıklar karardı, gazlar tükendi,
Kabadayı köy ağaları utandı,
Aş
ekmek yok süslü odalar kapandı,
Hanedana gelen mihman aç kaldı.
Dilenciler odalardan kesildi,
Un
çuvalı seklemlere basıldı,
Düğün bayram bir köşeye kısıldı,
Köy
ağaları sağdıçlar gelin aç kaldı.
Ekmek İsa oldu göğe çekildi,
Nice
nazlı kızlar otlar yayıldı,
Yolcular yoruldu düştü bayıldı,
Kesildi dermanlar insan aç kaldı.
Camuzlar ma dedi baktı samana,
Öküzler inekler meledi dana,
Başka zaman değil hele bu sene,
Aşık
Ali İzzet Özkan aç kaldı.
.......
BALIK SENİN GÖL SENİN
Ya
Rab makamında gözüm yok,
Gökler senin yerler senin il senin,
Haşa
senin birliğinde sözüm yok,
Dünya senin ahret senin hal senin.
Bu
alemi ben değil sen yarattın,
Bazı
var eyledin, bazı yok ettin,
Yunus Nebi’yi de sen suya attın,
Derya senin balık senin göl senin.
Hikmetinden asla sual sorulmaz,
Derin bir muamma akıl erilmez,
İsmin çoktur amma, cismin görülmez,
Gösteren sen gören sensin yol senin.
Her
nereye baksam seni görüyom,
Sen’arıyom seni senden soruyom,
Ben
bir kiracıyım handa duruyom,
Tapu
senin tarla senin mal senin.
Gafur ismin varikene ya Hüda,
Kim
var, kime gidem senden dah’öte,
Çık
mülkümden dersen Ali İzzet’e,
Yalvarırım günah benim kul senin.
AŞIK
İHSANİ
1930-2000
DİYARBAKIR
1930 YILINDA Diyarbakır’da doğmuştur.
Azerbaycan’dan göç eden bir babanın oğludur. Güllüşah ile evlenmiş ve Garip ile
Elif adlarında çocukları olmuştur. Eşi ile birlikte Anadolu’yu dolaşmıştır.
1957'de Uşak
Şeker Fabrikasına girdi. Orada Güllü şah (Sevim) ile tanıştı. Aşık Güllüşah'la
uzun bir aşıklık dönemi sonunda evlendi. Garip ve Elif adında iki çocukları
oldu. Anadolu'yu kent kent, kasaba kasaba dolaştılar. Hatta köylere bile
gittiler. Birlikte bir çok türküler, ezgiler söylediler. Halk şiirini yaydılar,
sevdirdiler, yaşattılar. Sesiyle, sözüyle, sazıyla durmadan yılmadan politika
yaptı, şenliklere katıldılar. Toplumun çeşitli sorunlarıyla toplumsal ve
ekonomik konularla ilgili birçok şiirler yazdılar.
Bazı eserlerinde suç unsuru görülerek
birkaç kez tutuklanmıştır. Eserleri: Ağalı Dünya, Yazacağım, Bakalım Hele isimli
kitaplarında toplanmıştır.
Halk Ozanları halkın dini duygularını, en az
politikacılar kadar sömürüyorlar. Oysa İhsani dini bağnazlığın ve
baskıların daha yoğun olduğu, politikacıların dini propagandalarla
oy avcılığına çıktıkları koşullarda, korkusuzca tanrıya sorular
yöneltebilmiş, Tanrısıyla muhabbet edebilmiştir.
KOCA
TANRI
Nedendir be koca tanrı
Ben ölüyom sen ölmüyon
Dünya kurulalı beri
Ben ölüyom sen ölmüyon.
Düşün bir kere ince ince
Bunlar revâ mıdır sence
Vaktim saatim gelince
Ben ölüyom sen ölmüyon.
Neden benim malım yoktur
Senin mülkün benden çoktur!...
Üstelik de karnın toktur
Ben ölüyom sen ölmüyon.
İhsani'yem için için
Bak şimdi anladım niçin
Allahsız olduğun için
Ben ölüyom sen ölmüyon.
........................
Neyin Eksilir
Yüce Tanrım figanımı
Duyarsan neyin eksilir
Beni cehalete karşı
Uyarsan neyin eksilir
Şöyle gerine gerine
İdris Nebi'nin yerine
Sekiz cennetten birine
Koyarsan neyin eksilir
Versen üç huri hanımı
Gelip sarsalar yanımı
Otursam yesem karnımı
Doyursam neyin eksilir
Bir güzele göndersem aşk
Aşkı bile eylesek meşk
Akşama yatmaya bir köşk
Ayırsan neyin eksilir
İhsani'yem ey a cana
Bir gün çıkıp gelsem sana
Seni davet etsem bana
Buyursan neyin eksilir.
............................
Yüce Tanrım
Yüce Tanrım hiç kimseye
Uzun dilli karı verme
Bana verdin düşmanıma
Uzun dilli karı verme
Eğer vereceksen mert ver
Varsın çirkin olsun ört ver
Hastalık ver türlü dert ver
Uzun dilli karı verme
İhsani'yem gökten melek
İnse gene istemem çek
Bekarlığa razıyım tek
Uzun dilli karı verme
Aşık
Mahsunİ
1938-2002 K.Maraş-Hacıbektaş
1943 yılı 3 Ocak’ta, Maraş Afşin'e bağlı
Berçenek köyünde doğmuş. Babası Zeynel, annesi ise Döndü Hanımdır. İlk okulu
köyünde orta okula Astsubay Hazırlama Okulunda okumuş ve 1959 da Ordonat
Astsubay olmuş. 1961 de Kuleli Askeri lisesinden ayrılmış. Pir sultan’ın
felsefesi, Davut Sulari’nin sesi, Veysel’in mülayim kişiliği ve hepsinin
özellikle halk ozanlarının aşıklık geleneğindeki özgün şiirlerinden oldukça
etkilendiğini söylüyor. Kendinden önceki ozanların gül, bülbül, çiçek edebiyatı
ile halkı uyutma yerine bütün kalıpları yeren, yerden tere vuran, kırıp yıkan,
eleştiren Mahsuni 12 Mart’tan sonra 5 kez tutuklanmış ve 2 yıl kadar cezaevinde
yatmış. Devrin Başbakanı Nihat Erim’i eleştiren şiiri sebebiyle ilk
tutuklanmasını yaşamış, plağı da toplatılmış. Hapisten çıkınca yazdığı “ Kolum
nerden aldın sen bu zenciri” adlı eseri ve “Derde düştü bizi köyün çobanı”
isimli Süleyman Demirel’i hicveden plakları kapış kapış satıldı. Birden ünlenen
ve her söylediği olay olan şair devrim ozanı kimliğiyle sol devrimci çevrelerce
dinlenmeye ve desteklenmeye başlamıştır.
BEN ALLAHI
İNKAR ETMEDİM
Dostlar ben
Allahı inkar etmedim,
Kul şeklinde
hayvan kalana çattım.
Şeriatı sevdi
yere yatmadım,
Gösterişe
namaz kılana çattım.
Arapça
değildir Allahın dili,
Allah evi
yapmaz, Allahın kulu,
Camiden geçer
mi cennetin yolu,
Burda
cehennemlik olana çattım.
Ne sakal ne
bıyık hakka götürür,
Ne muska ne
divit dostlar yitirir,
Ne duva ne
telkin canlar bitirir,
Ben canlı
içinde yalana çattım.
Mahsuni’yim
daha ötesi var mı?
………….çıkmış
çelik büker mi?
Ben bir canım
diyen cana kıyar mı?
Böyle bir
görünmez plana çattım.
………..
BENİ BEN
YARATMADIM
Benim de
canımı Allah yarattı,
Yaradanı inkar
etsem olmuyor.
Hiçbir varlık
kendi kendin yaratmaz,
Yaradanımı
unutsam olmuyor.
Yok sağımış,
yok solumuş bilemem,
Ben kimseye
eli bağlı kalamam,
Duvalı divitli
toprak olamam,
Bilenin
hakkını yutsam olmuyor.
Mahsuni
damlaydı bir göl ettiler,
Seli coşa coşa
bir göl ettiler,
Bilmediğim
bağda bülbül ettiler,
Gayrı karga
gibi ötsem olmuyor.
………….
TOPRAKTAKİ
VEYSEL’İME
Ahrette
selamım olsun Veysel’e,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Yiyen yedi,
içen içti dünyayı,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Toprağın
üstünde ağalar gezer,
Onlar eker
biçer bağrımı ezer,
Başına
çalınsın bir karış mezar,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Toprağı
bulmayan toprağa söver,
Toprağı
olmayan bağrını döver,
Toprağı vardı
da ondan çok över,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Toprağın
sırrını fakirden sormam,
Öyle boş
boşuna kafamı yormam,
Denizde ölürüm
toprağa girmem,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Toprak hakim
olmuş dağa meşeye,
İrenk irenk
girmiş bin bir köşeye,
Ben yağ
çekmedim ki İsmet Paşa’ya,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Ben dünyadan
doya doya giderim,
Tarihten
sızana boya giderim,
Kafam kızar
ise aya giderim,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Sorun ki
insanlar neye taptılar,
Başları kesip
de ayak söktüler,
Gözlerini
yeyip heykel yaptılar,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Bir toprak
olunca dağıt çok olur,
Akılsız kafaya
öğüt çok olur,
Atatürk'üm
ölürse ağıt çok olur,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Koyun vermiş
kuzu vermiş ot vermiş,
Neden fakirin
hakkını kıt vermiş,
Fakirlere top
top koca dert vermiş,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Babamın gözüne
girmez ışıklar,
Işıklarda
insan ölümü paklar,
Hiç kimseye
köle olmaz aşıklar,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Hakaret
değildir benim muradım,
Yıllar yılkı
Veysel’imi aradım,
Benim sadık
yarim anam avradım,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
Topraktan
yapılır kılıçla kama,
Toprağın
güneşi benzer akşama,
Mahsuni
Veysel’in kuzusu ama,
Neden sadık
yarim kara topraktır?
…………..
Derleyen: İbrahim Acun
E-Mail:
ibrahimacun@yahoo.com
ibrahimacun@ttmail.com
|
|
|
|
|
| |