Odek Koyu Internet Sitesi Ödek Tarihi ÖDEK KÖYÜ İNTERNET SİTESİ: ÖDEK TARİHİ

E-mail: mailadmin@odek-koyu.com  Copyright  © Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir. Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına aittir.     


 

 

 

TARİHTE TÜRKLER VE ÖDEK KÖYÜ TARİHİ

 

SOSYAL KÜLTÜREL DOKUSUYLA

 

YUSUBE AİLESİ

 

 

 

    

     İ Ç İ N D E K İ L E R

 

1.      TÜRKLERİN ANA YURDU TARTIŞMASI

2.      TARİHTE TÜRK DEVLETLERİ

3.      İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRKLERDE DİN

4.      ÇAĞIMIZIN DİNİ : İSLAMİYET

5.      ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ VE İSLAMİ EMPERYALİZM

6.      TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULÜ

7.      DİNİ ETNİK BÖLÜNMELERİN TEMELİ

8.      MEZHEPLERİN DOĞUŞU

9.      BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİNDE TÜRKMENLER

10.  ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİNDE TÜRKMENLER

11.  ANADOLUNUN TÜRKLEŞMESİ

12.  BAZI TANINMIŞ ZATLARA YÖNELİK BENİMSEME ÇABALARI

13.  YUSUBE AİLESİ KÖKENİ

14.  ÖDEK YERLEŞİM YERİ

15.  ÖDEKTE ÖRF VE ADETLER

16.  ÖDEK ÖZTÜRKÇE KONUŞUYOR

17.  ÖDEK NÜFUS DURUMU

18.  ÖDEKTEN YETİŞMİŞ ŞAHSİYETLER

19.  YUSUBE  AİLESİNDEN KISSALAR

20.  YUSUBE ALFABETİK LİSTE

21.  YUSUBE AİLESİ SOYAĞACI

22.  ÖDEK KÖYÜ YER ADLARI

23.  ÖDEK KÖYÜ HARİTASI

24.  ÖDEK KÖYÜ LEHÇESİ SÖZLÜĞÜ

 

 

 

ÖNSÖZ

 

      Herkes gibi ben de soyumun nereye dayandığını merak ettim. İstedim ki, bir soyağacı çıkartayım, atalarımın kimler olduğunu bileyim, neler yaptıklarını öğreneyim. Bu özlem ve istekten yola çıktım.

      Bu çalışma, meraklarımı gideren özel, tarihi, sosyal, ekonomik, kültürel nitelikli araştırmalarımın sentezini içerir. Tarihi kökenimizin kimler olduğu, nereden gelip nereye gittikleri, ne işler başardıkları v.b. konular tarih süreci içinde incelenip elde edilen veriler irdelenerek "Tarihte Türkler Ödek Köyü Tarihi ve Sosyal Kültürel Dokusuyla Yusube Ailesi" adı altında derlenmiştir.

      Anadolu’nun Türklerin en eski yurdu olduğu yakın tarihe kadar bilinmese bile hissediliyordu. Anadolu, binlerce yıl bir çok uluslara yurt olmuştur. Her gelen ulus, burayı sevmiş, buraya gönül vermiş, burasını tarihsel bilincini yansıtacak izlerle bezemiştir. Anadolu çok ulusları yoğurmuş onları yeniden şekillendirmiştir. Ancak, Anadolu’dan geçen uluslar da Anadolu’yu yoğurup şekillendirmiş, ona kendi damgalarını vurmaya çalışmışlardır. Her ulusun geçişinden sonra ne Anadolu eski Anadolu olarak varlığını koruyabilmiş, ne de kavimler eski konumlarını muhafaza edebilmişlerdir.  Şimdi burada şu soru akla geliyor.

      Türkler Anadolu’yu mu, yoksa Anadolu Türkleri mi fethetti?   

      Bu soruya en güzel cevabı ünlü düşünür Sabahattin Eyüpoğlu veriyor. “Anadolu’nun ulu potasında eridik, ama erittik de”. Anadolu’ya akın akın gelen Oğuz (Türkmen) boyları 12-14. Yüzyılda Anadolu’yu Türkleştirdi ama kendileri de Anadolulaştı. 

      Şimdi Anadolu’nun 20. Ve 21. Yüzyıl versiyonunda Yeni Anadolu Ulusu veya yepyeni bir Türk Ulusunun oluştuğuna tarih ile birlikte hepimiz tanık oluyor.

      Bizim atalarımız da Anadolu’ya Türkistan’dan Horasan’a, oradan Azerbaycan’a ve oradan da  Kars dolaylarına gelerek Anadolu’ya ayak basmışlardır. Bu çalışmada bu tarihi göç serüvenin gelişimi, kültürel yapı, dini ve etnik kimlikleri, inanış, örf ve adetleri özüne sadık kalınarak sağlam kaynaklardan aktarılmıştır.

      Elinizdeki bu çalışma, benim gibi geçmişini merak eden veya edecek olana da kolunun uzanabildiği kitaplığında bulunan veya bir tuş kadar yakın başvuru kaynağıdır. “Geçmişini bilmeyen toplumlar geleceklerini kuramazlar” diyen yüce Atatürk’ün veciz sözünden hareketle gelecek kuşaklara yarınlarını düşünüp sağlıklı kararlar almalarını kolaylaştırmak için bırakabileceğimiz özlü, sıra dışı bir çalışma olmuştur.

      Gök Türkler, Oğuzlar, Türkmenler özgür ruhlu insanlardır. Bunun yararlarını görmüş ve yaşamış olmanın yanında zararlarını da iliklerine kadar hissettikleri olmuştur. Aydınlanmadan gereği gibi yararlanamamışlar. Baskılar karşısında ne yapacaklarını bilememişler. Özlerindeki ışık ile yönlerini bulmuşlar. Okumaktan, bilimden, sanayiden uzak kalmışlar. Toplumda marjinal rolleri kabullenmişler. Sömürülmekten, ezilmekten  kurtulamamışlar. Bu durum onları kapalı toplum hayatına mahkum etmiş. Avunmak için kendilerini mistisizme vermişler. Doğaüstü güçlerden medet ummuşlar. Bilgi ve becerilerini kullanma cesaretini gösterememişler. Bireysel ve örgütsel atılımlar yapamamışlar.

      Gelişen dünyada yönetimler ve toplumlar dengeleri kendi lehlerine çevirme becerisi gösterenleri öne çıkartmıştır. Arkada kalanlar ise muhalif kanadı temsil etmek durumunda kalmıştır. Günümüzde yönetimler ve egemen toplumlar, muhalif kanada tahammül göstermek bile istememektedirler. Kitle iletişim araçlarını kullanarak, onların elindeki tüm silahları  alarak yoğun ve baskıcı denetimleriyle muhalefeti geriye itmekte ve tamamen yok etmektedirler. İnsanoğlunun artık muhalefet etme olanağı bile elinden alınmaktadır. Egemen sınıflar bunu paravanlar kullanarak yaptıklarından  öznesiz baskı dönemi yaşanmaktadır.

      Bu durumun panzehiri, iyi eğitim almış ve gerektiğinde hızla bir araya gelebilen ve örgütlü mücadeleye aktif olarak katılan kendi içinde özgürleşmiş bireye daha çok ihtiyaç vardır.

      Okumanın her zaman önemi vardır. Okuma aydınlanmanın ve daha özgür olmanın temel ışığıdır. Bu ışıktan yoksun toplumlar, yenileşmeler karşısında, çağdaş dünya içindeki yerlerini bulamazlar. Okuyan birey, özgürleşen ve kendi içine doğru derinleşen, kendi üstünde başka bir gücün denetimini istemeyen, buna katlanmayan insandır. Geleceği bu insanlar şekillendirecektir. Demokrasi, bu türden insanların oluşturduğu yönetimler ve kurumlarla daha kolay ve daha gerçekçi olarak işleme ve işletilme olanağına kavuşacaktır. İnsanları yönetmeye ve onlara hükmetmeye çalışmak boşunadır. İnsanlar doğası gereği yönetimin objesi olmak istememektedirler. Yönetimin asıl objesi insan dışındaki ekonomik kaynaklar olan maldır, paradır, kıymetli metalardır. Yönetimler bunları en rasyonel ve adil şekilde yönetmek, yönlendirmek, paylaştırmak, hazır tutmak ve sunmak durumundadırlar. Yani, yönetimler insanı değil ekonomiyi yönetsinler. Yönetimler ekonomi trafiğini iyi idare etsinler ve insanları yalnızca ve eşit olarak ekonomiden ne kadar ve ne zaman pay alacakları ve diğer insanlarla ilişkilerinin sınırları noktasında açıkça bilgilendirilmesi yeterli olacaktır. Güdümlü siyasal ve kültürel yapılanmalardan kendimizi kurtarmak ve bu dönemi esenlikle aşmak, halkımızın sağlıklı eğitim almış bireylerden oluşmasına olanak sağlamakla mümkün olacaktır. Aydınlanmış, dünya görüşü ve istemleri berraklaşmış birey, kitle kültürünün baskıcı ve uyutucu etkisinden ve bunların travmasından kendisini kurtarmasını bilecektir.

      Kurtuluşumuz okumaktır, aydınlanmaktır, bilgilenmektir, ilgilenmektir, destek vermektir. Bilgi kuvvettir, silahtır. Eksiğini bilmek te bir kazanımdır. Geçmişimiz bilmek ve geleceğimizi planlayıp kurmak için okumak ve öğrenmek zorundayız. Bu çalışmaya bu gözle bakınız.

      Pirimiz Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin buyurdukları “İri ol, diri ol, bir ol” sözünün hayata geçmesi için birlik ve beraberliğimizin harcının okumak olacağını ümit ve niyaz ediyorum. Eksikliklerimiz ve kusurlarımız için hoşgörünüze sığınıyorum. 

 

 

       1. TÜRKLERİN ANA YURDU TARTIŞMASI

    

Türklerin asıl anayurdunun Orta Asya değil, Anadolu olduğu tarihi bir gerçektir. Anadolu’dan Orta Asya’ya da  giden Türk grupları olmuş ve büyük kuraklık sonucunda dünyanın dört bir tarafına dağılmış ve bu arada tersine olarak Anadolu’ya gelenler olmuştur. “Türkler İ.Ö. 4000-5000 yıl önce de Anadoluda var idiler.”

Bu tespit Atatürk’e ait olup şu özgün cümleyle devam eder: “Bu memleket, Dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne yedi (7) bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı, beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu, TÜRK oldu, Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir[1]

Atatürk’ün bu tespiti, yıllar sonra adeta ispat edilircesine, 1997 yılında, Konya ili Ilgın ilçesindeki bir kazıdan İ.Ö. en az 4000 yıllık Hitit eserleri çıkmasıyla çok anlam kazanmıştır.[2]  Türkiye Cumhuriyetini kuran ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tarihin geçmişte olduğu kadar gelecekte de önemli olduğunu büyük ileri görüşlükle kavramışlardır. Her milletin bir tarihi ve kökeni bulunduğu gibi Türk ulusunun da şanlı bir tarihi ve milenyumlar öncesine dayanan soylu bir kökten geldiğini çok iyi özümsemişlerdir. Bu duygularla tarihimizin başkaları tarafından değil, bizzat Türk tarihçilerince incelenip, irdelenip yazılması için Türk Tarih Kurumunu kurmuşlardır.

Anadolu göbel alındığında, Asia (Asya) Güneşin doğduğu yer anlamına Hitit’ce Assuwa sözcüğünden gelmektedir. Asenalar (Asianalılar) ülkesi demektir. Europe ise, (Ereb) sözcüğünden türetilmiştir, Güneşin battığı yer anlamına gelir. Finike kralı Agenor’un kızı Europe’nin yaşadığı yer demektir. Doğu: Asia yani Fecr ve Batı ise: Europe yani Şafak demektir. 

Tarih kitaplarında okuduğumuz Alp Arslan 1071 de Malazgirt utkusu ile elde ettiği sonuç, aslında Anadolu’yu 12.yüzyıl Türklerine, yani asıl sahiplerine geri vermek olmuştur. Atatürk, Sümer-Akad-Eti devirlerinin birer Türk varlığı olduğu yolundaki inancını I. Ve II. Tarih kongrelerinde Uluslararası bilim otoriteleri önünde tartışılan ve hiçbir karşı fikir olmadan Sümerlerin ve Etilerin birer Turan Irkı oldukları gerçeği üzerine hemfikir olanlar, elde ettikleri bulgular sonucunda Ahilerin Etilere bağlı, Hitit deyiminin Arapça’dan Latince’ye ve eski Yunanca’ya geçiş içinde buldular. Ankara’nın yanı başındaki Ahi Mes’ut semtinin Eti Mesut olmasının bile, bu izleyiş içinde değeri vardır.[3]

İsa’dan 4000 yıl öncesinde, yani tarihin kaydettiği en eski zamandan beri Anadolu, Mezopotamya ve Kafkasya’nın ahalisinin Turanlılar (Türükler yani Türkler) olduğu dö Morgan gibi tarih ve eski eserler ilminin en yetkili kişileri de söylemektedirler.[4]

Urartu, Elam, Sümer, Tukal, Hitit, Koman, Konuk gibi Turanlı milletlerin bu bölgedeki varlığı bilinmektedir. Yine, Türklerin ataları olarak bilinenler yanında Frigler, Lidyalılar, Likyalılar, Karyalar, Trovalılar gibi Anadolu’da yaşamış ve büyük medeniyetler kurmuş olan ulusların da Turanlıların kökü oldukları yolunda inandırıcı kanıtlara rastlanmaktadır.[5]

 

2. TARİHTE TÜRK DEVLETLERİ

 

Türkler tarihte onlarca devlet kurmuşlardır. İlk Türk Devletinin kuruluşu M.Ö. 4000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Ancak burada bayrağı ve toprağı olan ve bağımsız olarak kurulmuş devletlere yer verilecektir. Bunlardan bazıları şunlardır:

 

1.      Hunlar

2.      İskitler (Sakalar)

3.      Göktürkler

4.      Uygurlar

5.      Kırgızlar

6.      Sabarlar

7.      Avarlar

8.      Hazarlar

9.      Bulgarlar

10.  Türgişler

11.  Karluklar

12.  Macarlar

13.  Peçenekler

14.  Oğuzlar

15.  Kıpçaklar (Kumanlar)

16.  Tolunoğulları

17.  İhşidler

18.  Karahanlılar

19.  Gazneliler

20.  Büyük Selçuklu Devleti

21.  Harzemşahlar

22.  Eyyubiler

23.  Memluklar

24.  Osmanlılar

25.  Moğollar

26.  Timur Devleti

27.  Babür Devleti

28.  Akkoyunlular

29.  Karakoyunlular

30.  Kazaklar

31.  Özbekler

32.  Azeriler

33.  Türkmenler

34.  Türkiye

 

 

3.  İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRKLERDE DİN

 

Türklerin eski ata dini olan Papanizm ve Şamanizm’di.[6] Türkler X. Ve XI. Yüzyıllarda, Maveraünnehir’ê yerleşmelerinden sonra İslam’a katılmaya başladılar. Bu İslamlaşma, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan gibi İran kültür bölgelerinde oldu. Türkler yeni dini, daha çok İranlı dailer <misyonerler> ve İranlı tacirler aracılığıyla tanıdılar.

İslam dinini resmi olarak ilk kabul eden Türkler, Karahanlılar, Harzemşahlar ve X. Yüzyıldan beri Müslümanlığa girmiş bulunan Volga Bulgarları olmuştur. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesi 300 yıldan fazlaca bir zamanı almıştır. Türk halk kitlesi İslamiyeti yer yer direnmeler göstererek, yavaş yavaş benimsemiştir. Yine de İslami kisve altında eski geleneklerini ve dinini yaşatmıştır. Ancak kabulü ile birlikte bütün Türk kamusal yaşantısını derinden derine etkileyen İslamiyetin geniş Türk halk kitlelerine kendiliğinden ve kapsamlı olarak özümsendiği sanılmamalıdır.[7]

Türklere İslamiyeti ilk öğreten İranlı dervişlerdir. Daha sonra onların yerini Türkmen dervişleri almaya başladı. Bunlar, Şamancıların eski Kam-ozanlarının izleyicileri idiler. Kendilerine Bab, Ata <Baba> ya da Dede <büyükbaba> denmekteydi. Bab, arapça <kapı> demektir ve İslamiyeti yayanlara verilen bir unvandır. Bab Arslan bunlardan biridir. Kam-ozan geleneğine göre de <Baba Arslan> olarak anılmış ve bu adla ünlenmiştir. Halk İslamlığının bu yayıcıları kendilerini Peygamber ashabına, sonra da bizzat Peygambere bağlayan soy kütükleri uydurmaya başladılar.   

İslamiyeti kabul eden Oğuzlar yaklaşık üç yüzyıldan fazla süren bir süreçte batıya göç hareketlerine devam ettiler ve İslamiyetle birlikte Türkmen adını benimsediler. Anadolu’ya göç eden Türkmenlerin çoğu yerleşik hayat düzenine geçtiler. Anadoluda göçebe yaşam biçimini sürdüren Türkmenler ise Yörük adıyla da anılılar. İslamiyetin kabulü, ilerleyen yıllarda, göçebelik oranında ciddi azalmalara sebep olmuş ve yerleşik unsurlar çoğalmıştır.[8]

Göçebe Türk toplumunda kadının toplumsal yaşantısındaki yeri, göçebe yaşantının gereği olarak, büyük önem taşımaktaydı. Günlük ilişkilerinde ve yaşamın her aşamasında, toplumun maddi yapısında kadın her zaman üretken bir unsur olmuştur. İslamiyetle birlikte, özellikle Sünni yani Ortodoks İslamlık, kadına bu yaşantıyı tümüyle yasaklıyor ve sert kurallar getirerek kadın üzerinde zorlamalarda bulunmaya başlanılmıştır.[9]

 

4. ÇAĞIMIZIN DİNİ : İSLAMİYET

 

Küremizde binlerce din hüküm sürmüştür. Çok tanrılı dinlerden sonra ilk tek tanrılı din olarak Şamanizm özellikle Türkler arasında yaygın olarak benimsenmiş ve günümüze kadar uygulana gelmiştir. Daha sonra tek tanrılı dinlerin sayısı artmıştır. Bunlar arasında kutsal kitabı olan 4 din vardır. Musevilik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet

 

İslamiyet en son insanlığa gönderilen bir dindir. Kutsal kitabı, Kuran’dır. Peygamber Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) gönderilmiştir.

 

İslamiyet kendinden önceki kutsal kitapları ve kutsal dinleri de kabul eder. Bu, Onun en büyük meziyetidir. Diğer dinler kendinden öncekileri reddetmiştir.

 

İslamiyet düzeni bozulmuş Arap toplumuna bir düzen vermek için gönderilmiş olmakla birlikte milletler üstü bir dindir.  Bugün dünyada bir çok ulus İslamiyeti kabul etmiştir. Türkiye Türkleri İslamiyeti kabul eden ilk bir Türk kavmidir. Aynı şekilde Azerbaycan Türkleri de İslamiyeti geniş ölçüde kabul etmiş olan bir Türk kavmidir.  Başka Türk kavimleri, örneğin Hazarların bir kısmı Yahudilik, bir kısmı Hıristiyanlık, Bulgar Türkleri Ortodoks, Macar (Hun) Türkleri Katolik, Altay Türkleri Şaman, v.b. çeşitli dinleri kabul etmişlerdir.

 

 

 

5. ARAP  MİLLİYETÇİLİĞİ  VE  İSLAMİ  EMPERYALİZM

 

7.yüzyılda bedevi Arap hukuk anlayışı, İslam’ı yayma adına,  İslami kurallara ve onun kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’e girmiştir. Halifeler devrinde de ve ondan sonraki Emeviler, Abbasiler, Memluklar dönemlerinde de topluma düzen veren, insan ve devlet ilişkilerini karşılıklı olarak düzenleyen kurallar ile ekonomi, siyaset, ticaret, v.b. alanlarda uygulamalara yer veren ve tersi durumlarda uygulanacak ceza-i yaptırımları da içeren Kuran ve Şeriat hükümleri, günün şartlarına ve otoritenin gereksinimlerine göre değişikliklere uğramıştır.  Bireyin en dokunulamaz alanı olan din ve inanç özgürlüğü, kendileri hangi konumda olursa olsun, Allah adına kısmen veya tamamen ortadan kaldırılması noktasında İslamiyetin özü ile bağdaşır kabul edilemez. Çünkü, yalnızca İslam dininde Tanrı ile kul arasında hiçbir şahıs yoktur.  İslamiyeti, Hıristiyanlık ve Yahudilikten farklı kılan da budur. Bu farkı ortadan kaldıran acaba kime hizmet etmiş olur?

İslamiyetin, Tanrı ile kul arasındaki ilişkiler bütünü olan din ve inanç alanından  çıkartılarak, din adına insanın özel hayatının neredeyse tamamına müdahale eder hale getirilmesi ve devleti yönetmeye talip olan bir konum kazandırılması, yani Kuran’a bir çeşit Anayasa erki yüklenmesi gayretleri, İslamiyeti ekseninden uzaklaştırmıştır.  Hz. Peygamber’den başlayarak ve Ondan sonra da Hilafeti devralanlar, iktidar olmanın gerektirdiği standart kalıpta davranışlar ve kişisel hırslarıyla, İslamiyetin özünden oldukça uzaklaşmışlardır. İslamı yaymak adına yapılan cihatların asıl amacı haraç almak, yağma yapmak, ganimetler elde etmek olmuştur. Böyle olunca da İslami esaslardan ayrılan Hilafet, bir çeşit yakan top misali, elinde olan herkesi yakmış, bitirmiştir. Hz. Peygamber’den sonra Halifeler dönemi (672-702) başlamış ve 40 yıl sürmüştür. İlk Halifeliği hileyle alan Hz. Ebu Bekir şüpheli bir şekilde ölmüştür. Diğer Halifeler, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali hunharca öldürülmüşlerdir.

Hilafeti hileli bir düzenle ele geçiren Muaviye, Emeviler saltanatını (661-750) kurmuştur. Doksan bir yıllık Emevi Saltanatında on dört hükümdar gelmiş, geçmiştir. Bunlardan altısı karıları ve çocukları, ikisi iktidar kavgası sırasında, boğularak ve zehirlenerek öldürülmüşlerdir. Diğerleri de saltanatlarını zulüm ve kan seli içinde devam ettirmişler.[10]  Sonunda, siyasi erk Hilafeti İslam için değil, kendi çıkarları için bir araç olarak kullananlar gibi bitip tükenmişlerdir.

“Türkler, Emevi Saltanatına son verirken, tarihi bir hakkı, İslamın sicilli düşmanı Ebu Süfyan’ın kurnaz ve hilekar oğlu ve Peygamberimizin soy-sopunun şifasız hasmı olan Muaviye’nin elinden almış, Peygamberimizin amcası Abbas’ın sülalesine 750 yılında emaneti teslim etmiştir. Bu himmetin sahibi de Horasanlı Türk Komutan Abdurrahman Eba Müslim’dir.”[11]

Ancak, Abbasi’lerin ilk Halifelerinden Mansur, bedevi Arabın gerçek yüzünü ortaya koyan bir vefasızlık örneği göstererek Türk Komutan Eba Müslim’i hileyle alçakça verdikleri bir ziyafette zehirleyerek  öldürtmüştür.  Abbasiler de Emeviler gibi, aynı zulüm ve keşmekeşliklerle 1258 yılına kadar devam etmiş ve yanıp bitmekten kurtulamamıştır.

Abbasilerin Moğollar tarafından yıkılmasından sonra sağ olarak kurtulabilen 35.Halife El Zahir’in oğlu Ahmet ile 29.Halife El Müsterşid’in oğlu Ebul Abbas Ahmet Mısır’a kaçmış ve orada Türk komutan Baybars’a tanıtılmışlardı. Baybars, Ahmet’i 1261 yılında El Mustansır adıyla Halife ilan etti. Mısır’da devam eden Halifelik, İslami esaslardan uzaklaşıldığı için Memluklar da aynı akibete uğramışlardır. 1517 yılında Osmanlı Sultanı Yavuz Selim, Memluklar Devletine son vermiştir.

Ridaniye Savaşından (1517) sonra son Halife III. El-Mütevkkil Alallah İstanbul’a gelmiş ve Halifelik, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e takdim olunarak Osmanlılara geçmiştir. Hilafet, beraberinde bedevi Arabın bütün düşünce ve kültürünü de Osmanlı İmparatorluğu Yönetimine taşımıştır. Arap, Emevi, Abbasi ve Memluklarda yapılan hatalar Osmanlılarda da tekrarlanmış ve büyük bir cihan devleti olan Osmanlıyı da yakmış ve 1918 yılında bitirmiştir.

Hıristiyanlık nasıl ki insanın zayıflığı ve korunması temeline dayalı ise, İslamiyet insanın güçlülüğü üzerine dayalı olarak indirilmiştir. Asıl merkez, canlıların en akıllısı ve en değerlisi olan insandır. Din, insan ile Tanrısı arasındaki ilişkileri içerir; görülemez, tutulamaz ve  kopartılamaz. O halde bu ilişkilere müdahale etmenin bir yararı yoktur. Bu durumu çok iyi idrak eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk, olması gerektiği gibi Hilafeti, İslamiyeti, Kuran’ı ve bütün dini değerleri en mukaddes yerine, yani Türk insanının ve inanan herkesin kalbine ustaca yerleştirmiştir. Din işleri ile Devlet işlerinin ayrılması ilkesi olan Laiklik 1924 yılında kabul edilmiştir. Mihverinden oynatıldığı ve amacından uzaklaştırıldığı için büyük Devletleri bile yakıp bitiren Hilafet, artık kutsal emanetlerde en yüce yerini almış bulunuyor. Artık, İslamiyeti kimse kendi çıkarı için kullanamayacaktır. Allah adına, İslamiyet adına kimse onun yerine geçerek karar veremeyecektir. İslamiyet, siyasete alet edilemeyecektir. Türkler İslamiyeti bu kimlikle sevdi ve kabul etti. İslamiyetin akidelerini bu bağlamda özümsedi. Şimdi Atatürk Türkiye’sinde inanan herkes, dinini ve inancını doya doya yaşıyorsa, bu Atatürk sayesindedir.  Atatürk’e Türklerle birlikte bütün insanlık alemi ve en çok da İslam alemi minnettardır. Çünkü laiklik, Allah adına yapıyoruz diye onulmayacak, onarılamayacak hatalardan ve onun acı sonuçlarından yüce Ulusumuzu, Müslümanları ve tüm insanları alıkoymakta ve dünyaya örnek olmaktadır.

Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasında önemli rol oynayan Türkmenlerin, devletleşme sürecine uyum sağlayamadıkları gerekçesiyle uç bölgelere göç ettirilmeleri Anadolu’nun Türkleşmesine katkıda bulundu. Anadolu’yu ele geçiren Selçuklular buralardaki topraklara Türkmenleri yerleştirmişlerdir. Türkmen gençleri, Bizans ve Haçlılara karşı, Selçuklu Sultanlarının başlıca dayanaklarıydılar.[12]

Geleneksel yaşam biçimlerini sürdüren Türkmenlerinse önemli bir bölümü eski kandaş eşitliğine sırt çeviren Selçuklu yönetimine karşı sürekli bir muhalefetin, yer yer ayaklanmaların kaynağını oluşturdu. Ayrıca Melikler ve Bey’lere bağlanmadan başına buyruk davranan Türkmen Beyleri de akınları ve yağmalarıyla yerleşik topluluklar ve yönetimler için sürekli bir tehdit kaynağıydı. Türkmenlerin boy boy İslam’ı seçmeleri sonucu, savaş için gerekli olan şiddet, nefret, hırs ve intikam duyguları, kötülüğe iyilikle karşılık verme, Allah ve insan sevgisine dönüşmüştür. Bu da Türkmenlerin savaş kabiliyetini önemli ölçüde yitirmeleri sonucunu doğurmuştur. Zamanla İslam’ın Türk grupları arasında kabul edilerek yayılması bölgede Moğol, İlhanlı, Karahanlı, Gazneli, Timur v.b. akınları karşısında Selçukluyu  güç durumlara sokmuştur.

13.yüzyılda Selçuklu yönetimine karşı başlayan Babailik v.b. Türkmen ayaklanmaları Selçuklunun zayıf düşmesine ve Moğol istilası karşısında yenilmesine kadar vardı.

14.yüzyılda Türkmenler arasında geriye doğru da göç hareketi başladı. Bu kez İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Afşar ve Kaçar Devletleri  Türkmen güçlerine dayanarak varlıklarını sürdürdüler. Buna karşılık Moğol yayılması Anadolu’ya başka Türkmen topluluklarının gelmesine yol açtı. Türkistan, Horasan ve Azerbaycan’dan Anadolu’ya bir biri arkasında kalabalık Türkmen kümeleri gelmeye başladı. Böylece Oğuzların ezici çoğunluğu Anadolu’da toplanmıştır. İslam’ın etkisiyle savaş isteği kaybolan Türkmenler göçebe hayatını bırakıp toprağı işlemeye ve yerleşik hayata geçmeye başladılar. Bu köklü değişim Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında önemli etken oldu.

Oğuzlarda vatan, buyruğu altındaki budunları ve başka kavimleri ifade ediyordu. Çünkü, sahip olunan ve değer taşıyan en önemli varlık budundu. Yerleşik düzene geçilende vatan kavramı da değişmiştir. Vatan belli bir toprak parçası olmuştur.

 Oğuzlar uzunca bir süre Moğolların istilasına maruz kaldılar ve bu  akınlarından oldukça zarar görürdüler. Altay’lardan kopan Oğuzlar Horasan bölgesine, Mavera ün nehir ve Mahan ovasına yerleştiler. Cengiz Han’ın Kafkas eteklerine kadar istila seferlerine devam etmesi sonucu, Mahan Yaylalıklarında da tutunamayan Türkmenler daha huzurlu bölgeler bulmak amacıyla batıya doğru göç etmeyi sürdürdüler.[13] Hazarın güneyinden dolaşarak Kafkasya’ya ulaştılar. Burada bir süre konakladılar ve yurt tuttular. İran orduların Tiflis üzerine sefer yapması sonucu yine göçe zorlandılar. Bu defa Kafkasya’dan Kars dolaylarına doğru harekat ettiler.  Göç Anadolu’ya akmaya devam etti.[14]

 

6. TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULÜ

 

Araplar İslamiyeti kabul ettirmek için Türklerin askeri niteliklerinden yararlanmayı düşündükleri ve bu amaçla geniş dinsel propaganda eylemine giriştiklerini görüyoruz. Halifelerin asker gereksinmelerini Türklerden karşılamak için bazı boylarla ilişkiye geçtikleri, bunlara hediyeler sunarak ve ayrıcalıklar tanıyarak kendilerine çektikleri kanıtlarıyla ortadadır. Bunlar arasında, başlangıçta aristokrat zengin Türk  boyları olan Balh, Huttal, Soğd, Esruşene, Fergane, Curcan Beyleri ile Türgiş, Efşin, Akhşid, Bayçur oğulları bulunuyordu. Bu Türkler, Arap ordularında çeşitli görevler almışlardır.[15]

 

Emeviler döneminde, Araplar İslamiyeti önce İranlılara kabul ettirdiler. İranlılar da kendi bünyelerinde bulunan Türk asıllı komutanlara ve bunlar aracılığıyla da diğer Türk boylarına kabul ettirdiler. Ancak şunu söyleyebiliriz; Türkler bir hamlede Müslüman olmuş değillerdir. İslamlaşma dönemi yüzyıllarca sürmüştür.[16] Üstelik kentli nüfusun İslamlaşması da bozkır nüfusununki ile aynı biçimde olmamıştır.

 

VII.yüzyıldan itibaren, İslamiyet bir plan dahilinde yayılmaya başlar. Halifeler, Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde İslamiyetin Asya’ya yayılmasına ayrı bir önem verilir. İslamiyet önce İranlılara, Harizmlilere ve souğdlulara kabul ettirilir. İran vasıtasıyla da yakınındaki Horasanlı Türk topluluklarına ulaşılır. İranlılarla işbirliği içinde hareket eden Araplar, İslamiyeti orta Asya içlerine kadar götürmek isterler.[17] Bu yayılma sırasında Araplar Oğuzlarla karşılaşırlar ve çetin savaşlar sonucunda bir bölümü Müslümanlığı kabul eder. Çoğu Türkmen  olan göçebe halkın Şamanilikten kalma bir takım geleneklerine uygun düşen hususlar, Araplarca, İslam dininin de kuralı olarak sunulması bu göçebe unsuruna hoş gelmişti. Ancak, Türklerin İslamiyeti kabul etmesi hemen ve kolay olmamıştır. Türklerin İslamiyeti kabul etmesi 300 yıl kadar sürmüştür. Türklerin İslamiyeti kabullerinin bu kadar uzun sürmesi, İslamiyeti kabul etmekte fazla istekli olmadıkları ve ayrıca da Arapların gelir kaynakları olarak gördükleri Türklerden vergi, haraç, ganimet almak ve uzun süre onları sömürmek istemelerine bağlanabilir. Çünkü, İslamiyeti kabul edenler bazı vergilerden ve özellikle haraç ve yağmadan kurtulmuş olmaktaydı. Geniş köylü kitlesinin İslam olması, Arap yöneticilerin işine gelmiyordu. [18]  Yüzyıllar boyunca Türkler, yeryüzü dinlerinin birçoğunu tanımışlardır. Bular arasında Mani, Budizm, Nesturi, Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlık, Musevilik, v.b. sayılabilir. Hala günümüzde Sarı Uygurlar Buda’ya, Gagavuzlar ve Karamanlılar Ortodoks Hıristiyanlığa, Karaitler Museviliğe, Bir kısım Hazarlar Yahudiliğe, Sibirya ve Orta Asya’da bir kısım Türkler Şamanizm’e inanırlar. Böylece güçlü ve tek tanrılı dinleri tanımış bulunan Türkler kendilerine has bir hoşgörü ve henüz güçlü kültür gelenekleri kazanmamış genç uluslarda görülebilecek bir benimseme yeteneği sayesinde bir çok mezhep ve ayırımcı inançları içinde eritmiş ve dinler karışması (syncrétisme) bir halk inanışı ortaya çıkmıştır.  Kısaca belirtmek gerekir ise, Türkler kılıç zoruyla İslam olmuşlardır.[19] Resmi tarih kitaplarında Türklerin, İslam toplumuyla ilk karşılaşıldığında “yıldırım aşkına” yakalananlar gibi bir günde yüz binlercesinin İslamiyeti seçtikleri masalına artık kimse inanmamaktadır. Ayrıca bedevi Araplar, İslamiyeti yaymayı, dinin bir misyonunu yerine getirmek adına değil, çapul yapmak, yağma ve talan yapmak, uzunca bir süreçte sömürmek temeline dayalı olarak cihada katılmaktaydılar. Çünkü savaşta ele geçirecekleri kıymetli mal ve esirler savaş udunu olarak kendilerine verileceği sadalanıyor ve bu gerçekleniyordu.

İslamiyetin benimsenmesine rastlayan günlerde, Türk toplumu içindeki farklılaşma sonucu, bir tacirler sınıfı ortaya çıkmış bulunuyordu. Bu sınıf mensuplarının aristokratlardan ve öteki varlıklı kişilerden oluştuğunu biliyoruz. Bunun yanı sıra bu zengin Oğuzlar ile İslam dünyası arasındaki yoğun bir ticaretin yer aldığı görülmektedir.  İşte ticaretle uğraşan bu Türkler de, Müslümanlarla olan ilişkileri sonucu İslamiyeti kabul ediyor ve İslam dünyasını kendi soydaşlarına karşı savunmaya başlıyorlardı.  İslamiyeti benimsemekle, yönetimlerini hem pratik ve hem de ideolojik yönden sağlamlaştırdıklarını anlayan egemen zengin çevreler arkalarından kendilerine bağlı olan halkı da sürüklemişlerdir.[20]

Cihad’larda hedef ülkeler önce işgal ediliyor, sonra siyasal egemenlik kurularak sömürgeleştiriliyordu. Karşı çıkanlar ve gelecekte sorun olabilecekler hemen öldürülüyor, çıkmayanların canları para ve mal (haraç-cizye) karşılığında bağışlanıyordu. İşin en tuhafı, bütün bunlar Allah adına yapıldığı ileri sürülüyordu. İşgal edilen bölgelerde Arapların, Allah adına karar vermek, değiştirmek, ertelemek, affetmek, denetlemek gibi, sınırı hiç belli olmayan, insanın özel hayatına karışmaları ne denli keyfi, kanlı ve toplu kıyamlar yaptıklarına tarih tanıklık etmektedir. Araplar, aldıkları ülkeler halkının canlarını, mallarını kendileri için helal sayıyorlardı.

Kavmi azdığı ve yoldan çıktığı için, Cenabı Allah onları doğru yola getirmek üzere Arap ırkından Hazreti Muhammed’i Peygamber olarak seçmiştir. Ancak, Araplar, sırf Kuran Arapça yazıldığı ve Peygamber Arap soyundan geldiği için kendilerine “Kavm-i Necip” ve Arap olmayanlara da “Mevali” yani köleler demektedirler.[21] Bu unsuru kendileri için paya sayarak Arap milliyetçiliğine dayalı siyaset gütmeye başladılar. Arap olmayan Müslümanları kendilerinden aşağı görüyor, onlarla karışıp kaynaşmaya tenezzül etmiyorlardı. Arap olmayan Müslümanlara verdikleri mevali adiyle kendilerinin beyefendi ve soylu olduklarını anlatmak istiyorlardı. Yemeğe oturulduğunda mevalinin ayakta durmalarını ister, onların Araplar gibi soyluluk belirten Ebu, Ebul gibi künye kullanmalarını istemezlerdi. Erdemce Arapların yaradılışta üstün olduklarına inanıyor ve Arapların hüküm sürmek için, Arap olmayan Müslümanların ise kendilerine kulluk etmek için yaratılmış oldukları düşüncesini taşıyorlardı. Bu sebeple Arap olmayan Müslümanlara çok farklı davranıyor, onlardan Müslüman olmayanlardaki gibi cizye ve haraç alıyorlardı. Bunları toplamak için ezmek ve tepelemek yoluna gidiyorlardı.

Oysa, İslamiyet modern ve mantıklı güzel bir dindir. İslamiyet din olarak, kişi ile Tanrı arasındaki kulluk ilişkileridir. Bu ilişkiyi kimse bilemez, göremez ve istese de bozamaz. Kimse Allahın yeryüzündeki temsilcisi değildir. Hiç kimse Allah adına bir başkasından bir istekte bulunamaz. İslamiyet ilk yıllarında “dinde zorlama olmaz” kuralıyla yayılmaya çalışılmıştır. Ancak, bu yolla Arap yarımadasını bile aşamamıştır. İslamiyetin yayılamaması kaygısı Hz. Peygamberi de düşündürmüş ve cihad kararı alınmıştır. Bu karar üzerine Hz. Peygamber’in başkanlığında  merkezi otorite oluşmuş ve islami devlet yönetimi başlamıştır. Din ve devlet işleri Hz. Peygamber’in şahsında bütünleşmiştir. Böylelikle İslamiyet, kişi ile Tanrı arasındaki ilişkiler yumağı olmaktan çıkmıştır. Artık, İslamiyet din işlerinin yanında Devleti de yönetmeye talip olmuştur.  Bu bağlamda kişi ile kişi ve kişi ile devlet ve devlet ile başka bir devlet arasındaki ilişkiler de Allah adına yapılmak ve karşılaşılan her sorun da, etkili olsun diye, Allah adına birilerinin karar vermesi suretiyle çözülür olmuştur. Kısaca, İslamiyet din işlerinin dışına taşmış, devlet yönetimi kurallarını da bünyesinde toplayarak siyasallaşmıştır. Hristiyanlıkta olduğu gibi, kişi ile Tanrı arasına birileri (ruhban sınıfı=papazlar gibi) devreye girer olmuştur.

 

7. DİNİ ETNİK BÖLÜNMELERİN TEMELİ

 

İslamiyetin yayılışında İslamiyeti kabul eden İranlılar yakınlarında bulunan Oğuzlara tanıtmaya başladı. İslam ile ilk karşılaşan Oğuzlar İslam dininin Şamanizm’den çok farklı bir din olmadığını gördüler. Bu ortak yönler şu noktalarda örtüşüyordu:

1.      İslamiyet, kendinden önceki dinleri kabul ediyordu

2.      Tek bir Tanrıya inanılıyordu

3.      Hoşgörü hakimdi

4.      Eşitlik hakimdi

5.      Hırsızlık, yalancılık, adaletsizlik ve ahlaksızlık yasaktı

6.      Şiddet yoktu

7.      Tanrı ile kul arasında kaimse yoktu

8.      İbadet özgürlüğü vardı

Bütün bunlar Türkmenlere (Oğuzlara) hoş gelmekteydi. İslam dinine sempati duyulmasının temelini oluşturuyordu.

Emevilerin yayılışları sırasında emperyalist bir politika gütmeleri ve Arap olmayan Müslümanları köle (mevali) saymaları, Sünni Emevilere karşı, İran’ın bir tepki olarak Şii’liği seçmelerine yol açmıştı.[22] Aynı şekilde Halifelik döneminde başlayan İslamiyetin siyasallaşması Sünni ideolojiyi yaratmış ve bunun karşısında tepki olarak Şii ideolojisi çıkmıştır. Türk egemen çevreleri, İslamiyeti kendi istekleriyle benimseyip kabul etmişler ve İslamiyet’te sınıfsal ve ekonomik çıkarları gereği Sünniliği seçmişlerdir. Halk kitleleri ise, İslamiyeti egemen çevrelerinden sonra kabul etmişler ve yaşadıkları sorunlar karşısında Şiiliği (Aleviliği) seçmişlerdir. Çünkü, Şiilik Türk ulusal yapısına, Sünnilikten daha uygun düşmüştür. Egemen çevrelerin emri altındaki halk kitlesinin Sünniliği seçmeleri de zorunluluk karşısında gelişen bir durumdur.

Oğuz boyları, sıkıcı ve anlaşılmaz Arapça dilinde fıkıh hükümlerini dinlemek yerine, kendi ozanlarının Türkçe seslerine kulak vermeyi yeğ tutmuşlardır. Oğuz Beylerinin “Kara Budun” diye niteledikleri “Halk kitlesi”, şamani inançlarından, İslamiyeti kabul etmiş görünmelerine rağmen, vazgeçmemişlerdir. Bunlar daha çok, göçebeliklerini bir ölçüde devam ettiren ve ulusal inanç ve geleneklerinden fedakarlık etmeyen Türklerdir. Buna karşılık, Oğuz Beyleri, yani “Ak Budun” sadalanan egemen yönetici aristokrat zengin sınıf İslamiyeti hevesle ve Türklüğünü unutacak ölçüde benimsemişlerdir.[23] 

İşte bu nedenle, İslamiyeti bir birinden farklı bir şekilde anlayan ve kabul eden Oğuz boyları, ak budun - kara budun, zengin - fakir, okuryazar - cahil, şehirli - köylü göçebe unsur, Sünni - Alevi  gibi yaşam bakımından olduğu kadar inanç bakımından da bazı karşıtlıkları bünyesine almaya başlıyordu. Bu karşıtlıklar, ilerleyen yıllarda bir takım ideolojik ve sınıfsal çatışmalara yol açacak ve bunun ardı arkası asla kesilmeyecektir.

Halifeler döneminden başlayarak bütün dönemlerde Halifenin otoritesine karşı Şiiler geniş çapta harekete geçmişlerdir. Ancak, Sünni Halifeler de, henüz tarafsız olan Türklerin, Şiilerin yanında yer almasına ilgisiz kalmamışlardır. Oğuz Beylerine elçiler ve çeşitli hediyeler göndererek kendi taraflarına çekmeyi başarmışlardır. Aleviliğin gerilemesinde, bu şekilde İslamiyeti kabul eden ve askeri görevlere getirilen aristokrat tabakayı oluşturan Türk Beylerinin büyük etkileri olmuştur.

Gerek Sünni Arapların Türklere olan çağrıları ve gerekse Türklerin aristokrat olanlarının önce İslamiyeti kabul etmeleri ve İslamiyette de Sünniliği benimsemeleri bir rastlantı değildir.[24]

Gerçekten de yoksul Araplar, zengin Arapların Sünniliğine karşı Şiiliği bir kurtarıcı gibi görmüşlerdir. İktidarı da ele geçirmiş olan Sünnilerin devlet aracılığıyla Şiilere karşı giriştikleri baskı eylemleri ise, Şiiliğin egemen güçlere karşı, bir yoksul sınıf ideolojisi olarak gelişmesine yol açmıştır. Böylece Sünnilik, Türk boylarında egemen güçlerin İslami devlet ideolojisi olurken, Alevilik de halk kitlelerinin ideolojisi olmuş ve daha sonraki sınıfsal Sünni-Alevi çatışmalarda zaman zaman öne çıkmıştır. Bu çatışmalar, özellikle siyasi erki ellerinde bulunduranlar tarafından bir baskı aracı olarak kullanılmış ve İslamiyeti yayma sırasında halkı İslamiyetle birlikte mezhebi de seçmek gibi bir durumla karşı karşıya getirmiştir.

Şiiliğin dinsel bir öğreti olduğu kadar, siyasal bir düşünce akımı olduğunu da unutmamak gerekir.

Tarihte Türk toplumunda kadının toplumsal yaşantısındaki yeri, özellikle göçebe yaşantının hüküm sürdüğü süreçte, büyük önem taşımaktaydı. Günlük yaşantısında kadın her zaman üretken bir unsur olmuş ve aile bütçesine önemli maddi katkılar sağlayan bir değer olmuştur. Oysa, İslamiyetle birlikte kadın, özellikle Sünni yani Ortodoks İslamlık bu yaşantısını tümüyle yasaklamış ve sert kurallar getirerek kadını ikinci sınıf insan konumuna indirgemiştir.

Buna karşılık Türkmenlerde göçebe yaşantıyı ve insanın kendisini, dini inançlarıyla birlikte hoş gören ve emeğe önem veren bir öğreti olarak Şiilik karşılarına çıkıyordu. Eğer İslamiyet kabul edilecekse, ulusal geleneklerine ve yaşantılarına bağlı göçebe Türkler, kendine uygun düşen Şiiliği benimseyecekti. Türklükten kopan ve yabancı egemen ticari çevrelerle bütünleşen Türkler ise adını, dilini, geleneklerini ve ulusunu unutarak Sünniliği seçecekti.[25]

Şu halde Oğuzlarda Şiilik, halk kitlelerince benimsenmiş olmasına karşın, Sünnilik egemen yönetici ve zengin çevrelerce benimsenmiş bulunmaktadır. Müslüman aristokrat Türklerin İslamiyeti kabul etmemiş olan soydaşlarına karşı cephe almalarında, Araplar ile ortak olan ticari çıkarlarının etkisi bulunduğu da bir gerçektir.

İslam devletlerinde, medrese denince, sadece ahiretle uğraşan din adamı yetiştiren bir müessesse değil, devletin ihtiyacı olan bürokrasi sınıfını da hazırlayan bir mektep anlaşılması gerekir. Onun için hükümetler nüfuzunu şehirli-medreseli birliğine dayayan tüm devletlerde din anlayışının sünnilikten başka türlü olmasına imkan yoktu.[26] Din devleti hüviyetinde olmanın gereği olarak, dini kendi doğrularına göre öğretmek için, her türlü tedbiri almakta gecikmemişlerdir. Bu davranışlarıyla Sünnilik, daha çok gelişmiş ve İslami Ortodoks kimliğiyle tarih sahnesine çıkmıştır.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra yerine geçecek olan Halifenin kim olacağı tartışmaları ve bir takım çıkar çatışmaları sonucu Halifelerin hile ve düzenle başa geçmeleri Hz. Peygamberin soyunun indiği Haşimiler ile diğer Arap kavimleri Kureyşliler, Hazrecliler, Evsliler, Kinaneliler, Havlanlar, v.b. arasında derin huzursuzluklar çıkmasına sebebiyet vermiştir. Daha Hz. Peygamberin sağlığında bile kendilerine büyük kötülükler etmiş olan kabileler vardı. Hz. Peygamberin vefatından sonra da O’nun soyundan gelenlere (Ehlibeyte) karşı aynı çevreler kıyam derecesine varıncaya kadar eza ve cefa çektirmişlerdir.

Kerbela olayı, bu kıyamların en vahşetlisi ve en şiddetlisi olanıdır. Kerbela’da Hz. Hüseyin ile birlikte savunmasız kadın, çoluk çocuk, yaşlı birçok insan ve ehlibeyt soyu acımazsızca, işkence edilerek öldürülmüştü. Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi olayı, bir kendini feda ediş <rédemption> niteliğindedir ve öcü alınması gereken bir yeniliş olarak Türkler arasında da kabul görmüştür.  Haksızlığa asla tahammülleri olmayan Türkler için Kerbela katliamının hayfının alınması dini inançtan öte, ihlal edilen temel insan haklarının yeniden tesisi ve ilahi adaletin yerine getirilmesinde tarihsel bir görevdir. 

Kerbela’nın rövanşı ve Ehlibeyt sülalesine karşı yapılan bütün haksızlıkların öcünü 70 yıl sonra Horasanlı Ebul Müslüm alacaktır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in vefatından sonra İslam dünyasının iki kutuba ayrılması şu evrelerden sonra başlamış ve giderek ayrışmıştır:

1.      Hz. Peygamber hakka yürüyünce, cenazenin yalnızca Ali taraflarınca kaldırılması, Ebu Bekir, Ömer ve Osman matem yerine gelmemeleri ve Peygamberin cenaze işleri gibi mukaddes bir görevi yerine getirmemeleri.

2.       Hz. Ali peygamberin yasını tutarken, onun defin işeriyle uğraşırken, Ebu Bekir, Ömer ve Osman taraflarınca fırsattan istifade edilerek, bir oldu bittiyle Ebubekir’in halife seçilmesi,

3.      Hz. Muhammed kurduğu ordunun başına kölesi Zeyd’in oğlu Usame’yi getirmiştir. Herkesin bu ordu komutanının emri altında bulunmasını irade buyurmuşlardır. Bir kölenin oğlundan komandan olmaz diye Ebu Bekir, Ömer ve Osman Hz. Peygamberin emrinin hilafına emir altına girmemişlerdir.

4.      Ebu Bekir halife olunca, Hz. Peygamberin kızı Fatima’ya çeyiz olarak verdiği Fedek Hurmalığını elinden alması. Ömer halife olunca, hatasını kabul edip iade etmek istemiş ancak bu defa da Hz. Ali, “Fatima’nın ölümünden sonra neye yarar?” Diyerek kabul etmemiştir.

5.      Mervan’ın vahiy katibi iken “Ali imran” suresini “Ali Mervan” suresi şeklinde değiştirmeye kalkışması.

6.      Ebu Süfuyan!ın karısı Hinde, Uhud savaşında Hz. Hamza’yı şehit ettirmesi ve ciğerini çiğ çiğ yemesi. Diğer organlarını bir ipe dizip boynuna kolye gibi asması.

7.      Ebu Süfyan’ın Hz. Peygamber’e düşman olması ve Uhud savaşında attığı taşla iki dişini kırması.

8.      Saffeyn savaşında Amr As’ın teşvikiyle Osman tarafındaki askerlerin mızraklarının ucuna Kuran ayetlerin takarak buna kılıç kaldırmayan Hz. Ali askerlerini katletmesi.

9.      Ebu Bekir ve Ömer’de olduğu gibi Osman’ın da hile ile halife seçilmesi. Amr İbnül As’ın hakem olarak hile yapması.

10.  Osman’ın halife seçildikten sonra kendi tarafını kayırması ve onlara devlet işlerinde iş vermesi. Mervan’ı da kendine yardımcı tayin etmesi.

11.  Osman’ın Muaviye tarafından öldürtülmesi ve suçu Hz. Ali’ye atmaya kalkması.

12.  Hz. Ali’nin, Muaviye ve oğlu Yezid tarafından yönlendirilen Mülcem isimli şahıs tarafından şehid edilmesi.

13.  Hz. Hasan’ın zehirlenmesi ve Hz. Hüseyin ve 14 masum aile efradının Kerbelada Yezid tarafından şehid edilmesi.

14.  Peygamber düşmanı Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye’nin Hz. Ali yolundan gidenlerin yoldan çıktıklarını ilan ve hutbelerde bunu işlemesi.

15.  Peygamber soyu ehlibeyt’in planlı olarak Emevilerce katledilmeleri.

16.  Peygamberin Mekke ve Medine’deki bütün sahabelerinin Yezid’in emriyle Haccac tarafından kılıçtan geçirilmesi.

Daha başka sayılabilecek onlarca sebep bulunmaktadır. Ancak en etkili olanlardan birkaçına değinilmiştir.

İslam devletini eline geçirerek Halifeliği kendi aşiretlerine kazandıranların, bir zamanlar Kuran ayetlerini süngülerin ucuna takarak hem Kuran’a hakaret etmeleri ve hem de Kuran’a saygı duydukları için kılıç kaldırmayanları dahi katletmeleri, İslam dünyasında büyük infial yaratmıştır.

Yine, Hz. Peygamber’in “Benden sonra Halife Ali’dir.” diyerek Halefini belirlemişken, vasiyetleri dinlenmemiştir. Hem örf ve adete uygun olarak Peygamberin soyundan biri iktidara getirilmemiş ve hem de Ehlibeyt soyu yönetimden uzak tutularak, Peygamberin soyu kurutulurcasına katledilmiştir. Bunu yapanlara karşı, Araplar arasında olduğu kadar, İslamiyeti kabul etmiş diğer uluslar arasında da nefret duyulmuş ve tepkiyle karşılayanlar olmuştur. Bununla birlikte, Emevilerin yayılışları sırasında emperyalist bir politika gütmeleri ve Arap olmayan Müslümanları köle (mevali) saymaları, Sünni Emevilere karşı, özellikle göçebe Türk topluluklarında tepkiye yol açmıştır.

Diğer taraftan, Halifeler, Emeviler ve Abbasiler öneminde İslamiyeti yaymak noktasında, egemen devlet gücünün asıl amacının İslamiyeti yaymak değil, ganimet elde etmek olduğu anlaşılmış ve maddi çıkarları için İslamın kullanıldığı ve İslamın ekseninden gittikçe uzaklaştırıldığı açıkça görülmeye başlanmıştır.

Merkezi otoriteye karşı olan muhalif guruplar hiç de boş durmamışlar ve kendilerini etkili bir şekilde ifade etmeye devam etmişlerdir. Emevilerin ağır baskısından kurtulan Ehlibeyt soyundan İmam Zeynel Abidin Türklere sığınmıştır. Türklere İslamiyetin tüm güzelliklerini ve üstün meziyetlerini birinci ağızdan anlatma fırsatı bulmuştur. Kendisini dinleyenler, her yönden mağduriyete uğramış olan Ehlibeyt ailesinin acıklı durumu karşısında oldukça etkilenmişlerdir.  Tarihte mazlumlara karşı oldukça duyarlı, anlayışlı ve hoşgörülü olan Türkmenler, İslamiyeti kabul etme noktasında bu ikilemle karşı karşıya kalınca, kendilerine İslamiyeti zorla kabul ettirmek isteyen Emevilerin taşıdıkları islami inanç biçimini değil, haksızlığa uğramış bulunan muhalif grubun inancı olan “Şiilik” yani Ali taraftarlığını tercih etmişlerdir.  Muhalif gurup, Şii mezhebini tanıtırken dayatmalardan oldukça uzak durmuşlardır. Birebir görüşmelerinde samimi ortamlar yaratmışlar ve bu ortamları en iyi şekilde kullanmışlardır. Bu sebeplerle İslamiyette, Hz. Peygamber ve Ehlibeyt soyundan gelenlerin koyduğu dini akidelere dayanan kuralları kabul eden Şiilik göçebe Türk toplumunda sempati bulmuş ve kabul görmüştür.

Türkmenlerde Şaman kam ozanların toplum üstündeki etkisi oldukça fazladır. Kam ozanlar kendi inançlarına bir hayli benzerlik gösteren İslamiyeti kavramakta zorlanmadılar. Öğrendikleri dini akideleri şiirlerle, beyitlerle lirik tarzda öğretme yolunu seçtiler. Bu yolla kısa süre içinde geniş kitlelere ulaştılar. Enderunların, medreselerin Arapça dili kullandıkları için yıllarca uğraşarak öğretemediklerini kam ozanlar nefeslerle Türkçe hitap ederek kısa süre içinde başardılar. Daha çok sevgi ve hoşgörü ortamında gerçekleşen bu öğreti metodu çok etkili olmuştur. Şaman akideleriyle de özdeşleşen Şiilik, Türkmenler arasında geniş taraftar bulmuş ve bu yolla Türkmenlere özgü bir Şiilik anlayışı gelişmeye başlamıştır. Arap Şii anlayışından farklı olarak yeni bir anlayışla şekillenen yola “Alevilik tarikatı” denilmiştir. Alevilik, İslamiyeti kabul etmiş olan Oğuzlarda  Şiiliğin bir başka versiyonudur. Ancak, hemen belirtelim  ki Alevilik, Şiilikle ortak yanları bulunmakla birlikte, Şiilikten oldukça da farklıdır. Sağlam inançlı ve mert karakterli göçebe Türkmenler inançları uğruna ölümü göze almaktan çekinmemişlerdir. Horasan’da Eba Müslüm etrafında toplanan Türkmenler, Emevilerin iktidarına son vererek Halifeliği ait olduğuna inandıkları Ehlibeyt soyundan olan Abbas’a teslim etmişlerdir (M.S.750). Ancak, temelinde bedevi Arap kanı olan ve çöl kültürü taşıyan Abbas ve taraftarları Eba Müslüm’ü hileyle davet ettikleri bir ziyafette zehirleyerek öldürmekle karşılık vermekte beis görmemişlerdir. Alevilikle Şiilik arasında en belirgin şekilde ortaya çıkan bu basit fark bile çok şey ifade etmektedir. Yine ehlibeyt soyundan olan İmam Cafer, Emevilerden kaçıp İran’a sığınmıştır. Orada Şiiliği yaymış ve fikirlerle kendini kabul ettirerek Caferi Tarikatını kurmuştur. Bugün İran’da devlet yönetimine de hakim olan “Caferi Tarikatı” Araplardaki Şiiliğin İran versiyonudur ve Alevilikten oldukça farklıdır. Aleviliği, Arap Şiilerden farklı kılan diğer hususlardan bazıları şunlardır:

1.      Allah korkusu yerine, Allah sevgisi hakimdir.

2.      Her şeyin temelinde insanı ve insan haklarını esas alır.

3.      Türkçe dua okunur ve Türkçe ibadet yapılır

4.      Eşitlik taraftarıdır.

5.      Hoşgörülüdür.

6.      Kadına önem verir.

7.      Paylaşımcı fikir sahibidir.

8.      Mazluma karşı koruyucu ve yardımseverdir.

9.      Savunmasız kişilere, çocuklara, kadınlara, yaşlılara el kaldırmaz