E-mail:
mailadmin@odek-koyu.com
Copyright
©
Her Hakkı Saklıdır. İzinle sitedeki yazılardan alıntı yapılabilir.
Sitedeki yazıların sorumluluğu yazarına
aittir.
TARİHTE TÜRKLER VE ÖDEK KÖYÜ TARİHİ
SOSYAL KÜLTÜREL DOKUSUYLA
İ Ç İ N D E K İ L E R 1.
TÜRKLERİN
ANA YURDU TARTIŞMASI 2.
TARİHTE
TÜRK DEVLETLERİ 3.
İSLAMİYET
ÖNCESİ TÜRKLERDE DİN 4.
ÇAĞIMIZIN
DİNİ : İSLAMİYET 5.
ARAP
MİLLİYETÇİLİĞİ VE İSLAMİ EMPERYALİZM 6.
TÜRKLERİN
İSLAMİYETİ KABULÜ 7.
DİNİ
ETNİK BÖLÜNMELERİN TEMELİ 8.
MEZHEPLER 9.
BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİNDE TÜRKMENLER 10. ANADOLU
SELÇUKLU DEVLETİNDE TÜRKMENLER 11. ANADOLUNUN
TÜRKLEŞMESİ 12.
BAZI TANINMIŞ
ZATLARA YÖNELİK BENİMSEME ÇABALARI 13. YUSUBE
AİLESİ KÖKENİ 14. ÖDEK
YERLEŞİM YERİ 15. ÖDEKTE
ÖRF VE ADETLER 16. ÖDEK
ÖZTÜRKÇE KONUŞUYOR 17. ÖDEK
NÜFUS DURUMU 18. ÖDEKTEN
YETİŞMİŞ ŞAHSİYETLER 19. YUSUBE AİLESİNDEN KISSALAR 20. YUSUBE
ALFABETİK LİSTE 21. YUSUBE
AİLESİ SOYAĞACI 22. ÖDEK
KÖYÜ YER ADLARI 23. ÖDEK
KÖYÜ HARİTASI 24. ÖDEK
KÖYÜ LEHÇESİ SÖZLÜĞÜ Herkes gibi ben de soyumun nereye
dayandığını merak ettim. İstedim ki, bir soyağacı çıkartayım, atalarımın kimler
olduğunu bileyim, neler yaptıklarını öğreneyim. Bu özlem ve istekten yola
çıktım. Bu çalışma, meraklarımı gideren özel,
tarihi, sosyal, ekonomik, kültürel nitelikli araştırmalarımın sentezini içerir.
Tarihi kökenimizin kimler olduğu, nereden gelip nereye gittikleri, ne işler
başardıkları v.b. konular tarih süreci içinde incelenip elde edilen veriler
irdelenerek "Tarihte Türkler Ödek Köyü Tarihi ve Sosyal Kültürel Dokusuyla Yusube
Ailesi" adı altında derlenmiştir. Anadolu’nun Türklerin en eski yurdu
olduğu yakın tarihe kadar bilinmese bile hissediliyordu. Anadolu, binlerce yıl
bir çok uluslara yurt olmuştur. Her gelen ulus, burayı sevmiş, buraya gönül
vermiş, burasını tarihsel bilincini yansıtacak izlerle bezemiştir. Anadolu çok
ulusları yoğurmuş onları yeniden şekillendirmiştir. Ancak, Anadolu’dan geçen
uluslar da Anadolu’yu yoğurup şekillendirmiş, ona kendi damgalarını vurmaya
çalışmışlardır. Her ulusun geçişinden sonra ne Anadolu eski Anadolu olarak
varlığını koruyabilmiş, ne de kavimler eski konumlarını muhafaza
edebilmişlerdir. Şimdi burada şu soru
akla geliyor. Türkler Anadolu’yu mu, yoksa Anadolu Türkleri
mi fethetti? Bu soruya en güzel cevabı ünlü düşünür
Sabahattin Eyüpoğlu veriyor. “Anadolu’nun ulu potasında eridik, ama erittik
de”. Anadolu’ya akın akın gelen Oğuz (Türkmen) boyları 12-14. Yüzyılda Anadolu’yu
Türkleştirdi ama kendileri de Anadolulaştı.
Şimdi Anadolu’nun 20. Ve 21. Yüzyıl
versiyonunda Yeni Anadolu Ulusu veya
yepyeni bir Türk Ulusunun oluştuğuna
tarih ile birlikte hepimiz tanık oluyor. Bizim atalarımız da Anadolu’ya Türkistan’dan
Horasan’a, oradan Azerbaycan’a ve oradan da
Kars dolaylarına gelerek Anadolu’ya ayak basmışlardır. Bu çalışmada bu
tarihi göç serüvenin gelişimi, kültürel yapı, dini ve etnik kimlikleri, inanış,
örf ve adetleri özüne sadık kalınarak sağlam kaynaklardan aktarılmıştır. Elinizdeki bu çalışma, benim gibi
geçmişini merak eden veya edecek olana da kolunun uzanabildiği kitaplığında
bulunan veya bir tuş kadar yakın başvuru kaynağıdır. “Geçmişini bilmeyen
toplumlar geleceklerini kuramazlar” diyen yüce Atatürk’ün veciz sözünden
hareketle gelecek kuşaklara yarınlarını düşünüp sağlıklı kararlar almalarını
kolaylaştırmak için bırakabileceğimiz özlü, sıra dışı bir çalışma olmuştur. Gök Türkler, Oğuzlar, Türkmenler özgür
ruhlu insanlardır. Bunun yararlarını görmüş ve yaşamış olmanın yanında
zararlarını da iliklerine kadar hissettikleri olmuştur. Aydınlanmadan gereği
gibi yararlanamamışlar. Baskılar karşısında ne yapacaklarını bilememişler.
Özlerindeki ışık ile yönlerini bulmuşlar. Okumaktan, bilimden, sanayiden uzak
kalmışlar. Toplumda marjinal rolleri kabullenmişler. Sömürülmekten,
ezilmekten kurtulamamışlar. Bu durum
onları kapalı toplum hayatına mahkum etmiş. Avunmak için kendilerini mistisizme
vermişler. Doğaüstü güçlerden medet ummuşlar. Bilgi ve becerilerini kullanma
cesaretini gösterememişler. Bireysel ve örgütsel atılımlar yapamamışlar. Gelişen dünyada yönetimler ve toplumlar
dengeleri kendi lehlerine çevirme becerisi gösterenleri öne çıkartmıştır.
Arkada kalanlar ise muhalif kanadı temsil etmek durumunda kalmıştır. Günümüzde
yönetimler ve egemen toplumlar, muhalif kanada tahammül göstermek bile
istememektedirler. Kitle iletişim araçlarını kullanarak, onların elindeki tüm
silahları alarak yoğun ve baskıcı
denetimleriyle muhalefeti geriye itmekte ve tamamen yok etmektedirler.
İnsanoğlunun artık muhalefet etme olanağı bile elinden alınmaktadır. Egemen
sınıflar bunu paravanlar kullanarak yaptıklarından öznesiz
baskı dönemi yaşanmaktadır. Bu durumun panzehiri, iyi eğitim almış ve
gerektiğinde hızla bir araya gelebilen ve örgütlü mücadeleye aktif olarak
katılan kendi içinde özgürleşmiş bireye
daha çok ihtiyaç vardır. Okumanın her zaman önemi vardır. Okuma
aydınlanmanın ve daha özgür olmanın temel ışığıdır. Bu ışıktan yoksun toplumlar,
yenileşmeler karşısında, çağdaş dünya içindeki yerlerini bulamazlar. Okuyan
birey, özgürleşen ve kendi içine doğru derinleşen, kendi üstünde başka bir
gücün denetimini istemeyen, buna katlanmayan insandır. Geleceği bu insanlar
şekillendirecektir. Demokrasi, bu türden insanların oluşturduğu yönetimler ve
kurumlarla daha kolay ve daha gerçekçi olarak işleme ve işletilme olanağına
kavuşacaktır. İnsanları yönetmeye ve onlara hükmetmeye çalışmak boşunadır.
İnsanlar doğası gereği yönetimin objesi olmak istememektedirler. Yönetimin asıl
objesi insan dışındaki ekonomik kaynaklar olan maldır, paradır, kıymetli
metalardır. Yönetimler bunları en rasyonel ve adil şekilde yönetmek,
yönlendirmek, paylaştırmak, hazır tutmak ve sunmak durumundadırlar. Yani, yönetimler
insanı değil ekonomiyi yönetsinler. Yönetimler ekonomi trafiğini iyi idare
etsinler ve insanları yalnızca ve eşit olarak ekonomiden ne kadar ve ne zaman
pay alacakları ve diğer insanlarla ilişkilerinin sınırları noktasında açıkça
bilgilendirilmesi yeterli olacaktır. Güdümlü siyasal ve kültürel
yapılanmalardan kendimizi kurtarmak ve bu dönemi esenlikle aşmak, halkımızın
sağlıklı eğitim almış bireylerden oluşmasına olanak sağlamakla mümkün
olacaktır. Aydınlanmış, dünya görüşü ve istemleri berraklaşmış birey, kitle
kültürünün baskıcı ve uyutucu etkisinden ve bunların travmasından kendisini
kurtarmasını bilecektir. Kurtuluşumuz okumaktır, aydınlanmaktır,
bilgilenmektir, ilgilenmektir, destek vermektir. Bilgi kuvvettir, silahtır.
Eksiğini bilmek te bir kazanımdır. Geçmişimiz bilmek ve geleceğimizi planlayıp
kurmak için okumak ve öğrenmek zorundayız. Bu çalışmaya bu gözle bakınız. Pirimiz Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin
buyurdukları “İri ol, diri ol, bir ol” sözünün hayata geçmesi için birlik ve beraberliğimizin
harcının okumak olacağını ümit ve niyaz ediyorum. Eksikliklerimiz ve
kusurlarımız için hoşgörünüze sığınıyorum.
1. TÜRKLERİN ANA YURDU TARTIŞMASI Türklerin
asıl anayurdunun Orta Asya değil, Anadolu olduğu tarihi bir gerçektir.
Anadolu’dan Orta Asya’ya da giden Türk
grupları olmuş ve büyük kuraklık sonucunda dünyanın dört bir tarafına dağılmış
ve bu arada tersine olarak Anadolu’ya gelenler olmuştur. “Türkler İ.Ö.
4000-5000 yıl önce de Anadoluda var idiler.” Bu tespit
Atatürk’e ait olup şu özgün cümleyle devam eder: “Bu memleket, Dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna
mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne yedi (7) bin senelik, en
aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı, beşiğin
içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden,
yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı.
Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu
tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu, TÜRK oldu, Türk budur, yıldırımdır,
kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir”[1] Atatürk’ün
bu tespiti, yıllar sonra adeta ispat edilircesine, 1997 yılında, Konya ili
Ilgın ilçesindeki bir kazıdan İ.Ö. en az 4000 yıllık Hitit eserleri çıkmasıyla
çok anlam kazanmıştır.[2] Türkiye Cumhuriyetini kuran ulu önder Gazi
Mustafa Kemal Atatürk, tarihin geçmişte olduğu kadar gelecekte de önemli
olduğunu büyük ileri görüşlükle kavramışlardır. Her milletin bir tarihi ve
kökeni bulunduğu gibi Türk ulusunun da şanlı bir tarihi ve milenyumlar öncesine
dayanan soylu bir kökten geldiğini çok iyi özümsemişlerdir. Bu duygularla
tarihimizin başkaları tarafından değil, bizzat Türk tarihçilerince incelenip,
irdelenip yazılması için Türk Tarih Kurumunu kurmuşlardır. Anadolu
göbel alındığında, Asia (Asya) Güneşin doğduğu yer anlamına Hitit’ce Assuwa
sözcüğünden gelmektedir. Asenalar (Asianalılar) ülkesi demektir. Europe ise,
(Ereb) sözcüğünden türetilmiştir, Güneşin battığı yer anlamına gelir. Finike
kralı Agenor’un kızı Europe’nin yaşadığı yer demektir. Doğu: Asia yani Fecr ve
Batı ise: Europe yani Şafak demektir. Tarih
kitaplarında okuduğumuz Alp Arslan 1071 de Malazgirt utkusu ile elde ettiği
sonuç, aslında Anadolu’yu 12.yüzyıl Türklerine, yani asıl sahiplerine geri
vermek olmuştur. Atatürk, Sümer-Akad-Eti devirlerinin birer Türk varlığı olduğu
yolundaki inancını I. Ve II. Tarih kongrelerinde Uluslararası bilim otoriteleri
önünde tartışılan ve hiçbir karşı fikir olmadan Sümerlerin ve Etilerin birer
Turan Irkı oldukları gerçeği üzerine hemfikir olanlar, elde ettikleri bulgular
sonucunda Ahilerin Etilere bağlı, Hitit deyiminin Arapça’dan Latince’ye ve eski
Yunanca’ya geçiş içinde buldular. Ankara’nın yanı başındaki Ahi Mes’ut semtinin
Eti Mesut olmasının bile, bu izleyiş içinde değeri vardır.[3] İsa’dan
4000 yıl öncesinde, yani tarihin kaydettiği en eski zamandan beri Anadolu,
Mezopotamya ve Kafkasya’nın ahalisinin Turanlılar (Türükler yani Türkler)
olduğu dö Morgan gibi tarih ve eski
eserler ilminin en yetkili kişileri de söylemektedirler.[4] Urartu,
Elam, Sümer, Tukal, Hitit, Koman, Konuk gibi Turanlı milletlerin bu bölgedeki
varlığı bilinmektedir. Yine, Türklerin ataları olarak bilinenler yanında
Frigler, Lidyalılar, Likyalılar, Karyalar, Trovalılar gibi Anadolu’da yaşamış
ve büyük medeniyetler kurmuş olan ulusların da Turanlıların kökü oldukları
yolunda inandırıcı kanıtlara rastlanmaktadır.[5] 2.
TARİHTE TÜRK DEVLETLERİ Türkler
tarihte onlarca devlet kurmuşlardır. İlk Türk Devletinin kuruluşu M.Ö. 4000
yıllarına kadar uzanmaktadır. Ancak burada bayrağı ve toprağı olan ve bağımsız
olarak kurulmuş devletlere yer verilecektir. Bunlardan bazıları şunlardır: 1.
Hunlar 2.
İskitler (Sakalar) 3.
Göktürkler 4.
Uygurlar 5.
Kırgızlar 6.
Sabarlar 7.
Avarlar 8.
Hazarlar 9.
Bulgarlar 10. Türgişler 11. Karluklar 12. Macarlar 13. Peçenekler 14. Oğuzlar 15. Kıpçaklar (Kumanlar) 16. Tolunoğulları 17. İhşidler 18. Karahanlılar 19. Gazneliler 20. Büyük Selçuklu Devleti 21. Harzemşahlar 22. Eyyubiler 23. Memluklar 24. Osmanlılar 25. Moğollar 26. Timur Devleti 27. Babür Devleti 28. Akkoyunlular 29. Karakoyunlular 30. Kazaklar 31. Özbekler 32. Azeriler 33. Türkmenler 34. Türkiye 3. İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRKLERDE DİN Türklerin
eski ata dini olan Papanizm ve Şamanizm’di.[6]
Türkler X. Ve XI. Yüzyıllarda, Maveraünnehir’ê yerleşmelerinden sonra İslam’a
katılmaya başladılar. Bu İslamlaşma, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan gibi İran
kültür bölgelerinde oldu. Türkler yeni dini, daha çok İranlı dailer
<misyonerler> ve İranlı tacirler aracılığıyla tanıdılar. İslam
dinini resmi olarak ilk kabul eden Türkler, Karahanlılar, Harzemşahlar ve X.
Yüzyıldan beri Müslümanlığa girmiş bulunan Volga Bulgarları olmuştur. Türklerin
İslamiyet’i kabul etmesi 300 yıldan fazlaca bir zamanı almıştır. Türk halk
kitlesi İslamiyeti yer yer direnmeler göstererek, yavaş yavaş benimsemiştir. Yine
de İslami kisve altında eski geleneklerini ve dinini yaşatmıştır. Ancak kabulü
ile birlikte bütün Türk kamusal yaşantısını derinden derine etkileyen
İslamiyetin geniş Türk halk kitlelerine kendiliğinden ve kapsamlı olarak
özümsendiği sanılmamalıdır.[7] Türklere
İslamiyeti ilk öğreten İranlı dervişlerdir. Daha sonra onların yerini Türkmen
dervişleri almaya başladı. Bunlar, Şamancıların eski Kam-ozanlarının
izleyicileri idiler. Kendilerine Bab, Ata <Baba> ya da Dede
<büyükbaba> denmekteydi. Bab, arapça <kapı> demektir ve İslamiyeti
yayanlara verilen bir unvandır. Bab Arslan bunlardan biridir. Kam-ozan
geleneğine göre de <Baba Arslan> olarak anılmış ve bu adla ünlenmiştir.
Halk İslamlığının bu yayıcıları kendilerini Peygamber ashabına, sonra da bizzat
Peygambere bağlayan soy kütükleri uydurmaya başladılar. İslamiyeti
kabul eden Oğuzlar yaklaşık üç yüzyıldan fazla süren bir süreçte batıya göç
hareketlerine devam ettiler ve İslamiyetle birlikte Türkmen adını benimsediler.
Anadolu’ya göç eden Türkmenlerin çoğu yerleşik hayat düzenine geçtiler.
Anadoluda göçebe yaşam biçimini sürdüren Türkmenler ise Yörük adıyla da
anılılar. İslamiyetin kabulü, ilerleyen yıllarda, göçebelik oranında ciddi
azalmalara sebep olmuş ve yerleşik unsurlar çoğalmıştır.[8] Göçebe
Türk toplumunda kadının toplumsal yaşantısındaki yeri, göçebe yaşantının gereği
olarak, büyük önem taşımaktaydı. Günlük ilişkilerinde ve yaşamın her
aşamasında, toplumun maddi yapısında kadın her zaman üretken bir unsur
olmuştur. İslamiyetle birlikte, özellikle Sünni yani Ortodoks İslamlık, kadına
bu yaşantıyı tümüyle yasaklıyor ve sert kurallar getirerek kadın üzerinde
zorlamalarda bulunmaya başlanılmıştır.[9] 4.
ÇAĞIMIZIN DİNİ : İSLAMİYET Küremizde
binlerce din hüküm sürmüştür. Çok tanrılı dinlerden sonra ilk tek tanrılı din
olarak Şamanizm özellikle Türkler arasında yaygın olarak benimsenmiş ve
günümüze kadar uygulana gelmiştir. Daha sonra tek tanrılı dinlerin sayısı
artmıştır. Bunlar arasında kutsal kitabı olan 4 din vardır. Musevilik,
Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet İslamiyet
en son insanlığa gönderilen bir dindir. Kutsal kitabı, Kuran’dır. Peygamber Hz.
Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) gönderilmiştir. İslamiyet
kendinden önceki kutsal kitapları ve kutsal dinleri de kabul eder. Bu, Onun en
büyük meziyetidir. Diğer dinler kendinden öncekileri reddetmiştir. İslamiyet
düzeni bozulmuş Arap toplumuna bir düzen vermek için gönderilmiş olmakla
birlikte milletler üstü bir dindir.
Bugün dünyada bir çok ulus İslamiyeti kabul etmiştir. Türkiye Türkleri
İslamiyeti kabul eden ilk bir Türk kavmidir. Aynı şekilde Azerbaycan Türkleri
de İslamiyeti geniş ölçüde kabul etmiş olan bir Türk kavmidir. Başka Türk kavimleri, örneğin Hazarların bir
kısmı Yahudilik, bir kısmı Hıristiyanlık, Bulgar Türkleri Ortodoks, Macar (Hun)
Türkleri Katolik, Altay Türkleri Şaman, v.b. çeşitli dinleri kabul etmişlerdir.
5. ARAP
MİLLİYETÇİLİĞİ VE İSLAMİ
EMPERYALİZM 7.yüzyılda
bedevi Arap hukuk anlayışı, İslam’ı yayma adına, İslami kurallara ve onun kutsal kitabı
Kuran-ı Kerim’e girmiştir. Halifeler devrinde de ve ondan sonraki Emeviler,
Abbasiler, Memluklar dönemlerinde de topluma düzen veren, insan ve devlet
ilişkilerini karşılıklı olarak düzenleyen kurallar ile ekonomi, siyaset,
ticaret, v.b. alanlarda uygulamalara yer veren ve tersi durumlarda uygulanacak
ceza-i yaptırımları da içeren Kuran ve Şeriat hükümleri, günün şartlarına ve
otoritenin gereksinimlerine göre değişikliklere uğramıştır. Bireyin en dokunulamaz alanı olan din ve
inanç özgürlüğü, kendileri hangi konumda olursa olsun, Allah adına kısmen veya
tamamen ortadan kaldırılması noktasında İslamiyetin özü ile bağdaşır kabul
edilemez. Çünkü, yalnızca İslam dininde Tanrı ile kul arasında hiçbir şahıs
yoktur. İslamiyeti, Hıristiyanlık ve Yahudilikten
farklı kılan da budur. Bu farkı ortadan kaldıran acaba kime hizmet etmiş olur? İslamiyetin,
Tanrı ile kul arasındaki ilişkiler bütünü olan din ve inanç alanından çıkartılarak, din adına insanın özel
hayatının neredeyse tamamına müdahale eder hale getirilmesi ve devleti
yönetmeye talip olan bir konum kazandırılması, yani Kuran’a bir çeşit Anayasa
erki yüklenmesi gayretleri, İslamiyeti ekseninden uzaklaştırmıştır. Hz. Peygamber’den başlayarak ve Ondan sonra
da Hilafeti devralanlar, iktidar olmanın gerektirdiği standart kalıpta davranışlar
ve kişisel hırslarıyla, İslamiyetin özünden oldukça uzaklaşmışlardır. İslamı
yaymak adına yapılan cihatların asıl amacı haraç almak, yağma yapmak,
ganimetler elde etmek olmuştur. Böyle olunca da İslami esaslardan ayrılan
Hilafet, bir çeşit yakan top misali, elinde olan herkesi yakmış, bitirmiştir.
Hz. Peygamber’den sonra Halifeler dönemi (672-702) başlamış ve 40 yıl
sürmüştür. İlk Halifeliği hileyle alan Hz. Ebu Bekir şüpheli bir şekilde
ölmüştür. Diğer Halifeler, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali hunharca
öldürülmüşlerdir. Hilafeti
hileli bir düzenle ele geçiren Muaviye, Emeviler saltanatını (661-750)
kurmuştur. Doksan bir yıllık Emevi Saltanatında on dört hükümdar gelmiş,
geçmiştir. Bunlardan altısı karıları ve çocukları, ikisi iktidar kavgası
sırasında, boğularak ve zehirlenerek öldürülmüşlerdir. Diğerleri de
saltanatlarını zulüm ve kan seli içinde devam ettirmişler.[10] Sonunda, siyasi erk Hilafeti İslam için
değil, kendi çıkarları için bir araç olarak kullananlar gibi bitip
tükenmişlerdir. “Türkler,
Emevi Saltanatına son verirken, tarihi bir hakkı, İslamın sicilli düşmanı Ebu
Süfyan’ın kurnaz ve hilekar oğlu ve Peygamberimizin soy-sopunun şifasız hasmı
olan Muaviye’nin elinden almış, Peygamberimizin amcası Abbas’ın sülalesine 750
yılında emaneti teslim etmiştir. Bu himmetin sahibi de Horasanlı Türk Komutan
Abdurrahman Eba Müslim’dir.”[11] Ancak,
Abbasi’lerin ilk Halifelerinden Mansur, bedevi Arabın gerçek yüzünü ortaya
koyan bir vefasızlık örneği göstererek Türk Komutan Eba Müslim’i hileyle alçakça
verdikleri bir ziyafette zehirleyerek
öldürtmüştür. Abbasiler de
Emeviler gibi, aynı zulüm ve keşmekeşliklerle 1258 yılına kadar devam etmiş ve
yanıp bitmekten kurtulamamıştır. Abbasilerin
Moğollar tarafından yıkılmasından sonra sağ olarak kurtulabilen 35.Halife El
Zahir’in oğlu Ahmet ile 29.Halife El Müsterşid’in oğlu Ebul Abbas Ahmet Mısır’a
kaçmış ve orada Türk komutan Baybars’a tanıtılmışlardı. Baybars, Ahmet’i 1261
yılında El Mustansır adıyla Halife ilan etti. Mısır’da devam eden Halifelik, İslami
esaslardan uzaklaşıldığı için Memluklar da aynı akibete uğramışlardır. 1517
yılında Osmanlı Sultanı Yavuz Selim, Memluklar Devletine son vermiştir. Ridaniye
Savaşından (1517) sonra son Halife III. El-Mütevkkil Alallah İstanbul’a gelmiş
ve Halifelik, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e takdim olunarak Osmanlılara
geçmiştir. Hilafet, beraberinde bedevi Arabın bütün düşünce ve kültürünü de
Osmanlı İmparatorluğu Yönetimine taşımıştır. Arap, Emevi, Abbasi ve Memluklarda
yapılan hatalar Osmanlılarda da tekrarlanmış ve büyük bir cihan devleti olan
Osmanlıyı da yakmış ve 1918 yılında bitirmiştir. Hıristiyanlık
nasıl ki insanın zayıflığı ve korunması temeline dayalı ise, İslamiyet insanın
güçlülüğü üzerine dayalı olarak indirilmiştir. Asıl merkez, canlıların en
akıllısı ve en değerlisi olan insandır. Din, insan ile Tanrısı arasındaki
ilişkileri içerir; görülemez, tutulamaz ve
kopartılamaz. O halde bu ilişkilere müdahale etmenin bir yararı yoktur.
Bu durumu çok iyi idrak eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk, olması gerektiği gibi
Hilafeti, İslamiyeti, Kuran’ı ve bütün dini değerleri en mukaddes yerine, yani
Türk insanının ve inanan herkesin kalbine ustaca yerleştirmiştir. Din işleri
ile Devlet işlerinin ayrılması ilkesi olan Laiklik 1924 yılında kabul
edilmiştir. Mihverinden oynatıldığı ve amacından uzaklaştırıldığı için büyük
Devletleri bile yakıp bitiren Hilafet, artık kutsal emanetlerde en yüce yerini
almış bulunuyor. Artık, İslamiyeti kimse kendi çıkarı için kullanamayacaktır.
Allah adına, İslamiyet adına kimse onun yerine geçerek karar veremeyecektir.
İslamiyet, siyasete alet edilemeyecektir. Türkler İslamiyeti bu kimlikle sevdi
ve kabul etti. İslamiyetin akidelerini bu bağlamda özümsedi. Şimdi Atatürk
Türkiye’sinde inanan herkes, dinini ve inancını doya doya yaşıyorsa, bu Atatürk
sayesindedir. Atatürk’e Türklerle
birlikte bütün insanlık alemi ve en çok da İslam alemi minnettardır. Çünkü
laiklik, Allah adına yapıyoruz diye onulmayacak, onarılamayacak hatalardan ve
onun acı sonuçlarından yüce Ulusumuzu, Müslümanları ve tüm insanları
alıkoymakta ve dünyaya örnek olmaktadır. Büyük
Selçuklu Devleti’nin kurulmasında önemli rol oynayan Türkmenlerin, devletleşme
sürecine uyum sağlayamadıkları gerekçesiyle uç bölgelere göç ettirilmeleri
Anadolu’nun Türkleşmesine katkıda bulundu. Anadolu’yu ele geçiren Selçuklular
buralardaki topraklara Türkmenleri yerleştirmişlerdir. Türkmen gençleri, Bizans
ve Haçlılara karşı, Selçuklu Sultanlarının başlıca dayanaklarıydılar.[12] Geleneksel
yaşam biçimlerini sürdüren Türkmenlerinse önemli bir bölümü eski kandaş
eşitliğine sırt çeviren Selçuklu yönetimine karşı sürekli bir muhalefetin, yer
yer ayaklanmaların kaynağını oluşturdu. Ayrıca Melikler ve Bey’lere bağlanmadan
başına buyruk davranan Türkmen Beyleri de akınları ve yağmalarıyla yerleşik topluluklar
ve yönetimler için sürekli bir tehdit kaynağıydı. Türkmenlerin boy boy İslam’ı
seçmeleri sonucu, savaş için gerekli olan şiddet, nefret, hırs ve intikam
duyguları, kötülüğe iyilikle karşılık verme, Allah ve insan sevgisine
dönüşmüştür. Bu da Türkmenlerin savaş kabiliyetini önemli ölçüde yitirmeleri
sonucunu doğurmuştur. Zamanla İslam’ın Türk grupları arasında kabul edilerek
yayılması bölgede Moğol, İlhanlı, Karahanlı, Gazneli, Timur v.b. akınları
karşısında Selçukluyu güç durumlara
sokmuştur. 13.yüzyılda
Selçuklu yönetimine karşı başlayan Babailik v.b. Türkmen ayaklanmaları
Selçuklunun zayıf düşmesine ve Moğol istilası karşısında yenilmesine kadar
vardı. 14.yüzyılda
Türkmenler arasında geriye doğru da göç hareketi başladı. Bu kez İlhanlı,
Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Afşar ve Kaçar Devletleri Türkmen güçlerine dayanarak varlıklarını
sürdürdüler. Buna karşılık Moğol yayılması Anadolu’ya başka Türkmen
topluluklarının gelmesine yol açtı. Türkistan, Horasan ve Azerbaycan’dan
Anadolu’ya bir biri arkasında kalabalık Türkmen kümeleri gelmeye başladı.
Böylece Oğuzların ezici çoğunluğu Anadolu’da toplanmıştır. İslam’ın etkisiyle
savaş isteği kaybolan Türkmenler göçebe hayatını bırakıp toprağı işlemeye ve
yerleşik hayata geçmeye başladılar. Bu köklü değişim Anadolu’nun Türkleşmesinde
ve İslamlaşmasında önemli etken oldu. Oğuzlarda
vatan, buyruğu altındaki budunları ve başka kavimleri ifade ediyordu. Çünkü,
sahip olunan ve değer taşıyan en önemli varlık budundu. Yerleşik düzene
geçilende vatan kavramı da değişmiştir. Vatan belli bir toprak parçası
olmuştur. Oğuzlar uzunca bir süre Moğolların istilasına
maruz kaldılar ve bu akınlarından
oldukça zarar görürdüler. Altay’lardan kopan Oğuzlar Horasan bölgesine, Mavera
ün nehir ve Mahan ovasına yerleştiler. Cengiz Han’ın Kafkas eteklerine kadar
istila seferlerine devam etmesi sonucu, Mahan Yaylalıklarında da tutunamayan
Türkmenler daha huzurlu bölgeler bulmak amacıyla batıya doğru göç etmeyi
sürdürdüler.[13]
Hazarın güneyinden dolaşarak Kafkasya’ya ulaştılar. Burada bir süre
konakladılar ve yurt tuttular. İran orduların Tiflis üzerine sefer yapması
sonucu yine göçe zorlandılar. Bu defa Kafkasya’dan Kars dolaylarına doğru
harekat ettiler. Göç Anadolu’ya akmaya
devam etti.[14]
6.
TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULÜ Araplar
İslamiyeti kabul ettirmek için Türklerin askeri niteliklerinden yararlanmayı
düşündükleri ve bu amaçla geniş dinsel propaganda eylemine giriştiklerini
görüyoruz. Halifelerin asker gereksinmelerini Türklerden karşılamak için bazı
boylarla ilişkiye geçtikleri, bunlara hediyeler sunarak ve ayrıcalıklar
tanıyarak kendilerine çektikleri kanıtlarıyla ortadadır. Bunlar arasında,
başlangıçta aristokrat zengin Türk
boyları olan Balh, Huttal, Soğd, Esruşene, Fergane, Curcan Beyleri ile
Türgiş, Efşin, Akhşid, Bayçur oğulları bulunuyordu. Bu Türkler, Arap
ordularında çeşitli görevler almışlardır.[15] Emeviler
döneminde, Araplar İslamiyeti önce İranlılara kabul ettirdiler. İranlılar da
kendi bünyelerinde bulunan Türk asıllı komutanlara ve bunlar aracılığıyla da
diğer Türk boylarına kabul ettirdiler. Ancak şunu söyleyebiliriz; Türkler bir
hamlede Müslüman olmuş değillerdir. İslamlaşma
dönemi yüzyıllarca sürmüştür.[16]
Üstelik kentli nüfusun İslamlaşması da bozkır nüfusununki ile aynı biçimde
olmamıştır. VII.yüzyıldan
itibaren, İslamiyet bir plan dahilinde yayılmaya başlar. Halifeler, Emeviler ve
Abbasiler dönemlerinde İslamiyetin Asya’ya yayılmasına ayrı bir önem verilir.
İslamiyet önce İranlılara, Harizmlilere ve souğdlulara kabul ettirilir. İran
vasıtasıyla da yakınındaki Horasanlı Türk topluluklarına ulaşılır. İranlılarla
işbirliği içinde hareket eden Araplar, İslamiyeti orta Asya içlerine kadar
götürmek isterler.[17] Bu
yayılma sırasında Araplar Oğuzlarla karşılaşırlar ve çetin savaşlar sonucunda
bir bölümü Müslümanlığı kabul eder. Çoğu Türkmen olan göçebe halkın Şamanilikten kalma bir
takım geleneklerine uygun düşen hususlar, Araplarca, İslam dininin de kuralı
olarak sunulması bu göçebe unsuruna hoş gelmişti. Ancak, Türklerin İslamiyeti
kabul etmesi hemen ve kolay olmamıştır. Türklerin İslamiyeti kabul etmesi 300
yıl kadar sürmüştür. Türklerin İslamiyeti kabullerinin bu kadar uzun sürmesi,
İslamiyeti kabul etmekte fazla istekli olmadıkları ve ayrıca da Arapların gelir
kaynakları olarak gördükleri Türklerden vergi, haraç, ganimet almak ve uzun
süre onları sömürmek istemelerine bağlanabilir. Çünkü, İslamiyeti kabul edenler
bazı vergilerden ve özellikle haraç ve yağmadan kurtulmuş olmaktaydı. Geniş
köylü kitlesinin İslam olması, Arap yöneticilerin işine gelmiyordu. [18] Yüzyıllar boyunca Türkler, yeryüzü dinlerinin
birçoğunu tanımışlardır. Bular arasında Mani, Budizm, Nesturi, Ortodoks ve
Katolik Hıristiyanlık, Musevilik, v.b. sayılabilir. Hala günümüzde Sarı
Uygurlar Buda’ya, Gagavuzlar ve Karamanlılar Ortodoks Hıristiyanlığa, Karaitler
Museviliğe, Bir kısım Hazarlar Yahudiliğe, Sibirya ve Orta Asya’da bir kısım
Türkler Şamanizm’e inanırlar. Böylece güçlü ve tek tanrılı dinleri tanımış
bulunan Türkler kendilerine has bir hoşgörü ve henüz güçlü kültür gelenekleri
kazanmamış genç uluslarda görülebilecek bir benimseme yeteneği sayesinde bir
çok mezhep ve ayırımcı inançları içinde eritmiş ve dinler karışması
(syncrétisme) bir halk inanışı ortaya çıkmıştır. Kısaca belirtmek gerekir ise, Türkler kılıç
zoruyla İslam olmuşlardır.[19]
Resmi tarih kitaplarında Türklerin, İslam toplumuyla ilk karşılaşıldığında
“yıldırım aşkına” yakalananlar gibi bir günde yüz binlercesinin İslamiyeti
seçtikleri masalına artık kimse inanmamaktadır. Ayrıca bedevi Araplar,
İslamiyeti yaymayı, dinin bir misyonunu yerine getirmek adına değil, çapul
yapmak, yağma ve talan yapmak, uzunca bir süreçte sömürmek temeline dayalı
olarak cihada katılmaktaydılar. Çünkü savaşta ele geçirecekleri kıymetli mal ve
esirler savaş udunu olarak kendilerine verileceği sadalanıyor ve bu gerçekleniyordu.
İslamiyetin
benimsenmesine rastlayan günlerde, Türk toplumu içindeki farklılaşma sonucu,
bir tacirler sınıfı ortaya çıkmış bulunuyordu. Bu sınıf mensuplarının
aristokratlardan ve öteki varlıklı kişilerden oluştuğunu biliyoruz. Bunun yanı
sıra bu zengin Oğuzlar ile İslam dünyası arasındaki yoğun bir ticaretin yer
aldığı görülmektedir. İşte ticaretle
uğraşan bu Türkler de, Müslümanlarla olan ilişkileri sonucu İslamiyeti kabul
ediyor ve İslam dünyasını kendi soydaşlarına karşı savunmaya başlıyorlardı. İslamiyeti benimsemekle, yönetimlerini hem
pratik ve hem de ideolojik yönden sağlamlaştırdıklarını anlayan egemen zengin
çevreler arkalarından kendilerine bağlı olan halkı da sürüklemişlerdir.[20] Cihad’larda
hedef ülkeler önce işgal ediliyor, sonra siyasal egemenlik kurularak
sömürgeleştiriliyordu. Karşı çıkanlar ve gelecekte sorun olabilecekler hemen
öldürülüyor, çıkmayanların canları para ve mal (haraç-cizye) karşılığında
bağışlanıyordu. İşin en tuhafı, bütün bunlar Allah adına yapıldığı ileri
sürülüyordu. İşgal edilen bölgelerde Arapların, Allah adına karar vermek,
değiştirmek, ertelemek, affetmek, denetlemek gibi, sınırı hiç belli olmayan,
insanın özel hayatına karışmaları ne denli keyfi, kanlı ve toplu kıyamlar
yaptıklarına tarih tanıklık etmektedir. Araplar, aldıkları ülkeler halkının
canlarını, mallarını kendileri için helal sayıyorlardı. Kavmi
azdığı ve yoldan çıktığı için, Cenabı Allah onları doğru yola getirmek üzere
Arap ırkından Hazreti Muhammed’i Peygamber olarak seçmiştir. Ancak, Araplar,
sırf Kuran Arapça yazıldığı ve Peygamber Arap soyundan geldiği için kendilerine
“Kavm-i Necip” ve Arap olmayanlara da “Mevali”
yani köleler demektedirler.[21] Bu
unsuru kendileri için paya sayarak Arap milliyetçiliğine dayalı siyaset gütmeye
başladılar. Arap olmayan Müslümanları kendilerinden aşağı görüyor, onlarla
karışıp kaynaşmaya tenezzül etmiyorlardı. Arap olmayan Müslümanlara verdikleri mevali adiyle kendilerinin beyefendi ve
soylu olduklarını anlatmak istiyorlardı. Yemeğe oturulduğunda mevalinin ayakta
durmalarını ister, onların Araplar gibi soyluluk belirten Ebu, Ebul gibi künye
kullanmalarını istemezlerdi. Erdemce Arapların yaradılışta üstün olduklarına
inanıyor ve Arapların hüküm sürmek için, Arap olmayan Müslümanların ise
kendilerine kulluk etmek için yaratılmış oldukları düşüncesini taşıyorlardı. Bu
sebeple Arap olmayan Müslümanlara çok farklı davranıyor, onlardan Müslüman
olmayanlardaki gibi cizye ve haraç alıyorlardı. Bunları toplamak için ezmek ve
tepelemek yoluna gidiyorlardı. Oysa,
İslamiyet modern ve mantıklı güzel bir dindir. İslamiyet din olarak, kişi ile
Tanrı arasındaki kulluk ilişkileridir. Bu ilişkiyi kimse bilemez, göremez ve
istese de bozamaz. Kimse Allahın yeryüzündeki temsilcisi değildir. Hiç kimse
Allah adına bir başkasından bir istekte bulunamaz. İslamiyet ilk yıllarında
“dinde zorlama olmaz” kuralıyla yayılmaya çalışılmıştır. Ancak, bu yolla Arap
yarımadasını bile aşamamıştır. İslamiyetin yayılamaması kaygısı Hz. Peygamberi
de düşündürmüş ve cihad kararı alınmıştır. Bu karar üzerine Hz. Peygamber’in
başkanlığında merkezi otorite oluşmuş ve
islami devlet yönetimi başlamıştır. Din ve devlet işleri Hz. Peygamber’in
şahsında bütünleşmiştir. Böylelikle İslamiyet, kişi ile Tanrı arasındaki
ilişkiler yumağı olmaktan çıkmıştır. Artık, İslamiyet din işlerinin yanında
Devleti de yönetmeye talip olmuştur. Bu
bağlamda kişi ile kişi ve kişi ile devlet ve devlet ile başka bir devlet
arasındaki ilişkiler de Allah adına yapılmak ve karşılaşılan her sorun da,
etkili olsun diye, Allah adına birilerinin karar vermesi suretiyle çözülür
olmuştur. Kısaca, İslamiyet din işlerinin dışına taşmış, devlet yönetimi
kurallarını da bünyesinde toplayarak siyasallaşmıştır. Hristiyanlıkta olduğu
gibi, kişi ile Tanrı arasına birileri (ruhban sınıfı=papazlar gibi) devreye
girer olmuştur. 7. DİNİ ETNİK BÖLÜNMELERİN TEMELİ İslamiyetin
yayılışında İslamiyeti kabul eden İranlılar yakınlarında bulunan Oğuzlara
tanıtmaya başladı. İslam ile ilk karşılaşan Oğuzlar İslam dininin Şamanizm’den
çok farklı bir din olmadığını gördüler. Bu ortak yönler şu noktalarda
örtüşüyordu: 1.
İslamiyet, kendinden önceki dinleri kabul
ediyordu 2.
Tek bir Tanrıya inanılıyordu 3.
Hoşgörü hakimdi 4.
Eşitlik hakimdi 5.
Hırsızlık, yalancılık, adaletsizlik ve
ahlaksızlık yasaktı 6.
Şiddet yoktu 7.
Tanrı ile kul arasında kaimse yoktu 8.
İbadet özgürlüğü vardı Bütün bunlar Türkmenlere (Oğuzlara) hoş gelmekteydi. İslam
dinine sempati duyulmasının temelini oluşturuyordu. Emevilerin
yayılışları sırasında emperyalist bir politika gütmeleri ve Arap olmayan
Müslümanları köle (mevali) saymaları, Sünni Emevilere karşı, İran’ın bir tepki
olarak Şii’liği seçmelerine yol açmıştı.[22]
Aynı şekilde Halifelik döneminde başlayan İslamiyetin siyasallaşması Sünni
ideolojiyi yaratmış ve bunun karşısında tepki olarak Şii ideolojisi çıkmıştır.
Türk egemen çevreleri, İslamiyeti kendi istekleriyle benimseyip kabul etmişler
ve İslamiyet’te sınıfsal ve ekonomik çıkarları gereği Sünniliği seçmişlerdir.
Halk kitleleri ise, İslamiyeti egemen çevrelerinden sonra kabul etmişler ve
yaşadıkları sorunlar karşısında Şiiliği (Aleviliği) seçmişlerdir. Çünkü, Şiilik
Türk ulusal yapısına, Sünnilikten daha uygun düşmüştür. Egemen çevrelerin emri
altındaki halk kitlesinin Sünniliği seçmeleri de zorunluluk karşısında gelişen
bir durumdur. Oğuz
boyları, sıkıcı ve anlaşılmaz Arapça dilinde fıkıh hükümlerini dinlemek yerine,
kendi ozanlarının Türkçe seslerine kulak vermeyi yeğ tutmuşlardır. Oğuz
Beylerinin “Kara Budun” diye niteledikleri
“Halk kitlesi”, şamani inançlarından,
İslamiyeti kabul etmiş görünmelerine rağmen, vazgeçmemişlerdir. Bunlar daha
çok, göçebeliklerini bir ölçüde devam ettiren ve ulusal inanç ve
geleneklerinden fedakarlık etmeyen Türklerdir. Buna karşılık, Oğuz Beyleri,
yani “Ak Budun” sadalanan egemen
yönetici aristokrat zengin sınıf İslamiyeti hevesle ve Türklüğünü unutacak
ölçüde benimsemişlerdir.[23] İşte bu
nedenle, İslamiyeti bir birinden farklı bir şekilde anlayan ve kabul eden Oğuz
boyları, ak budun - kara budun, zengin - fakir, okuryazar - cahil, şehirli -
köylü göçebe unsur, Sünni - Alevi gibi
yaşam bakımından olduğu kadar inanç bakımından da bazı karşıtlıkları bünyesine
almaya başlıyordu. Bu karşıtlıklar, ilerleyen yıllarda bir takım ideolojik ve
sınıfsal çatışmalara yol açacak ve bunun ardı arkası asla kesilmeyecektir. Halifeler
döneminden başlayarak bütün dönemlerde Halifenin otoritesine karşı Şiiler geniş
çapta harekete geçmişlerdir. Ancak, Sünni Halifeler de, henüz tarafsız olan
Türklerin, Şiilerin yanında yer almasına ilgisiz kalmamışlardır. Oğuz Beylerine
elçiler ve çeşitli hediyeler göndererek kendi taraflarına çekmeyi
başarmışlardır. Aleviliğin gerilemesinde, bu şekilde İslamiyeti kabul eden ve
askeri görevlere getirilen aristokrat tabakayı oluşturan Türk Beylerinin büyük
etkileri olmuştur. Gerek
Sünni Arapların Türklere olan çağrıları ve gerekse Türklerin aristokrat
olanlarının önce İslamiyeti kabul etmeleri ve İslamiyette de Sünniliği
benimsemeleri bir rastlantı değildir.[24] Gerçekten
de yoksul Araplar, zengin Arapların Sünniliğine karşı Şiiliği bir kurtarıcı
gibi görmüşlerdir. İktidarı da ele geçirmiş olan Sünnilerin devlet aracılığıyla
Şiilere karşı giriştikleri baskı eylemleri ise, Şiiliğin egemen güçlere karşı,
bir yoksul sınıf ideolojisi olarak gelişmesine yol açmıştır. Böylece Sünnilik,
Türk boylarında egemen güçlerin İslami devlet ideolojisi olurken, Alevilik de
halk kitlelerinin ideolojisi olmuş ve daha sonraki sınıfsal Sünni-Alevi
çatışmalarda zaman zaman öne çıkmıştır. Bu çatışmalar, özellikle siyasi erki
ellerinde bulunduranlar tarafından bir baskı aracı olarak kullanılmış ve
İslamiyeti yayma sırasında halkı İslamiyetle birlikte mezhebi de seçmek gibi
bir durumla karşı karşıya getirmiştir. Şiiliğin
dinsel bir öğreti olduğu kadar, siyasal bir düşünce akımı olduğunu da unutmamak
gerekir. Tarihte
Türk toplumunda kadının toplumsal yaşantısındaki yeri, özellikle göçebe
yaşantının hüküm sürdüğü süreçte, büyük önem taşımaktaydı. Günlük yaşantısında
kadın her zaman üretken bir unsur olmuş ve aile bütçesine önemli maddi katkılar
sağlayan bir değer olmuştur. Oysa, İslamiyetle birlikte kadın, özellikle Sünni
yani Ortodoks İslamlık bu yaşantısını tümüyle yasaklamış ve sert kurallar
getirerek kadını ikinci sınıf insan konumuna indirgemiştir. Buna
karşılık Türkmenlerde göçebe yaşantıyı ve insanın kendisini, dini inançlarıyla
birlikte hoş gören ve emeğe önem veren bir öğreti olarak Şiilik karşılarına
çıkıyordu. Eğer İslamiyet kabul edilecekse, ulusal geleneklerine ve
yaşantılarına bağlı göçebe Türkler, kendine uygun düşen Şiiliği benimseyecekti.
Türklükten kopan ve yabancı egemen ticari çevrelerle bütünleşen Türkler ise
adını, dilini, geleneklerini ve ulusunu unutarak Sünniliği seçecekti.[25] Şu halde
Oğuzlarda Şiilik, halk kitlelerince benimsenmiş olmasına karşın, Sünnilik
egemen yönetici ve zengin çevrelerce benimsenmiş bulunmaktadır. Müslüman
aristokrat Türklerin İslamiyeti kabul etmemiş olan soydaşlarına karşı cephe
almalarında, Araplar ile ortak olan ticari çıkarlarının etkisi bulunduğu da bir
gerçektir. İslam
devletlerinde, medrese denince, sadece ahiretle uğraşan din adamı yetiştiren
bir müessesse değil, devletin ihtiyacı olan bürokrasi sınıfını da hazırlayan
bir mektep anlaşılması gerekir. Onun için hükümetler nüfuzunu şehirli-medreseli
birliğine dayayan tüm devletlerde din anlayışının sünnilikten başka türlü
olmasına imkan yoktu.[26] Din
devleti hüviyetinde olmanın gereği olarak, dini kendi doğrularına göre öğretmek
için, her türlü tedbiri almakta gecikmemişlerdir. Bu davranışlarıyla Sünnilik,
daha çok gelişmiş ve İslami Ortodoks kimliğiyle tarih sahnesine çıkmıştır. Hz.
Peygamber’in vefatından sonra yerine geçecek olan Halifenin kim olacağı
tartışmaları ve bir takım çıkar çatışmaları sonucu Halifelerin hile ve düzenle
başa geçmeleri Hz. Peygamberin soyunun indiği Haşimiler ile diğer Arap
kavimleri Kureyşliler, Hazrecliler, Evsliler, Kinaneliler, Havlanlar, v.b.
arasında derin huzursuzluklar çıkmasına sebebiyet vermiştir. Daha Hz.
Peygamberin sağlığında bile kendilerine büyük kötülükler etmiş olan kabileler vardı.
Hz. Peygamberin vefatından sonra da O’nun soyundan gelenlere (Ehlibeyte) karşı
aynı çevreler kıyam derecesine varıncaya kadar eza ve cefa çektirmişlerdir. Kerbela
olayı, bu kıyamların en vahşetlisi ve en şiddetlisi olanıdır. Kerbela’da Hz.
Hüseyin ile birlikte savunmasız kadın, çoluk çocuk, yaşlı birçok insan ve
ehlibeyt soyu acımazsızca, işkence edilerek öldürülmüştü. Kerbela’da Hz.
Hüseyin’in şehit edilmesi olayı, bir kendini feda ediş <rédemption>
niteliğindedir ve öcü alınması gereken bir yeniliş olarak Türkler arasında da
kabul görmüştür. Haksızlığa asla
tahammülleri olmayan Türkler için Kerbela katliamının hayfının alınması dini
inançtan öte, ihlal edilen temel insan haklarının yeniden tesisi ve ilahi adaletin
yerine getirilmesinde tarihsel bir görevdir.
Kerbela’nın
rövanşı ve Ehlibeyt sülalesine karşı yapılan bütün haksızlıkların öcünü 70 yıl
sonra Horasanlı Ebul Müslüm alacaktır. Peygamberimiz
Hz. Muhammed’in vefatından sonra İslam dünyasının iki kutuba ayrılması şu
evrelerden sonra başlamış ve giderek ayrışmıştır: 1.
Hz. Peygamber hakka yürüyünce, cenazenin
yalnızca Ali taraflarınca kaldırılması, Ebu Bekir, Ömer ve Osman matem yerine
gelmemeleri ve Peygamberin cenaze işleri gibi mukaddes bir görevi yerine
getirmemeleri. 2.
Hz.
Ali peygamberin yasını tutarken, onun defin işeriyle uğraşırken, Ebu Bekir,
Ömer ve Osman taraflarınca fırsattan istifade edilerek, bir oldu bittiyle
Ebubekir’in halife seçilmesi, 3.
Hz. Muhammed kurduğu ordunun başına kölesi
Zeyd’in oğlu Usame’yi getirmiştir. Herkesin bu ordu komutanının emri altında
bulunmasını irade buyurmuşlardır. Bir kölenin oğlundan komandan olmaz diye Ebu
Bekir, Ömer ve Osman Hz. Peygamberin emrinin hilafına emir altına
girmemişlerdir. 4.
Ebu Bekir halife olunca, Hz. Peygamberin
kızı Fatima’ya çeyiz olarak verdiği Fedek Hurmalığını elinden alması. Ömer
halife olunca, hatasını kabul edip iade etmek istemiş ancak bu defa da Hz. Ali,
“Fatima’nın ölümünden sonra neye yarar?” Diyerek kabul etmemiştir. 5.
Mervan’ın vahiy katibi iken “Ali imran”
suresini “Ali Mervan” suresi şeklinde değiştirmeye kalkışması. 6.
Ebu Süfuyan!ın karısı Hinde, Uhud
savaşında Hz. Hamza’yı şehit ettirmesi ve ciğerini çiğ çiğ yemesi. Diğer
organlarını bir ipe dizip boynuna kolye gibi asması. 7.
Ebu Süfyan’ın Hz. Peygamber’e düşman
olması ve Uhud savaşında attığı taşla iki dişini kırması. 8.
Saffeyn savaşında Amr As’ın teşvikiyle
Osman tarafındaki askerlerin mızraklarının ucuna Kuran ayetlerin takarak buna
kılıç kaldırmayan Hz. Ali askerlerini katletmesi. 9.
Ebu Bekir ve Ömer’de olduğu gibi Osman’ın
da hile ile halife seçilmesi. Amr İbnül As’ın hakem olarak hile yapması. 10. Osman’ın halife seçildikten sonra kendi
tarafını kayırması ve onlara devlet işlerinde iş vermesi. Mervan’ı da kendine
yardımcı tayin etmesi. 11. Osman’ın Muaviye tarafından öldürtülmesi
ve suçu Hz. Ali’ye atmaya kalkması. 12. Hz. Ali’nin, Muaviye ve oğlu Yezid
tarafından yönlendirilen Mülcem isimli şahıs tarafından şehid edilmesi. 13. Hz. Hasan’ın zehirlenmesi ve Hz. Hüseyin
ve 14 masum aile efradının Kerbelada Yezid tarafından şehid edilmesi. 14. Peygamber düşmanı Ebu Süfyan’ın oğlu
Muaviye’nin Hz. Ali yolundan gidenlerin yoldan çıktıklarını ilan ve hutbelerde
bunu işlemesi. 15. Peygamber soyu ehlibeyt’in planlı olarak
Emevilerce katledilmeleri. 16. Peygamberin Mekke ve Medine’deki bütün
sahabelerinin Yezid’in emriyle Haccac tarafından kılıçtan geçirilmesi. Daha
başka sayılabilecek onlarca sebep bulunmaktadır. Ancak en etkili olanlardan
birkaçına değinilmiştir. İslam
devletini eline geçirerek Halifeliği kendi aşiretlerine kazandıranların, bir
zamanlar Kuran ayetlerini süngülerin ucuna takarak hem Kuran’a hakaret etmeleri
ve hem de Kuran’a saygı duydukları için kılıç kaldırmayanları dahi
katletmeleri, İslam dünyasında büyük infial yaratmıştır. Yine, Hz.
Peygamber’in “Benden sonra Halife Ali’dir.”
diyerek Halefini belirlemişken, vasiyetleri dinlenmemiştir. Hem örf ve adete
uygun olarak Peygamberin soyundan biri iktidara getirilmemiş ve hem de Ehlibeyt
soyu yönetimden uzak tutularak, Peygamberin soyu kurutulurcasına katledilmiştir.
Bunu yapanlara karşı, Araplar arasında olduğu kadar, İslamiyeti kabul etmiş
diğer uluslar arasında da nefret duyulmuş ve tepkiyle karşılayanlar olmuştur.
Bununla birlikte, Emevilerin yayılışları sırasında emperyalist bir politika
gütmeleri ve Arap olmayan Müslümanları köle (mevali) saymaları, Sünni Emevilere
karşı, özellikle göçebe Türk topluluklarında tepkiye yol açmıştır. Diğer
taraftan, Halifeler, Emeviler ve Abbasiler öneminde İslamiyeti yaymak
noktasında, egemen devlet gücünün asıl amacının İslamiyeti yaymak değil,
ganimet elde etmek olduğu anlaşılmış ve maddi çıkarları için İslamın
kullanıldığı ve İslamın ekseninden gittikçe uzaklaştırıldığı açıkça görülmeye
başlanmıştır. Merkezi
otoriteye karşı olan muhalif guruplar hiç de boş durmamışlar ve kendilerini
etkili bir şekilde ifade etmeye devam etmişlerdir. Emevilerin ağır baskısından
kurtulan Ehlibeyt soyundan İmam Zeynel Abidin Türklere sığınmıştır. Türklere
İslamiyetin tüm güzelliklerini ve üstün meziyetlerini birinci ağızdan anlatma fırsatı
bulmuştur. Kendisini dinleyenler, her yönden mağduriyete uğramış olan Ehlibeyt
ailesinin acıklı durumu karşısında oldukça etkilenmişlerdir. Tarihte mazlumlara karşı oldukça duyarlı,
anlayışlı ve hoşgörülü olan Türkmenler, İslamiyeti kabul etme noktasında bu
ikilemle karşı karşıya kalınca, kendilerine İslamiyeti zorla kabul ettirmek
isteyen Emevilerin taşıdıkları islami inanç biçimini değil, haksızlığa uğramış
bulunan muhalif grubun inancı olan “Şiilik”
yani Ali taraftarlığını tercih etmişlerdir.
Muhalif gurup, Şii mezhebini tanıtırken dayatmalardan oldukça uzak
durmuşlardır. Birebir görüşmelerinde samimi ortamlar yaratmışlar ve bu
ortamları en iyi şekilde kullanmışlardır. Bu sebeplerle İslamiyette, Hz.
Peygamber ve Ehlibeyt soyundan gelenlerin koyduğu dini akidelere dayanan
kuralları kabul eden Şiilik göçebe
Türk toplumunda sempati bulmuş ve kabul görmüştür. Türkmenlerde
Şaman kam ozanların toplum üstündeki etkisi oldukça fazladır. Kam ozanlar kendi
inançlarına bir hayli benzerlik gösteren İslamiyeti kavramakta zorlanmadılar.
Öğrendikleri dini akideleri şiirlerle, beyitlerle lirik tarzda öğretme yolunu
seçtiler. Bu yolla kısa süre içinde geniş kitlelere ulaştılar. Enderunların,
medreselerin Arapça dili kullandıkları için yıllarca uğraşarak öğretemediklerini
kam ozanlar nefeslerle Türkçe hitap ederek kısa süre içinde başardılar. Daha
çok sevgi ve hoşgörü ortamında gerçekleşen bu öğreti metodu çok etkili
olmuştur. Şaman akideleriyle de özdeşleşen Şiilik, Türkmenler arasında geniş
taraftar bulmuş ve bu yolla Türkmenlere özgü bir Şiilik anlayışı gelişmeye
başlamıştır. Arap Şii anlayışından farklı olarak yeni bir anlayışla şekillenen
yola “Alevilik tarikatı” denilmiştir.
Alevilik, İslamiyeti kabul etmiş olan
Oğuzlarda Şiiliğin bir başka
versiyonudur. Ancak, hemen belirtelim
ki Alevilik, Şiilikle ortak yanları bulunmakla birlikte, Şiilikten
oldukça da farklıdır. Sağlam inançlı ve mert karakterli göçebe Türkmenler
inançları uğruna ölümü göze almaktan çekinmemişlerdir. Horasan’da Eba Müslüm
etrafında toplanan Türkmenler, Emevilerin iktidarına son vererek Halifeliği ait
olduğuna inandıkları Ehlibeyt soyundan olan Abbas’a teslim etmişlerdir
(M.S.750). Ancak, temelinde bedevi Arap kanı olan ve çöl kültürü taşıyan Abbas
ve taraftarları Eba Müslüm’ü hileyle davet ettikleri bir ziyafette zehirleyerek
öldürmekle karşılık vermekte beis görmemişlerdir. Alevilikle Şiilik arasında en
belirgin şekilde ortaya çıkan bu basit fark bile çok şey ifade etmektedir. Yine
ehlibeyt soyundan olan İmam Cafer, Emevilerden kaçıp İran’a sığınmıştır. Orada
Şiiliği yaymış ve fikirlerle kendini kabul ettirerek Caferi Tarikatını
kurmuştur. Bugün İran’da devlet yönetimine de hakim olan “Caferi Tarikatı” Araplardaki Şiiliğin İran versiyonudur ve
Alevilikten oldukça farklıdır. Aleviliği, Arap Şiilerden farklı kılan diğer
hususlardan bazıları şunlardır: 1.
Allah korkusu yerine, Allah sevgisi
hakimdir. 2.
Her şeyin temelinde insanı ve insan
haklarını esas alır. 3.
Türkçe dua okunur ve Türkçe ibadet yapılır 4.
Eşitlik taraftarıdır. 5.
Hoşgörülüdür. 6.
Kadına önem verir. 7.
Paylaşımcı fikir sahibidir. 8.
Mazluma karşı koruyucu ve yardımseverdir. 9.
Savunmasız kişilere, çocuklara, kadınlara,
yaşlılara el kaldırmaz
![]()
YUSUBE AİLESİ
ÖNSÖZ